Baş ve Baş/ka Arasında Toplumsal Bütünlük

İdeal devlet yöneticisi, uzuvlardaki çokluğun hak ve hukukunu yok saymayan politik bir bedenin başı gibi görülmüştür. Çokluğun toplumsal görünümü olan millet bir gövde, devlet ise baş, devletin yüzü de başkandır. Milletin doğrulması, kendisini oluşturan başların ferdiyetlerinde inşa ettikleri dayanma ve güvenme iradelerine bağlıdır.

Bütünlük Temsili Olarak Baş ve Yüz

İnsanoğlu kendini, bir benlik olarak inşa ettiği andan itibaren kendinde birlik ve bütünlük formlarını tecrübe eder. Varlığını ruhî bir birlik ve bedensel bütünlük olarak tanır ve tanımlar. Birlik formu, kendiliğin kurucu çekirdeğidir. Ferdiyet idraki, buradan neşvünema bulur. Ruhun insanî sıfatları, toplayıcı hakikat olmasına karşın beden, uzuvları birleştiren organik bir bütünlüktür. Bedendeki bütünlüğü, baş sembolize eder. Baş, bilmenin kurucu imkânlarını kendinden taşır. Görmenin, işitmenin, tatmanın, koklamanın, hayalin ve akletmenin karargâhıdır. Bütün uzuvlardan gelen bilgiler başta toplanır ve burada yaşam stratejisine dönüşür. İradenin bütün organlara dağıldığı yer de baştır. Bedendeki konumu açısından yükseklik başla ilişkilidir. Baş, bütün bedenin kendisini taşıdığı, yukarı kaldırdığı, yerden ötelediği bir mertebedir. Her doğan bebeğin hedefi başını doğrultmak için ayakta durma eylemini gerçekleştirmektir. Çünkü ayağa kalkmak kendine yeterlilik ile ilgili açığı kapatmak ve kendiliğini kendi erki ile inşa etmek demektir. Ayağa kalkmak demek, ayak vasıtasıyla başı yükseğe çıkarmaktır. Bu fiziksel eylem, psikolojik sürecin de örgütleyicisidir. İnsanın psikolojik güvenlik alanı da doğrulduğunda tamamlanır. Nitekim “itimat” kelimesinde karşılığını bulan bu durum, iki anlam düzeyine de işaret eder. İtimat, fiziksel anlamda dayanma, psikolojik anlamda ise güvenme demektir. İtimat, başı yukarı kaldırarak bedeni doğrultmaktır. Başın yukarıda olması, bedensel bütünlük için güven kaynağıdır. Bu yönüyle omuz üstünde taşınan baş, kendisini taşıyan organik topluluğun doruğudur. Her baş, bütünlüğü temsil eden bir zirvedir. Bu açıdan insanın olma ciheti dikeydir ve bu güzergâha başını yükseltmekle girilir. Yukarıdan, tepeden bakmak, kurucu bir öz-güven kaynağıdır. Doğrulmak bu sebeple baş/lamaktır, baş/langıçtır, baş/arıdır. Başsızlık ise ölümdür, yerle bir olmadır. Doğrulamamak ve doruğa ulaşamamak her zaman zevalle ilişkiliyi devam ettirmek demektir.

Başta, yüz adı verilen hususî bir alan daha vardır. Sûret de denilen bu alan, insanî bütünlüğü taşıyan ve aktaran en temel birimdir. İnsanın sureti, aslında bütün bedenidir. Fakat yüz, öyle bir toplayıcı yüzeydir ki bütün bedene onunla işaret edilebilir. Yüz, insanî özün ifadesidir. Zatın resmi olarak insanın bütün psikolojik ahvalinin seyredilebileceği bir yüzeydir. Wittgenstein’ın ifadesi ile “İnsan yüzü, insan ruhunun resmidir.” Doğrulmanın verdiği özgüven, yüzde kendini gösterir. Tersi de mümkündür tabii ki. Arzu gücünün örgütlediği çeşitli duygular, yüz formlarında temsil edilir. Duygu dilinin alfabesi, yüzün çizgilerinden okunur. Duygu ırmakları, simanın kıvrımlarında akar ve hep çehreye dökülür Başın yüksekliği, yüzü kaldırmak içindir. Ayakların dayanıklılığı, yüzü yüceltmek içindir. Başın yükselişi itimat, yüzün yücelmesi güvendir. Yüz, bedensel bütünlüğün prestijidir. Ayna da kendimize, “ben” dediğimiz imgesel aralık yüze odaklanır.

Birlikteliğin İmkânı Olarak Baş/ka ve Üzere

Bedensel ve ruhî tecrübesi ile insan kendini bir, “ben” olarak tanımlar. Fakat benlik idrakinin fiilen gerçekleşmesi için ötekinin varlığı gereklidir. Çünkü insan, kendindeki bil’l-kuvve potansiyelleri ancak ötekinin aynasında görür. Bu sebeple birlik idraki için de başkasının varlığına ihtiyaç duyulur. İnsan, ötekini karşısına almadığı durumda, ferdiyetin vahdet formu içerisinde sanki açılmamış bir kozada, bir kabukta gibidir. Ama birisiyle, başkasıyla, öbürüyle, ötekiyle, farklı olanla karşılaşınca bu vahdet formu yarılır. Çünkü ötekiyle buluşunca ikilik ortaya çıkmıştır. İkilik ihtilaftır, çeşitlenmedir. Ferdiyetin karşısına, başka birlik formalarının çıkması demektir. İşte bu nokta insanın içi ile dışı arasında durduğu yer, ferdi bütünlükle, toplumsal çokluk ilişkisinin eşiğidir. Ahlak, hukuk, siyaset gibi bütün bilgi ve eylem alanlarının zemini burasıdır.

Ferdiyetteki teklikte henüz hiçbir itibar düzeni yoktur. İtibarların çeşitliliği, ikilikte ortaya çıkar. Yani “bir şeyi, bir konumdan görme ve değerlendirme” dediğimiz itibar, başın bakışıyla inşa edilir. İnsan, başından, konduğu, durduğu yerden varlığı görür. İnsan düşüncesinin konusu, zihninin konduğu yerle ilişkilidir. Düşüncenin nesnesi de “ne ise ne” olarak idrakin aynasını çevirdiği mahiyetedir. Birine bir şeyi bir bilgi olarak aktarabilmek, aynı yerden bakmakla, aynı yere veya karşılıklı kon/makla mümkündür. Konuşmak, konumlanmış iki başın karşılıklı ilişkisi ile ortaya çıkar. Konuşulana, bu yüzden konu denilir. Başka bir ifade ile söylersek konuşmak demek (“kon-” fiiline “+iş” ekinin eklenmesiyle) “karşılıklı veya birlikte ikamet etmek” anlamına gelir. Burada altı çizilecek köken konmaktır. Konuşmak, karşılıklı konanların, yerini ve konusunu bulmuşların eylemidir. İtibarlar arasındaki iletişimdir. Bu da demektir ki insan ancak perspektifsel bir ortaklığı olan varlıkla iletişim kurabilir. Bu sebeple baş, her zaman bir sabitedir. Bakış ise ancak bir açı ile oluşur. Bakış, bilmenin apriori formunun bir yönüyle de mekân sebebiyle perspektif olduğuna işaret eder. Yüzler, konumsal birliktelikleri sebebiyle birbirlerine bakarlar ve konuşmak ancak karşılıklı gerçekleşir. Bu anlamda konuşmak, ayaküstünde karşı karşıya duran iki başın iletişimidir. Bu başlardaki hem fiziksel konum farkının bakışa etkisi hem de zihinsel ihtilaf sebebiyle konuşmak, hep başkasına kendi itibarlarımızın aktarımı olarak sürer.

İnsanın kendisini, bir özne olarak konumlandırdığı yerden bakarsak, konuşmaya imkân veren model, “baş” ve “başka” arasında gerçekleşir. Baş, insana bilişsel anlamda kimlik verirken, duygusal anlamda da insanı güvenle yükseltilmiş bir özne yapar. Fakat insanın öteki baş ile karşılaştığı, baş-baş/ka ilişkisinin ortaya çıktığı yerde, insanın bütünlükle inşa ettiği kimlik ve güven ilişkisi yeniden düzenlenmek zorundadır. Çünkü çokluk ortaya çıkmış, diyalektik oluşmuştur. Tekil insan, ikiliğin ortaya çıktığı yerde içindeki güvenlik duygusunu beslemek ister. Ama çokluk/kesret, güvenliği tehlike altına alan bir şey olarak belirir: Ben ve sen. “Sen”in ortaya çıkmasıyla ferdiyete dayanan fiiller alanındaki vahdet çekirdeği dağılır, ahlak ve hukuk ile katılmanın mümkün olduğu bir çokluk alanı hâkim olur. Tek iken ahlaka ve hukuka gerek yoktur. Ama iki kişi olunduğu zaman itibarların çatışması başlar. “Başkaları cehennemdir” diyor Sartre. Başkaları, bizim bütün mümkün eylemler alanımız için belirleyici olabilir. Hegemonik olarak koşullayıcı olabilir, bizatihi güç uygulayarak egemen olarak yön verici olabilir. Yok edici olabilir. En azından ikilik, ister zihnî itibarla ister fiilî itibarla bizi etkileyebilir. Konuşmanın öznelerarasılığı son bulabilir. İnsan yüz yüze bakan bir varlıktır. Fakat insan yüzü, insanın güvenini çoğaltabileceği gibi tehdit içeriğine de sahip olabilir. Eğer başların ürettiği itibarlar farklılaşmışsa insan yüzü, diğer yüzün “üzerine” çıkar. Hukuk ve ahlak sınırları aşılır. Konuşmak fiilindeki karşılıklılık kalkar ve bir tarafın hâkimiyeti ile dinlemek, duymak/uymak veya susmak eylemine dönüşür. İnsanî haklar yok edilir, taraflar birbirini nesneleştirir, sömürür ve insan, insan üzerine hâkimiyet kurar. Yüz yüzelik, “üzereliğe” dönüşür. Peki, ne demektir “üzerelik”?

“Üzere” kelimesi “yüze” veya “üze” kökünden türemiştir. Orhun Yazıtlarında (735) “Tarduş bodun üze şad ertim” yani “Tarduş boyu üzere yönetici idim” şeklinde geçer. Günümüz Türkçesine gelinceye kadar önce üze, sonra üzre ve nihayetinde de üzere kelimesine dönüşmüştür. “Üzere” bir şeyin yüzünün üstüne çıkmak anlamına gelir. Bir yüzün yüzeyine konumlanmak, yüzünü işgal etmektir. Bir yüzün yüzeyini doldurarak, onun mümkün eylemler alanını koşullamak demektir. Dolayısı ile mesele başın baş/ka ile ilişkisinde, yüzün yüz üzere konumlanmasındaki durumunda gizlidir. Başkasının yüzünü kaplamak, onu yüzsüzleştirmek, onu var kılan bütünlüğün eylemlerini sınırlandırmak olur. Dolayısı ile soru şudur: İnsan çokluk alanına çıktığında kendi istiklal ve güvenini temsil eden başını başkasından, yüzünü de ona hâkimiyet kuracak “üzere-iradeler”den nasıl koruyabilir? Psikolojide inşa edilmiş birliktelik ve bütünlük, bir imkân olarak konuşmayı da mümkün kılacak şekilde sosyolojiye nasıl taşınabilir? İnsanın zihnindeki ve benliğindeki vahdet formunu kesret içinde de bozmayacak teklif nedir? Yani insan tekini, çokluğa nasıl davet edebiliriz? İnsanı çoklukta yüzsüzleştirmeyecek şekilde nasıl konumlandırabiliriz? Siyaseti ahlakla ilişkilendiren en temel sorular bunlardır.

Baş/kanlık ve Milli Güven

İnsana öyle bir davet yapılmalıdır ki ferdiyette inşa ettiği “birlik” formu bozulmasın. Bu ne olabilir? Bir’lik formunun psikolojik emniyetini devam ettirecek sosyolojik davet sadece “birlikte’lik” teklifi olabilir. Bir olanların bir araya geldikleri, konum buldukları ve konuştukları bir tekliftir bu. Bu teklif hem birlik hem birliktelik sağlayan, senliğin, benliğin kalktığı, kesretin vahdet içinde yok edildiği yeni bir toplumsallaşma ile gerçekleşebilir. Toplumsallaşmanın ilk ayağı budur. Ferdiyetleri direterek buluşmak ve konuşmak mümkün değildir. “Ben” ve “sen” karşıtlığının bir tarafı altında buluşma asla mümkün olmaz. Toplumsal bütünlük için yeni bir vahdet formu inşa etmek gerekir. Peki, bunun sosyolojik inşası nasıl gerçekleşir? Kesret içinde vahdet dediğimiz şeyi inşa etmenin yöntemi nedir? Ben’den vazgeçeceğiz ama kesrete ve çokluğun emniyetsizliğine de bırakmayacağız kendimizi. Bu ancak yeni bir “Biz” ile mümkün olabilir. Nitekim “biz”, çoklukta kurulan bir vahdet formudur ve herkesin güvenle katılabileceği bir ilkesel çerçeve inşa ederek gerçekleşebilir.

İbn Haldûn, toplumsallaşmanın ilk başladığı yerin, “biz” duygusu olduğunu söylüyor. El-Mukaddime’sinde toplumsal anlamda vahdetin formu olarak ve çokluğun ruhu olarak asabiye kavramına işaret eder. İnsan zihni, biz duygusunu türlü şekillerde inşa edebilir. Mesela bizim evimiz diyebilir, bizim aile, bizim sülale, bizim mahalle, bizim kabile, bizimkiler, bizim köylüler, bizim ırkımız, bizim ülkemiz diyebilir. Biz, soyla ilgili olabilir. Soy, birbirinin yüzüne bakanların, birbirlerinde gördükleri benzerliğin inşa ettiği, ortak atalar benzerliğidir. Bizlik inşası için en kullanışlı kriterlerden biri de soy vurgusudur. Ama İbn Haldûn şunun da farkındadır ki her zaman soy birlikteliği vahdet ve emniyeti tesis etmeyebilir. Soy, bir noktadan sonra aşılır. Aşıldığı anda başka ilişki ağlarına ihtiyaç duyulur. Toplumsallıkta çokluğu, “biz” yapabilecek kuvvetli bir itibara ihtiyacımız vardır. Bu itibarlar devamlı değişir. Irk olabilir, ulus olabilir, din olabilir vs. Farklı itibarlarla yeni “biz’ler” ortaya çıkar. Bu ruhun adı asabiyedir. Asabiye, vahdet ve kesret, psikoloji ve sosyoloji arasındaki alandaki gerilimi azaltan temel toplumsal duygudur.

Tarih boyunca geliştirilen siyaset teorilerinde başları bir araya getiren, yüzleri buluşturan, konuşmayı mümkün kılan şey olarak meûnet (yardımlaşma) ve muhabbet (sevgi) fikri, toplumsallaşmanın iki temeli olarak öne çıkıyor. İbn Haldûn bunlara yeni bir şey daha ekler. Toplumsallaşmanın psikolojik bir başka temelinin olduğunu ve bu psikolojik temelin kesret ve vahdet ilişkilerinin güzergâhını belirlediğini ve bunun kurucu bir duygu olduğunu söylüyor. İbn Haldûn’un perspektifinin kavramı asabiyedir. Aseb, asb, usb Arapçada, sinir demek. İsabe, isab, usbe, on ile kırk arasındaki topluluğa verilen isim olarak kullanılmış. İsabede, çokluğa da atıf var. Asabe kavramı bir de miras hukukunda baba tarafı için kullanılır. İbn Haldûn, sosyolojik perspektiften asabeyi ikiye ayırıyor. Bunlar neseb ve sebep asabiyesidir. Neseb asabiyeti soya, sebep asabiyesi ise ideolojiye dayanır. Asabiye dinamizminin evvel durumu göçebelik, ahir durumu da şehirliliktir. Yani asabiye, çokluk ve kemal çizgisi üzerinde toplumsallaşmayı sağlayan ana dinamizmdir. Birlikteliğin ve toplumsallaşmanın sebeplerinden biri asabiyedir. Bütünlük inşasında, soya işaretle kabile, ancak maddî ve zahir bir sebeptir. Asabiye ise manevî ve bâtınî sebeptir. Asabiyeye bir anlamda da grup ruhu, kabile ruhu, hizip hissi, zümre ruhu, cinsiyet ve cemaat hissi diyebiliriz. Bu kavrama içtimai iltisak, askeri ruh, kurucu güç, sosyal tesanüd gibi anlamlar da veriliyor. Bâtınî ve manevî olanın, zâhirî ve maddî olana önceliği sebebiyle denilebilir ki toplumsallaşma açısından asabiyede bâtınlık, maddî sebep olan kabilede ise zahirlik durumu vardır. Kabile ve asabiye birlikteliği ise beden ve ruh gibi, zahir-batın bütünlüğünü sağlar. Kabile ile başlayan toplumsallaşma modelleri, sosyolojik formlara intikal ede ede devlet halini alır.

İnsanın ferdî ve içtimaî bütünlüğünün bekasını, birliktelik formları sağlıyor. Bir’den bir’likteliğe, ferdiyetten içtimaiyata, vahdetten kesret içinde vahdete, tekinsizlikten güvene böyle geçiliyor. Biz ruhu ise yeni bir başta ve bütünlüğün yansıdığı yeni bir yüzde varlık gösteriyor. Bunu sağlayan bir irade olarak toplumsal beden, bir başı yükseltiyor ve onda inşa edilen irade milletin yüzünü temsil ediyor. Dolayısı ile başkan, bir milletin tarihsel duruşunun, varlıkla kurduğu bütün ilişki modellerinin yüzüdür. Bu sebeple, başkanda cismanîleşen milletin yüzü, milletin bütünlüğünü yansıtmalıdır. Başkanın yüzü, sosyal öznelerin, tekil başların birbirini başkalaştırmadığı, yüzlerin de birinin diğerini yok sayacak şekilde birbiri “üzere” konumlanmadığı yeni bir “biz” asabiyesini temsil etmelidir. Başkanın şahsında birleşen tekil iradeler sayesinde, baş’kalıktaki tekinsizliğin yerini, güvene dayalı bir bizlik ele geçirmelidir. Toplumsal konumların dağılmasına fırsat vermeyen bu irade, konuşmayı ve yüz yüzeliği çoğaltmalıdır. Bunun gerçekleşmesi için kabul edilmesi gereken ana eksen ise çokluğun, her zaman bir zaaf değil bir imkân da olabileceğidir. Ferdiyetteki bireysel güveni toplumsal güvene dönüştürmek ve insanların yüz yüze bakabildiği bir sosyal model inşa etmek, her tarihsel özneye verilmiş bir fırsattır. Fakat bunu ancak başını ve yüzünü ayağa kaldırmış ve tarih güzergâhında yola çıkmış özneler başarabilir. Tarihte ayağa kalkan bu öznenin adı millet, onun düşmeden yürüyen varlığı ise devlettir.

Devlet, baş gibi toplumsal bütünlüğün, toplumsal özlerin ifadesidir. Toplumsal uzuvların hareketinin, ivme alarak ilerlediği bir doruktur. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”, ifadesinde de kendisini bulan devlet, toplumsal bir canlılık edimidir. Başın kurucu egemenliği ise yoldan çıkaran değil, yol bulan bir irade üretmelidir. Bu anlamda ideal devlet yöneticisi, uzuvlardaki çokluğun hak ve hukukunu yok saymayan politik bir bedenin başı gibi görülmüştür. Çokluğun toplumsal görünümü olan millet bir gövde, devlet ise baş, devletin yüzü de başkandır. Milletin doğrulması, kendisini oluşturan başların ferdiyetlerinde inşa ettikleri dayanma ve güvenme iradelerine bağlıdır. Ferdî hakikat ne derece kimlikleşmiş ve değerlenmiş ise güven ne derece yüzlerden diğer yüzlere akıyor ise milletin başı olan devlet, o oranda yükseğe kalkacaktır. Nitekim Osmanlı kendisini, Devlet-i Âliyye şeklinde yüce devlet olarak tanımladı. Çünkü toplumsal varlık alanında yükselme, başın imkânıyla gerçekleşir. Emekleyen devletler, başlarını ayağa kaldıramamış milletlerin soluk enerjilerinden oluşur. Birbirlerine ayaklarından dayanma ve mukavemet, yüzlerinden güven transfer etmeyen fertlerden oluşan toplulukların milletleşmeleri gerçekleşemediği için devlet denilen başı, ayağa kaldıracak kitlesel bir gövde olmaları da zordur. Bu sebeple onların ne başları ayaktadır ne de yüzlerinin kıvrımlarından güven ve adalet itibarları okunur. Bu yönüyle devletin yüzü olan başkan, Farabî’nin vurgusu ile faziletin çehresi olmalıdır. Bu devletin asabiyesi de fazilet merkezli inşa edilmelidir. O yüz, kendi yüzünü herkesin yüzü yapan, bir’leri bir’likte, benleri biz yapan olmalıdır. Başkanın herkese bakacak bir yüzü, herkesle konuşacak bir konumlanışı olmalıdır. Bu konuşma, kon’umların konuşmayı mümkün kıldığı bir enerji üretmelidir. Öte yandan milleti millet kılan, tarihte var olmalarını anlamlı kılacak bir konuya sahip olmalarıdır ki bu da yükselttikleri devletin hegemonyasını inşa eden temel bir varoluş şartıdır. Millet, onu yüceltmek için yaşar. Başkanın iradesi, her şeyi yerli yerine vazeden, millet gövdesinin ayağa kalkmasına imkân veren ve devletin yüzünü yükseltme iradesini geçekleştiren bir güven iklimini var kılmalıdır. Tarihsel bir özne olarak milleti ayağa kaldıran kelimenin hizmetindeki bu irade, milli bir güven doktrinine bağlı kalmalı ve bundan asla taviz vermemelidir. Hal böyle olunca millet, tarihsel yürüyüşünde önüne engebeler çıksa da devrilmeyecektir. Böyle bir millet asla başını vermeyecek ve onu katiyen yere düşürmeyecektir. Kendisini temsil eden yüzün üzerine, yeni yüzler koyulmasını kabul etmeyecek, milli gövde omuzlarında kendi başından başkasını yükseltmeyecektir. Nitekim o yüz güvenin çehresidir. 15 Temmuz’da milletin omuzunda taşıdığı baş ve kendi iradesini temsil eden yüz için ödediği bedel bunun en büyük şahididir.

Cevap Yazın