Bu Kriz, Türkiye’yi Yıldızlaştırır!

Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek.

Türkiye, son dolar operasyonuyla yeni bir 15 Temmuz kalkışması yaşadı. Başta halkın sağduyulu yaklaşımı, iş dünyası ve siyasi iradenin basiretli yaklaşımları ekonomiye yapılan darbe girişimini nispeten hafifletti. Taarruz henüz geçmiş değil. Türk ekonomisiyle birlikte aslında her alana gelmesi muhtemel saldırıları beklemek gerekiyor. Zira “Su (asker) uyur, düşman uyumaz!”

“Türkiye’nin temelleri elbette sağlam.” Öncelikle bu milletin Müslüman olarak en az bin yıllık, yeryüzünde varoluş olarak 15 bin yıllık geçmişi var. Birbirini takip eden tam 16 devlet kurmuş… Âleme nizâm vermiş… Türkiye Cumhuriyeti; mezkûr devlet zincirinin bugünkü son halkası… Yönetim sistemiyle, demokrasisi, ekonomisi, sosyal dokusu ve caydırıcı savunma yapısıyla uluslararası hukuka bağlı, askeri, hukuki ve iktisadi birçok teşkilatın üyesi, bölgesinde saygın, müşfik, mazlumun elinden tutup kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı 95 yıllık genç bir devlet. Türkiye ekonomisi de 2017 yılı rakamlarına göre 3,1 trilyon TL GSYİH, 10 bin doları aşan kişi başı milli geliri, kamu ve özel sektörüyle güçlü bir bünyeye sahip. İstisnalar hiçbir zaman kaideyi bozmaz, reel sektörün üretim ve istihdam azmi, finans sektörünün yüksek potansiyelli fon gücü, halkın dayanışma ruhu vatan, bayrak, devlet ve millet sevgisiyle yoğrulmuş. Milli şâirimiz Mehmet Akif Ersoy’un ifadeleriyle “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez… Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” misali Türkiye, halkının ayrılmaz birlik ve beraberliği ile her dönemde ortaya çıkan çok sayıda tefrikayı bertaraf ederek düşmanın suiistimallerine fırsat vermemiş…

Konjonktür Türkiye Lehine İşliyor

2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimini yaşayan Türkiye, bugün yine bunalımlı bir dönemden geçmesine rağmen aynı hassasiyeti gösteriyor. Ülke bu defa ekonomik bir saldırı ile karşı karşıya… Hem de müttefiki ABD üzerinden… Öyle müttefik ki FETÖ’ye ve PKK’ya sahip çıkıyor… Her fırsatta Türkiye’ye askeri, siyasi ve ekonomik operasyonlar çekiyor! ABD bugün yine “korumacılık”, elindeki rezerv para dolar ve piyasa oyunlarıyla sui emellerine ulaşabilmek için ekonomimize zarar vermeye çalışıyor.

Böyle zorlu ortamlarda dâhi Türkiye’nin hem siyasi hem ekonomik artıları eksilerinden daha fazla. Bir kere Türkiye, dünyada birçok ülkede olmayan siyasi istikrara sahip. İkincisi siyasi iktidar, her şeye rağmen cansiperane en yakın seviyede sorunlara yaklaşım sergiliyor. Çok daha önemlisi siyasi iradenin arkasında yanlı – yansız inanılmaz bir halk desteği var. Diğer taraftan ABD operasyonlarına karşı Türkiye lehine uluslararası destek çoğalıyor… Çin, Rusya, Almanya, Katar, Fransa, Türk Cumhuriyetleri, G-20’nin önemli devletleri, Türkiye’ye hep katkı peşinde. Yani ABD, dünyada giderek yalnızlaşırken Türkiye’nin kredibilitesi artıyor. Yakın zamanda kredi derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin güçlülüğünü mutlaka teyit edecek… Belki de öyle döneme girilecek ki bir müddet sonra Amerikan kamuoyunda Türkiye lehine, Trump yönetimi aleyhine tepkiler artarak yaygınlaşacak. Öyle görünüyor ki bu son Amerikan krizi, Türkiye’yi yıldızlaştıracak!

Bütçe ve Kamu Borcunda Sorun Yok

Ekonomiye baktığımızda da Türkiye, birkaç aydır açık vermesine rağmen toparlanabilecek bir bütçeye sahip. Merkezi bütçe Temmuz’da aylık 1,1 milyar TL fazla verdi. Ocak – Temmuz döneminde ise 45 milyar liralık bir açık söz konusu. Özellikle 7 aylık dilimde faiz dışı açık can sıkıyor. Eylül ayında açıklanması beklenen Orta Vadeli Program’da (OVP) nasıl bir yol belirlenecek orası bilinmez ama bütçe dengelerini fazlaya çevirme noktasında maliye politikalarını sıkılaştırması yani kamu harcamalarını düşürülmesi mutlak gibi görünüyor. Zaten 2017 yılına göre 2018 itibariyle ekonominin daralması bekleniyor. Daralan ekonomilerde bütçeler de açık verir. Açığın büyümemesi ve enflasyonun yükselmemesi için maliye, sıkı politikalar uygular ve bütçeyi dengelemeye çalışır. Bütçe açığının kapatılması için mevcut vergi oranları artırılabilir veya yeni vergiler ihdas edilebilir. Bu mümkün olmazsa dış borçlanma yoluna gidilir. Ancak bütçe açığını kapatmanın en kestirme yolu, enflasyon yapacağı için para basmak değil, kamu hizmetlerine zam yapmak şeklinde kendini gösterir. Tabii bu, denk bütçe politikası uygulamayan hükümetler için geçerlidir. Denk bütçe politikaları ise enflasyonu düşürmenin en etkin yollarından biri olarak bilinir. Dolayısıyla Türkiye hâlâ bütçe açısından ipin ucunu kaçırmış değil.

Diğer taraftan bu yılın ilk çeyrek verilerine göre, ülkemizin kamu borcu gerçekten yüzde 60’lık Avrupa Birliği (AB) kriterlerinin oldukça altında. AB tanımlı genel yönetim borç stoku 922,3 milyar lira. Bu rakamın milli gelire oranı yüzde 28,4. Brüt dış borç stoku ise 466,7 milyar dolar… Stokun milli gelire oranı yüzde 52,9. Türkiye’nin net dış borç stoku da 303,2 milyar dolar. Stokun milli gelire oranı yüzde 34,3. Yine Türkiye bankacılık sektörü kâr üstüne kâr yapan bir sektör. En az yüzde 8 olması gereken sermaye yeterlilik rasyosu da yüzde 17 seviyesinde. Kredi büyümesi de yüzde 15 düzeyinde. Dolayısıyla finans sektöründe herhangi bir sıkıntı görünmüyor. 2017 yılında bankalara beyan edilen 722 milyar liralık çekin sadece 16 milyar lirası karşılıksız çıktı. Karşılıksız çek oranı ise bir önceki yıla göre yüzde 38 azaldı. Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil’in ifade ettiği gibi, ekonomi yönetiminin tek çatı altında toplanmasının avantajını ilk defa bu dolar ataklarında yaşadık. Çabuk toparlanmanın asıl sebebi de güçlü ekonomi. Çünkü yaşanan döviz hareketliliğinin makro verilerle açıklanması hiç doğru bir yaklaşım değil. Yani İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali’nin deyimiyle “Bu kurun ekonomik bir izahı yok!”

Yüksek İthalat Ekonomiyi Boğuyor

Evet, buraya kadar Türkiye’nin artılarını sıraladık… Ancak büyük sıkıntılara yol açan sorunlarımız da var… Türkiye’de eksilerin başında hukuksal alan olmak üzere yapısal reformlar başı çekiyor. Hukuksal problemlerimizin yanında ekonomisini yüksek ithalat ve dış borçlanmayla yürüten bir ülkeyiz. İthalata ağırlık veren Türkiye’nin, üretim açığı sorunu giderek büyüyor.

Ülkemizin Haziran verilerine göre 12 aylık cari açığı 57,3 milyar dolara yükseldi. Cari açık içinde en büyük kalem dış ticaret açığı da ithalat ağırlıklı artıyor. Son 12 aylık dönemde, ihracat bir önceki yıla göre yüzde 9,2 artış ile 161 milyar 898 milyon dolar, ithalat ise yüzde 19,9 artış ile 248 milyar 472 milyon dolar oldu. Dış ticaret hacmi de bir önceki yıla göre yüzde 15,4 artarak 410 milyar 370 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 65,2. “Yerli üretim pahalı oluyor, enflasyon yükseliyor” düşüncesiyle üretebileceğimiz etten, nohuttan, fasulyeden mercimeğe kadar birçok ürünü ithal ediyoruz. Yiyeceğinden, içeceğine, giyiminden otomobiline, inşaat malzemesinden teknolojisine kadar her türlü ürünü dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla olmaması gereken şekilde cari açık veriyoruz. Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu da yerlileşme oranının artması gerektiğini, Türkiye’nin son dönemde ithalata kaymanın acısını çektiğini açıkça beyan ediyor. İşte ithalat ağırlıklı dış ticaret fotoğrafı, ekonomiyi sıktıkça sıkıyor. Cari açık ve bütçe açığını yani ikiz açıkları finanse edebilmek için dış borçlanma kaçınılmaz oluyor. Burada en büyük sorunu özel sektör yaşıyor ki rakamlara baktığımızda özel sektörün kamu sektöründen iki kat daha fazla borçlu olduğu gözleniyor. Bu rakam bugün brütte 470 milyar dolar ile ifade ediliyor.

İşte Burası En Yumuşak Karnımız

Diğer taraftan bankaların sağlam duruşuna rağmen Merkez Bankası ve maliye politikalarındaki erken davranma, geç kalma gibi uyumsuzluklar sebebiyle kur ve faiz operasyonlarında başarı gösteremiyoruz. İkiz açıklarını yurtdışı sermaye akımlarıyla çevirmeye çalışan Türkiye, piyasa ekonomisinde de başarılı olduğu söylenemez. Türkiye’nin gerçekten sadece idarecilerimizin değil halkımızın da finans okur – yazarlığına ihtiyacı var. Bu alandaki boşluğumuzdan faydalanan dış piyasaların ceplerimizi boşalttığını sadece seyrediyoruz ama müdahale edemiyoruz. Borsada, döviz piyasasında binlerce bilinçsiz oyuncu kayıp üzerine kayıplar yaşıyor. Genel kültür olarak ekonomi bilgimiz de oldukça yetersiz. Türkiye’de bu alanın yapılacak düzenlemelerle mutlaka standartlara kavuşturulması, finans yatırımlarıyla ilgili halkın bilinçlendirilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla ülkemizdeki döviz açığı ve borçların çevrilebilmesiyle ilgili telaş ve endişe, döviz kurunu sürekli yukarıda tutuyor. İhracat ve iç tüketimi genellikle ithalata dayalı olan ülkemizde, döviz kuru yüksek seyrettiği ölçüde maliyet enflasyonuna dayalı bir hayat pahalılığı yaşanıyor. Enflasyon yükselirken, yurtdışından bizim için olmazsa olmaz sermaye akımlarını ülkeye çekebilmek için faizleri enflasyonun 3 – 5 puan üzerinde tutmak gerekiyor. Zira Türkiye, diğer gelişenlerle yabancı sermaye çekme konusunda rekabet yaşayan bir ülke. Bu durum da faizlerin aşağı inmesini engelliyor.

Kur Kalkanı!

Sorunlar başlayıp yurtdışından para akışı yavaşladığında veya yurtiçinden dışarıya yabancı sermaye çıkışı arttığında ekonomi darboğaza giriyor. Böylece döviz kuru yükseliyor. Türk Lirası’nın değeri düşüyor… Özetlediğimizde yükselen kur, Türk Lirası’ndaki değer kaybı, kura bağlı enflasyonu ve enflasyonun doğurduğu yüksek faizler son yıllarda başımızın belâsı ve ekonomide yaşadığımız çözülmesi gereken en mühim meseleler olarak ortaya çıkıyor. İşte burası en yumuşak karnımız… Kur atakları bir yolu bulunup engellenebiliyor. Fakat kura bağlı enflasyon yaşayan Türkiye, faizleri düşürmede bu kadar başarılı olamıyor. Mamafih, kur ile birlikte enflasyona bağlı faizleri aşağı çekmek, yurtdışından gelecek yabancı sermayede düğümlenip kalıyor… Düğümü çözmek için ya ülkemizi yurtdışı sermayeye ve turizme yönelik cazip hale getireceğiz ya da yemeyip içmeyip tasarruf yapıp Türkiye’yi üretim ülkesi yapacağız! Bunun adı da kur kalkanı…

Türk Piyasalarına Yatırım Zamanı

Söz konusu seviyede yapılması gereken turizm de dâhil acilen yurtdışından doğrudan veya portföy şeklinde yatırım almak. Bu seviyede hiç kimse zaten IMF’den para alma taraflısı değil. Çünkü Türk Lirası enstrümanları bugün itibariyle oldukça ucuz seviyeye indi. Bu avantajı iyi kullanmamız lâzım. Uluslararası finans piyasalarındaki kriz tahminleriyle tanınan ünlü yatırımcı Marc Faber bile Türkiye’nin yeni iş birlikleri konusunda seçenekleri bulunduğunu belirterek, bir miktar Türk hissesi alacağını ve Türk varlıklarına yatırım yapma zamanı olduğunu söylüyor.

Faber, Trump’ı zücaciye dükkânına girmiş bir file benzeterek, “Trump diplomasi yürütmüyor. Sadece ona buna sataşıyor” değerlendirmesini yaparak Türkiye’nin bu krizden kârlı çıkacağını, Avrupa Birliği, NATO veya Şangay İşbirliği Teşkilatı’na yakın olmada daha cazip hale geldiğini kaydediyor. Yine Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek.

Türkiye’nin Avantajlarını Kullanalım

Her şey Türkiye lehine doğru ilerlerken avantajlarımızı kullanmamız ve acil tedbirleri hayata geçirmemiz açısından iş dünyamızdan gelen bazı önerileri özetlemek isterim…

“Merkez Bankası piyasalara müdahalede geç kalmamalı, erken davranmamalı… Sessiz de olmamalı. TCMB’nin bağımsızlığı olmazsa olmaz… TCMB likidite yönetiminde Bankalar Birliği ve buna benzer kurum ve kuruluşlardan alacağı desteği hiçbir zaman göz ardı etmemeli. Kurun istikrara kavuşması için daha sıkı para politikasına yönelmeli… Merkez Bankası sıkı para politikası uygularken maliye politikalarında yapılacak uygulamalar, OVP beklenmeden derhal açıklanmalı. Mali politikalarla azami tasarrufa gidilmeli. Kamu harcamaları zapturapt altına alınmalı. Bir iğnenin dâhi hesabı sorulmalı… Ekonomideki sorunların tezahürü olan enflasyonun kalıcı ve sürdürülebilir düşürülmesi için güven verici somut bir yol haritası kamuoyu ile paylaşılmalı… Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumu netleştirmeli…

Türkiye’ye yönelik iyimserlik havasının estiği bu günlerde AB yani Batı ile yola devam edilecekse başta Gümrük Birliği olmak üzere tüm müzakereler yeniden açılmalı… Enerji transferinde olduğu gibi Türkiye’yi bir merkez, bir köprü, bir koridor ülkesi haline getirip Batı ve Doğu’yu buluşturan politikalar geliştirilmeli… ABD ile ilişkiler, Türkiye’nin menfaatlerine halel getirilmeden diplomasi yoluyla çözülmeli.”

Gelişmiş bir ekonomiyle yıldızlaşacak Türkiye, dostuna güven verirken düşmanın korkulu rüyası olacak!

Cevap Yazın