Amerikan Hegemonyasının Sonu mu Geldi? Yeni İttifaklar Dönemi

“100 Günlük İcraat Programı”, Çin ile uzun soluklu bir ortaklığın hayata geçirilmesine yönelik önemli ipuçları taşıyor. Kuşak ve Yol Girişimi’nin anahtar kelimeleri “ortak fayda” ve “işbirliği”. Söz konusu proje, son dönemlerde Batı medyasında sıklıkla dile getirildiği gibi “Türkiye’nin, Çin’in güdümüne girmesine” yol açmak yerine, bir taraftan ekonomisi ciddi bir yapısal dönüşüm içerisinde olan ve bu süreç içerisinde dışa açılımını güçlendiren Çin’e fayda sağlarken, Türkiye’ye de önemli katkılarda bulunmayı vadediyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile ilişkilerde ciddi sorunların yaşandığı bir dönemde, 10 Ağustos tarihinde The New York Times gazetesinde yayınlanan makalesinde, ABD’nin “Türkiye’nin alternatiflere sahip olduğu gerçeğini kabul etmesi” gerektiğini belirtti ve söz konusu ülkenin “tek taraflı eylemlerini sürdürmesi” durumunda Türkiye’nin de “yeni dost ve müttefik arayışına” gireceğini vurguladı.

“Yeni dostlar” vurgusu burada önemli. Uluslararası ilişkilerde “dostluk” dendiği zaman, bunu şüphesiz ki insanlar arasındaki dostluk kavramından ayrı değerlendirmek gerekiyor. Ülkeler ve ülkeleri yönetenler için esas olan ulusal çıkarlar olduğuna göre “dostluk” da ülkelerin karşılıklı çıkarlar ve ortak fayda çerçevesinde, birbirleriyle eşit seviyede, kararları tek taraflı olarak değil uzlaşı doğrultusunda alarak kurdukları bir ilişki tarzı olarak tanımlanabilir. “Türkiye’nin yeni dostları kim olabilir” sorusuna cevap olarak da akla ilk gelen isim, son zamanda siyasi ve ekonomik ilişkilerin ciddi anlamda ivme kazandığı Çin Halk Cumhuriyeti oluyor. İnsanlar arasında olduğu gibi, ülkeler arasında da “dostluk” denildiğinde esas olan, bir dost ile ara bozulduğunda onun yerine yeni bir dost bulmak değil, mevcut dostlarla bozulan ilişkileri mümkün olduğunca tamir ederken, bir yanda da yeni dostluklar kurmak olmalı. Çin’e de bu açıdan bakmakta fayda var. Türkiye’nin, Çin ile olan ilişkilerinin, ABD ile olan ilişkilerinin gidişatından bağımsız olarak, karşılıklı çıkarlar çerçevesinde, her iki ülkeye de fayda sağlayacak şekilde gelişmesi gerekiyor. Bununla birlikte Türk ekonomisinin zor bir dönemden geçtiği günümüzde Çin’i, kısa vadede günü kurtarmaya yarayacak bir finans kaynağı yerine, uzun vadede Türk ekonomisine katma değer sağlayacak bir ortak olarak görmek ve ilişkilerin bu yönde geliştirilmesine yatırım yapmak da doğru tercih olacaktır.

“100 Günlük İcraat Programı!”

Cumhurbaşkanlığı tarafından 3 Ağustos’ta açıklanan “100 Günlük İcraat Programı”, Çin ile uzun soluklu bir ortaklığın hayata geçirilmesine yönelik önemli ipuçları taşıyor. Programın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na ait kısmının 3. maddesi şu şekilde: “Dış borçlanmada Çin piyasasına açılım yapılması, Çin’in Panda Piyasası’ndan dış borçlanma işlemi gerçekleştirilmesi.”

Türkiye cari hesabında açık veren, açığın kapatılması için dış borçlanmaya ihtiyaç duyan bir ülke. Bu şartlar altında uzun vadede yapısal önlemlerle açığın kapatılması ve dolayısıyla dış finansmana ihtiyacın azaltılması, kısa ve orta vadede de mümkün olduğunca finansman kaynaklarının ve araçlarının çeşitlendirilmesiyle aşırı bağımlılık ve kırılganlığın önlenmesi ve sağlıklı bir akışın sağlanması hedeflenebilir. Çin de bu noktada devreye giriyor. 100 Günlük İcraat Programı’nın açıklanmasında sadece bir hafta önce Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından Çinli finans kuruluşlarından, enerji ve ulaştırma sektörü yatırımları için özel sektör, kamu kurumları ve bankalara sağlanacak 3,6 milyar dolarlık kredi paketinin tamamlandığının açıklanması, bu anlamda dikkat çeken bir adım.

Türkiye, yaşamakta olduğu ekonomik sıkıntılardan, dış borçlanmayı artırarak çıkmayacak ve Çin’i de bu anlamda bir “kurtarıcı” olarak görmek ve bahsi geçen 3,6 milyar dolarlık krediyi bir “kurtarma paketinin” ilk ayağı olarak değerlendirmek doğru değil. Türkiye’nin her şeyden önce ekonomisini daha üretken hale getirmeye, katma değerini, inovasyon kapasitesini, teknoloji içeriğini artırmaya ihtiyacı var. Dolayısıyla dış borçlanmadan bahsedildiğinde de bunu sadece kısa vadede günü kurtarma yaran bir araç olarak görmektense, gelen paranın nasıl kullanılacağına, uzun vadede ekonomi için ne kadar katma değer yaratacağına ağırlık vermekte fayda var. Çin’den gelecek 3,6 milyar dolarlık kredinin bir kısmının da olsa enerji ve ulaştırma sektörü yatırımlarında kullanılacak olması, bu açıdan önemli. Diğer yandan programda bahsi geçen Panda Piyasası da dış borçlanma için yeni bir imkân yaratıyor. Çin halen dünyanın en büyük üçüncü tahvil pazarına sahip ve bu pazarın büyüklüğü 12 trilyon dolara ulaşmış durumda. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 2018 yılı içerisinde ilk Çin Yuanı üzerinden tahvil ihracının gerçekleştirilmesi planlanıyor. Borçlanmanın, Dolar yerine Yuan üzerinden yapılması da burada çeşitlendirme amacı açısından önem taşıyor.

100 Günlük İcraat Programı’nın 2. maddesinde “Hedef ve öncelikli ülkelere özgü pazara giriş stratejileri hazırlanması” ifadesi yer alırken 14. maddede de “Dış ticaretimizde yerel paraların kullanımının artırılmasına ve barter ticaretinin önünün açılmasına yönelik olarak ülke bazlı çalışmalar yapılması” ifade ediliyor. Buna ek olarak programda yer almamakla birlikte Ticaret Bakanlığı’nın sosyal medya hesaplarından yayınlanan bilgilerde Çin, yeni dönemde öncelik verilecek olan dört pazardan birisi olarak gösterildi (diğer pazarlar Meksika, Rusya ve Hindistan). Tüm bu verilerden, Çin’e ihracat konusunda artık daha farklı bir yaklaşımın olacağını, Çin pazarında daha etkin olmak, daha fazla pazar payı elde etmek ve karşılıklı ticareti de mümkün olduğunca Dolar’a ya da Euro’ya bağımlı kalmadan Lira ve Yuan üzerinden gerçekleştirmek amacıyla çalışmaların hayata geçirileceğini anlıyoruz.

İki Temel Ayağı Olan Strateji

Türkiye’nin, Çin ile halen devam eden ciddi bir ticaret açığı var. 2017 yılında Türkiye’den Çin’e 2,9 milyar dolarlık ihracat yapılırken, bu ülkeden yapılan ithalatın tutarı ise 23,4 milyar doları buldu. Çin, Türkiye’nin şu anda en fazla ithalat yaptığı ülke ve aynı zamanda Türkiye’nin açığının en büyük kaynaklarından birisi konumunda. Bu tablo karşısında, söz konusu açığın en azından kısa ve orta vadede kapanmasının pek de mümkün olmadığını da hatırda tutarak, Türkiye’nin iki temel ayağı olan bir strateji yürütmesi gerekiyor. Birincisi, Türkiye’den Çin’e ihracatı mümkün olduğunca artırmak (ki 100 Günlük İcraat Programı’nda da buna vurgu yapılıyor). İkincisi ise Çin’den yapılmakta olan ithalatın, Türk ekonomisine mümkün olduğunca fazla katma değer sağlayacak şekilde gerçekleştirilmesini temin etmek.

Yakın bir geçmişe kadar Türk iş dünyasında, Çin’e mal satmanın çok zor olduğu, bunun yerine Çin’den ucuza mal getirerek Türkiye’de pazarlamanın daha kolay ve daha kârlı bir tercih olacağı görüşü yaygındı. Hâlbuki Çin, dünyanın en büyük ihracatçısı olduğu kadar dünyanın en büyük ikinci ithalatçısı da olan bir ülke. Geçtiğimiz yıl Çin, tüm dünyadan toplam 1,84 trilyon dolarlık alım yaptı. Türkiye’nin de bu büyük pazar içinde daha güçlü bir yer edinmemesi için hiçbir sebep yok. Ticaret Bakanlığı’nın yanı sıra DEİK, TİM, TÜSİAD ve MÜSİAD gibi iş örgütleri, Çin’e ihracata yönelik çok değerli strateji çalışmaları hazırlıyor. Diğer yandan Çin, tüm dünyadan ithalatını da artıracağını bildiriyor. Bu sene ilk kez Şanghay’da 5-10 Kasım tarihlerinde bir Çin Uluslararası İthalat Fuarı düzenlenecek ve bu fuara katılacak olan yabancı firmalar ürünlerini Çinli alıcılarla buluşturabilecek. Rekabet yoğun; söz konusu fuara 130 ülkeden 2.800 firma katılacak. Ancak bu gibi imkânları iyi kullanmanın Türk ürünlerinin zorlu Çin pazarında ön planda yer almasını sağlayacağı da bir gerçek. Diğer yandan değeri düşük seyreden bir Türk Lirası’nın da Türk ihraç ürünleri açısından bir rekabet avantajı yaratacağını da unutmamak gerekiyor. Son olarak, ABD ile Çin arasında yaşanan “ticaret savaşlarının”, karşılıklı olarak gümrük tariflerinin artırılmasının, ABD’li üreticilerin Çin pazarındaki durumunu zorlaştırdığını, bu nedenle Türkiye de dâhil olmak üzere diğer ülkelerden gelen ihracatçılar için yeni imkânlar oluşmaya başladığını da not düşmekte fayda var.

Yüksek Teknolojili 
ve Yüksek Katma Değerli Ürünler

Türkiye’nin, Çin ile ticaret stratejisinin ikinci ayağında ise Çin’den yapılan ithalat yer alıyor. Çin’den yapılmakta olan ithalat, ticaret açığının artmasına yol açmasına ve Türkiye’nin ödemeler dengesi üzerinde bir baskı oluşturmasına rağmen, Türk ekonomisi için bir değer de sağlıyor. Çin’den gelen ithal malları, Türkiye’de tüketicinin alım gücünü artırdığı gibi, düşük maliyetli ara mamul ve girdi temin etmek suretiyle üretici ve ihracatçının rekabet gücüne katkıda bulunuyor. Türk Lirası’nın değer kaybettiği bir dönemde ithalatta kalite yüksek tutulurken maliyetin mümkün olduğunca düşürülmesi ise ayrı bir önem kazanıyor. Dolayısıyla Çin’den yapılan ithalat konusunda en yapıcı yaklaşım, ara mamul ithalatının Türkiye ekonomisine en yüksek katma değeri sağlayacak şekilde yapılması.

Türkiye, teknoloji kapasitesini yükseltmek için çaba göstermekte olan bir ülke. Bu amaç doğrultusunda detayları 100 Günlük İcraat Programı’nın Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na ait kısmında belirtildiği şekilde ülke içerisinde eğitim, araştırma geliştirme ve inovasyona yönelik çalışmaların sürdürülmesinin yanı sıra yurtdışından teknoloji ve yüksek teknoloji içeren ara mamullerin alımı da önem kazanıyor. Çin, son dönemlerde düşük katma değer ve emek yoğun sektörlerden daha yüksek katma değerli, sermaye ve teknoloji yoğun sektörlere doğru bir geçiş yapıyor. Bu süreç içerisinde Çin, Türkiye için teknolojinin alınabileceği bir kaynak haline geliyor. Bu nedenle Çin’den yapılan ithalatta uzun vadeli bir vizyon oluşturarak, Çin’in teknoloji alanında atılım yaptığı sektörlere odaklanmak ve buralardan ara mamul ithalatına ağırlık vermek önem kazanıyor. Çin’in bu bağlamda öncelikli olarak belirlediği sektörler, Çin’deki imalat kalite ve kapasitesini artırmayı hedefleyen “Made in China 2025” programı çerçevesinde ortaya konuldu. 2015’de Çin Devlet Konseyi tarafından açıklanan program, ülkeyi teknoloji ve sürdürülebilir gelişme açısından kalkınmış ülkelerin seviyesini getirmeyi amaçlıyor ve on öncelikli sektör üzerine odaklanıyor. Bu sektörlerdeki gelişim, Türkiye için kaliteli, teknoloji içerikli ve nispeten düşük maliyetli ara mamul ithalatı için cazip kaynaklar oluşturabilir. Söz konusu sektörler şunlar: Bilişim teknolojileri; sayısal kontrol araçları ve robotlar; havacılık teçhizatı; okyanus mühendisliği teçhizatı ve yüksek teknolojili gemiler; demiryolu teçhizat; enerjide yüksek tasarruf sağlayan taşıtlar; enerji teçhizatı; yeni malzemeler; tıbbi teçhizat; tarım makinaları. Özetleyecek olursak Türkiye için bir yandan Çin’e ihracatı artırmak, diğer yandan da bu ülkeyi artık düşük maliyetli ve düşük katma değerli ürünlerin değil yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli ürünlerin bir kaynağı olarak görmek, uzun soluklu bir ekonomik ortaklığın temelini oluşturmak açısından olmazsa olmaz bir koşul teşkil ediyor.

Türkiye, her ne kadar mal ticaretinde açık verse de hizmet ticaretinde fazlası olan ve dolayısıyla da bu alanda rekabet avantajına sahip bir ülke. Türkiye’nin hizmet ticaretinde, turizm alanı ön plana çıkıyor ve beraberinde otelcilik, ulaştırma, eğlence gibi birçok yan hizmet alanını da getiren bu sektör, Türkiye’nin, Çin ile olan ekonomik ilişkileri açısından önem taşıyor. Bu durum, 100 Günlük İcraat Programı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait bölümünün 6. maddesinde de tespit edilmiş durumda: “Çin turizm pazarındaki payımızın arttırılması için Çin Eylem Planı’nın hazırlanması.” Bakanlık verilerine göre 2017 yılında Türkiye’ye, 247.277 Çin vatandaşı giriş yaptı. Bu rakam, Türkiye’ye gelen toplam 32,4 milyon yabancı ziyaretçi içerinde çok büyük bir yer teşkil etmese de Çin’den gelen turist sayısının son yıllarda hızlı bir artış içerisinde olduğunu ifade etmek gerekiyor. 2017 yılında Çin’den gelen ziyaretçi sayısının bir önceki yıla göre yüzde 47,5 oranında artış göstermiş olması önemli bir işaret ve hazırlanacak eylem planı ve stratejik çalışmalarla bu rakamın daha yüksek seviyelere çıkartılması da mümkün.

Anahtar Kelime: 
“Ortak Fayda” ve “İşbirliği”

Çin’in, Kuşak ve Yol Girişimi de Türkiye açısından bu ülkeyle ekonomik ilişkilerin güçlendirilebilmesi ve sürdürebilir bir zemine oturtulması için önemli bir fırsat sağlıyor. Çin’i Avrupa’ya kara, demir ve deniz yollarıyla bağlamayı ve güzergâhı üzerinde ülkelerle ortak yatırımlarla bir refah alanı oluşturmayı hedefleyen bu proje, sadece Avrasya coğrafyası değil tüm dünya açısından yeni bir ekonomik yapı ortaya koyuyor. Kuşak ve Yol Girişimi’nin anahtar kelimeleri “ortak fayda” ve “işbirliği”. Yaygın kanının aksinin söz konusu proje tüm bu coğrafyada Çin’in finansmanıyla, Çin’in çıkarları doğrultusunda, Çin’e fayda sağlayacak girişimlerin hayata geçirilmesini değil, Çin’in ilgili ülkelerle tüm paydaşlara fayda sağlayacak ve ortak finansman, ortak üretim ve hatta teknoloji transferi içerecek şekilde bu refah kuşağını birlikte oluşturmasını öngörüyor. Dolayısıyla söz konusu proje, son dönemlerde Batı medyasında sıklıkla dile getirildiği gibi “Türkiye’nin Çin’in güdümüne girmesine” yol açmak yerine, bir taraftan ekonomisi ciddi bir yapısal dönüşüm içerisinde olan ve bu süreç içerisinde dışa açılımını güçlendiren Çin’e fayda sağlarken, Türkiye’ye de önemli katkılarda bulunmayı vadediyor.

Türkiye bugüne değin hep Batı ile Doğu, Avrupa ile Asya arasında bir “köprü” olduğunu iddia etti ancak bugüne değin bu iddia içi tam da doldurulamamış bir metafordan öteye gidemedi. Bugün bir taraftan Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Marmaray’ın hizmete açılması ve Üç Katlı Büyük İstanbul Tüneli projesinin de devreye sokulması, diğer taraftan da ülke içerisindeki demiryolu ağlarının yüksek hızlı tren payının artırılması suretiyle geliştirilmesiyle Türkiye giderek “köprü” işlevinin hakkını vermeye başlıyor. Ülke içerisindeki taşımacılık altyapısının geliştirilmesi, Kuşak ve Yol Girişimi’nin sağladığı ivmeden faydalanıyor. Bu kapsamda Çin firmaları, İstanbul-Ankara yüksek hızlı tren projesinde yer aldıkları gibi esas olarak Edirne ile Kars arasında yeni bir yüksek hızlı tren hattı inşasında başrolü oynayacaklar. 2015 yılında iki ülke arasında imzalanan kapsamlı bir demiryolu işbirliği anlaşması da bu alandaki ortak çalışmaların daha da ileriye taşınması için bir zemin sağlıyor.

Türk ekonomisinin güçlendirilmesi ve özellikle de ihracat alanında sağlıklı bir gelişim sürecinin yakalanabilmesi için her şeyden önce ülke içerisindeki lojistik imkânlarının iyileştirilmesi ve üreticinin ürününü üretim noktasından limanlara, oradan da alıcıya kesintisiz ve en düşük maliyetli şekilde iletebilmesi gerekiyor. Bu noktada kara ve demiryollarının, limanlarla entegre edilmesi önem kazanıyor. Burada da Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde yaşanan olumlu gelişmeler söz konusu. Çinli bir firmanın, İstanbul yakınlarındaki Ambarlı Konteyner Limanı’ndan yüzde 65’lik bir hisse satın alması ve yeni yatırımlarla bu limanın elleçleme kapasitesini artırması, önemli bir gelişme. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs 2017’de Pekin’de düzenlenen Kuşak ve Yol Forumu’nda yaptığı konuşmasında, “Zonguldak Filyos, İzmir Çandarlı ve Mersin limanlarının inşasının da projenin deniz ayağını oluşturan önemli çalışmalar arasında yer aldığını” dile getirmesi Türkiye’nin, Çin ile bu alanda işbirliğini geliştirmeye kararlı olduğunu net bir şekilde gösteriyor.

Kuşak ve Yol Girişimi’ni sadece demiryolları ya da lojistik altyapısı olarak görmemek lazım. Söz konusu proje ana ekseninde bu sektörler bulunsa da bu eksenin etrafında finans, bankacılık, imalat, turizm ve enerji gibi birçok sektörü de bulunduran bir işbirliği yapısını ortaya koyuyor. Özetleyecek olursak, Kuşak ve Yol Girişimi Türkiye’ye, Çin ile ortak yatırımlar yoluyla önemli bir katkıda bulunmayı taahhüt ediyor. Türkiye, Asya ile Avrupa arasında bir “köprü” olarak mal, yolcu ve boru hatlarıyla enerji taşımacılığı konusunda bir köprü işlevi görmeyi hedeflerken, Çin bu alanda katkıda bulunabilecek bir ortak konumuna geliyor. Türkiye halen Batı dünyasıyla olan ilişkilerinde sorunlu bir dönemden ve hatta “kriz” olarak nitelendirilebilecek bir süreçten geçiyor. Türkiye bu süreçten birçok ders çıkardı ve çıkarmaya da devam edecek. Kabul etmek gerekir ki Batı ve özellikle de Avrupa, Türkiye ve Türk ekonomisi için çok önemli bir yere sahip. Şu anda Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlası Avrupa Birliği ülkelerine giderken, Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımın da yüzde 70’i yine bu ülkelerden geliyor. Diğer yandan Avrupa ülkelerinde yaşayan ve nüfusu dört milyonu bulan Türk diasporası da Türkiye ile Avrupa arasında önemi yadsınamayacak bir bağ oluşturuyor. Ancak bu durum, Türkiye’nin yarım asrı geçen bir süredir Avrupa Birliği’nin kapılarında bekletildiği ve oyalandırıldığı gerçeğini de en son Mesut Özil vakasında yaşandığı gibi Türklere ve Türk kökenli Avrupa ülkesi vatandaşlarına nasıl bakıldığını da değiştirmiyor.

“Müttefik” ABD ile olan ilişki ise iki eşit egemen ülke arasında değil, “büyük ağabey” ile “küçük kardeş” arasındaki bir ilişki tarzına dönüşmesi için zorlanıyor. Bugün ABD ile yaşanan sorunlar ilk değil, daha önce de farklı içerik ve farklı ölçeklerde bu ülkeyle sorunlar yaşandı. Ancak Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunların Donald Trump’ın başkanlığı ile birlikte bu seviyeye ulaşmış olması da tesadüf değil. Donald Trump, “Önce Amerika” sloganıyla yola çıktı ve küreselleşmenin ABD’nin çıkarlarına artık fayda sağlamadığını, küresel egemen olmanın maliyetini bu konumun sağladığı faydadan çok daha az olduğunu, dolayısıyla ABD’nin dış dünya ile ilişkilerini ekonomiden uluslararası ilişkilere, ticaretten güvenliği her alanda gözden geçireceğini ve kendi ülkesi için daha iyi şartlar taşıyacak bir hale getireceğini söyleyerek yola koyuldu. Trump şu anda seçim kampanyasına ne vadettiyse onu yapıyor, ABD’nin diğer ülkelerle ilişkilerini her cephede yeniden tanımlıyor. Sorun şu ki bunu tek taraflı ve çoğunlukla da tepkisel ve kişisel kararlar alarak yapıyor. Bu yüzden başta Çin ve Rusya olmak üzere birçok ülkeyi hatta Türkiye gibi kendi müttefiklerini de karşısına aldı. Türkiye’nin ABD ile yaşamakta olduğu kriz, bir süre daha devam edeceğe benziyor ve Ankara ile Brüksel arasında yaşanan tüm sorunlara rağmen karşılıklı anlayış ve uzlaşı imkânı daima varken, Trump’ın Amerikası ile bu çok daha zor görünüyor.

Türkiye’nin son dönemde yaşanan krizlerden çıkarttığı iki büyük ders var: Birincisi, ulus-devletlerden oluşan uluslararası düzende ilişkilerin mutlaka eşitlik temeli üzerine inşa edilmesinin gerekliliği. Herkesin birbirine bağımlı, birbirine muhtaç olduğu 21. yüzyılın küresel ekonomisi de bu eşitliği, bir küresel egemenin (ABD, Çin ya da bir başkası) sağlayacağı istikrara bel bağlamaktansa, eşitlikçi ve çoğulcu bir düzenin inşa edilmesini gerektiriyor. Türkiye’nin gelecek tahayyülü böyle bir yapı üzerinden şekilleniyor. Buna bağlı olarak Türkiye’nin yaşadığı krizlerden çıkardığı diğer bir ders de ne Batı’ya ne de Doğu’ya fazla bağımlı kalmadan, herkese eşit mesafeli, kendi içerisinde güçlü ve istikrarlı bir yapıya sahip, dünya ile “çok taraflı ilişkiler” kurabilen “küresel bir aktör” olmanın zorunluluğu. Bu nedenle Batı’dan kopmak ve Doğu’ya yaklaşmak, NATO’dan ayrılarak Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ya da Rusya ile Çin’in oluşturacağı bir bloğa katılmak gibi düşünceler, her ne kadar Türkiye’nin Batılı “müttefikleri” ile yaşamakta olduğu hayal kırıklığını çok net bir şekilde yansıtıyorlarsa da Türkiye’nin gelecek planlaması için bir temel taşını oluşturmuyorlar. Mesele, Batı’ya fazlaca bağımlıyken artık onu bırakıp Doğu’ya fazlaca bağımlı olmak, bir ekseni diğeriyle değiştirmek değil; mesele kimseye fazla bağımlı olmayan, herkesle ulusal çıkarları doğrultusunda ilişkiler kuran, içeride güçlü ve istikrarlı, kendi kendine yeter bir ülke olabilmek. Türkiye, gerek sahip olduğu kaynaklar, gerek ekonomisinin büyüklüğü, gerek yüzyıllardan kaynaklanan tarihsel ve kültürel mirası ve gerekse üç kıtanın birleştiği noktadaki coğrafi konumu sahibiyle, bunu başarabilecek bir potansiyele sahip. Türkiye taraf seçmek zorunda kalacak bir ülke değil, Türkiye güçlü bir küresel aktör olmak yolunda ilerleyen bir ülke.

Küresel bir aktör olmanın yolu ise uluslararası düzen içerisinde bir yandan “eski dostlarla” ilişkileri eşitlikçi ve karşılıklı fayda prensibi temelinde ayakta tutarken diğer yandan “yeni dostluklar” kurmaktan geçiyor. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin de bu anlamda Türkiye için uzun soluklu bir ortak olarak ciddi bir işbirliği potansiyeli taşıyor.

Cevap Yazın