ABD Orta Doğu’da Kime Hizmet Ediyor

Farklı dinî ve etnik unsurlarıyla kültürel çeşitliliğini öne çıkaran ABD’nin, ‘özellikle İsrail yanlısı politikalar izliyor olması’, bir araştırma problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğilimin nedenlerinin incelenmesi Orta Doğu’da politik dengelerin neden İsrail lehine dikte edildiğini çözmekte yardımcı olabilecektir.

1. Giriş

ABD başta olmak üzere Batı dünyası, kurulduğu tarih olan 14 Mayıs 1948’den bu yana İsrail’e sempati ile yaklaşmış ve onu, Orta Doğu’nun ‘olmazsa olmaz’ bir unsuru olarak görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılması sonrası Orta Doğu coğrafyasına enjekte edilen Yahudiler ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletleştirilen İsrail’in, başta ABD olmak üzere Batı için anlamının sorgulanması, mevcut İsrail sempatisinin anlaşılmasına ve uluslararası politik konjonktürün İsrail merkezli sorunlarına ışık tutabilecektir.

İsrail, Filistin’e Aliyah’ların (Yahudi göçünün) başlaması ile birlikte, Filistinlilere yönelik baskı ve izolasyon politikası paralelinde tedrici olarak coğrafi genişlemesini sürdürmüş ve Filistin’de, ‘Yahudileştirilmiş’ alanlar yaratmaya çalışmıştır. Öte yandan dünyanın jandarması rolünü yürütme iddiasında olan ABD; tüm ilahi dinlerin ortak değeri olan Kudüs’ü ‘Yahudileştirmek’ amacını gizlemeyen İsrail’e, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ‘koşulsuz’ hamilik yapmaktadır. Bu çerçevede, farklı dinî ve etnik unsurlarıyla kültürel çeşitliliğini öne çıkaran ABD’nin, ‘özellikle İsrail yanlısı politikalar izliyor olması’, bir araştırma problemi olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğilimin nedenlerinin incelenmesi Orta Doğu’da politik dengelerin neden İsrail lehine dikte edildiğini çözmekte yardımcı olabilecektir. Bu kapsamda argüman, ‘Yahudi toplumunun, kendine has özellikte ve coğrafi olarak dağınık yapıdaki bağlarını, birliktelik istikametinde yapılan örgütlenme, finans ve söylem yöntemleriyle kuvvetlendirdiği, ayrıca ABD toplumu üzerinde tahakküm edilen ‘etki’ marifetiyle İsrail’i, Orta Doğu siyasetinin vazgeçilmezi olarak koşullandırdığı’ yönündedir. İncelemede; öncelikle bir proje şeklinde kurulan İsrail’in kurulma sürecinden başlayarak İsrail’e, Batılı devletlerin, özellikle ABD’nin sağladığı destek incelenecek ve müteakiben ABD kamuoyu ile siyasetçilerini İsrail’e destek vermeye iten farklı yönler tartışılacaktır.

2. Proje Devlet ve Batı Desteği

Tarihte Yahudi kimliğiyle öne çıkmamış, ancak siyasi tarihe yön vermiş kişilikler sıralandığında; Almanların meşhur Başbakanı Otto von Bismarck, İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli, ABD Başkanı John F. Kennedy gibi isimler şaşkınlık yaratacaktır. Çiftçilik ve askerlik ile ilgilenmeyen ancak ticaret, finans, sanat ve bilimle Avrupa iktisadî ve fikrî aydınlanmasına katkıda bulunmuş Yahudiler, ilk defa 1789 Fransız İhtilali’nde uluslararası siyasette ön plana çıkmayı başarmıştır. İhtilal sonrasında Napolyon tarafından (1799) Asya ve Afrika Yahudilerinin, Filistin’e davet edildiği rivayetleri bir yana, bu dönemde Yahudiler, Fransa’da eşit vatandaşlık hakkını elde etmiştir. Britanya’da da benzer hakları elde eden Yahudilerin sosyal statüleri Birinci Dünya Savaşı sonrasında sorgulanmış, özellikle Orta Avrupa’yı terk etmek zorunda kalmışlar, İkinci Dünya Harbi ile birlikte de Filistin ve ABD’ye göç etmeye başlamışlardır. Britanya’nın, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında Arap toplumları küstürmemek adına Filistin’e yapılan ‘Aliyah’ları, yani göçleri kısıtlaması, ABD’yi cazip bir göç hedefi haline getirmiştir. Öte yandan ABD’ye ilk Yahudi göçünün başlaması ve ABD’de özellikle Hıristiyanlar arasında sempati toplaması, 1800’lü yılların ortasına uzanmaktadır.

Dönemin Amerikası’nda, Profesör George Bush tarafından benimsenen ‘Presbiteryen’ öğreti kısa sürede dindar Hıristiyanları etkilemiştir. 16. yüzyılda Abraham ben Hananiah Yagel (1553-1624) tarafından İtalya’da yazılan ve Bush tarafından 1844 yılında basılan The Valley of Vision isimli kitap, Yahudilerin, Hıristiyanlık çerisindeki konumunu güçlendirmiş, kısa sürede bir milyon civarında satışa ulaşmış ve kamuoyunda Yahudi algısı değişmiştir. ABD’nin henüz aydınlanma aşaması sayılabilecek bu döneminde, dindar kitleyi etkilemeyi başaran yayımla birlikte, özellikle Bush tarafından; “dağınık Yahudilerin birbirini ardına yüzlerini Siyon’a dönmesi… atalarının topraklarının yolunu bulması…” salık verilmiş ve bu durumun, “sadece Yahudilere değil, tüm insanlığa faydalı olacağı, böylece insanoğlu ile Tanrı arasında bir irtibat kurulacağı” zikredilmiştir. Protestanlığın izlerini taşıyan ve Eski Ahit’e inanan söz konusu Evangelist görüşün çatısını; Yahudilerin ‘vaat edilmiş’ topraklara dönmesi, ‘Evangelist’ olmaları, ‘Mesih’in yeryüzüne gelmesiyle birlikte çıkacak ‘Armageddon’ Savaşı’nı ve sonuçta ‘Apocalypse’ yani kıyamet oluşturmaktadır. Dolayısıyla daha sonra iki torunu ABD Başkanı olacak Bush’un, ABD’de yaygınlaştırdığı görüş Protestanlığı, Yahudiliğe yaklaştırmış ve 1800’lü yıllardan itibaren Yahudilerin, ABD’de sempati ile karşılanmasına neden olmuştur.

ABD’deki gelişmelere paralel olarak Avrupa’da, özellikle de Britanya’da, Yahudilere ‘yuva’ bulma arayışı yoğunlaşmış ve Filistin toprakları mercek altına alınmıştır. Söz konusu dönemde zengin Yahudi aileler ile Yahudi siyasilerin dağınık konumlarına çeki düzen verilmesi ihtiyacını Siyon için gerekli gören Theodore Herzl, 1897 yılında Yahudi Devleti kurulması fikrini ortaya atmakla kalmayıp, ‘Siyonist Kongreleri’ serisini organize etmiş, Siyonist Teşkilatı ve Yahudi Fonu tesis edilmiştir.

Theodore Herzl’in, Osmanlı borçlarına karşılık Filistin’den toprak talebine yönelik girişimleri sonuçsuz kalmasına rağmen, 1917 Balfour Deklarasyonu neticesinde Filistin’e, Yahudi göçlerinin önü açılmıştır. Avrupa bir yandan kendileri açısından sorun olan Yahudileri, hem de Yahudilerin kendi isteğiyle Filistin’e gönderirken diğer yandan Birinci Dünya Savaşı sonrasının Orta Doğu düzenini kurgulamışlardır. İki Dünya Savaşı arasında Yahudi karşıtlığının artması ve paralelinde Siyonist Teşkilatı’nın, Yahudi göçünü teşvik etmesiyle Filistin’e, Yahudi nüfusunun aktarılması hızlanmıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve esnasında söz konusu göç engellenmiş, ancak savaş sonrası İngiliz ve Amerikan ordusunda görev alan Yahudiler, İsrail’in kurulmasına yönelik süreci hızlandırmıştır. Ayrıca ABD’de, Dünya Savaşı sonrası genişleyen ekonomik aktivitelerden faydalanan Yahudi toplumu; bir yandan sermaye birikimini hızlandırmış, diğer taraftan teşkilatlı nüfuz faaliyetlerini artırmıştır.

3. ABD’de ‘Vazgeçilmez İsrail’ Algısının Nedenleri

Yahudilik ve sonrasında İsrail Devleti’nin, Amerikan algısında vazgeçilmezliğini irdelemek için politik, askerî, ekonomik ve son olarak kültürel boyutların sırasıyla ele alınması gerekmektedir. Bu başlıklar altında, özellikle politika bağlamında ‘Amerikan reel-politiği’, yani Amerikan çıkarları ön plana çıkmaktadır. İsrail bu noktada ABD’nin, Orta Doğu ve enerji çıkarları alanında Amerikalı siyasilere önemini hatırlatmaktadır. Bu kapsamda Orta Doğu’da; rantiyer ekonomiler üzerinde yükselen totaliter rejimlerin kontrol edilmesi için İsrail ya caydırıcı bir güç ya da tehdit söyleminin bir parçasıdır. Diğer bir ifadeyle ABD; Saddam dönemi Irak’ını, Esed dönemi Suriyesi’ni ve İslam Devrimi sonrası İran’ını, Orta Doğu’da pasifleştirmek için İsrail’in varlığından faydalanabilmiştir. İsrail’in 1980’li yıllardan itibaren Irak ve Suriye’ye yönelik istihbarat ve hava kuvvetleri operasyonları böyle bir çıkarıma örnek olarak verilebilir.

Öte yandan Körfez ülkeleri dâhil Arap dünyası, İsrail’e yönelik söylemlerle popüler destek arayışına girmiş, İran örneğinde de görüldüğü gibi, İsrail’i dengelemek adına ABD’nin desteğini sağlama arayışı içinde olmuştur. Böylece ‘dolaylı denge’ olarak adlandırılabilecek bir Orta Doğu siyaseti ön plana çıkmıştır. ABD sonuçta, bir yandan İsrail marifetiyle bölge dinamiklerinin ipini elinde tutarken, Arap dünyasına hem silah satışı yapmış hem de Arapların talebiyle Orta Doğu’da askerî varlık bulundurmuştur.

Zengin Arap devletlerine garantiler sağlayan ABD, her şeye rağmen İsrail’e askerî anlamda hibe ve yardım yoluyla öncelik vermiş, gerektiğinde önleyici askerî manevralarla koruma altına almıştır. Nihayetinde İsrail, ABD için Orta Doğu’da bir mazeret olurken, aynı zamanda bir araç olmuştur. Örnek vermek gerekirse 1967 Savaşı’nda İsrail’e verilen askerî teçhizat, İsrail’i, Arap ülkelerine karşı üstün kılmıştır. Sovyet etkisindeki Mısır ve Suriye’ye karşı İsrail topraklarını genişletmiş ve ABD etkisinin artmasına zemin hazırlamıştır. ABD’nin bahse konu İsrail merkezli politik ve askerî önceliklerinin 11 Eylül saldırılarından sonra çarpan etkisi dâhilinde arttığı iddia edilebilir. Oğul Bush’un, ‘Küresel Terörle Savaş’ sloganıyla başlattığı ve İslam’ı merkeze alan terör algısı ile keskinleşen önyargılar, İslam karşıtlığını ön plana çıkartmıştır. Öte yandan ABD’nin abartılı Irak ve Afganistan ‘maceraları’ neticesinde Amerikan askerî kayıpları önyargıları keskinleştirmiş ve Orta Doğu politikasında, Müslüman olmayana sarılma stratejisini, PKK ve İsrail özelinde güçlendirmiştir.

Bu çerçevede Orta Doğu politikası, İslam’a karşı PKK bünyesinde Marksistler, İsrail ile Yahudiler üzerine bina edilmiştir. Söz konusu tercih PKK’ya, Irak kuzeyinden kamyonlar dolusu askerî ekipman şeklinde kendini gösterirken İsrail’e doğrudan askerî yardım ve hibe şeklinde vücut bulmuştur. Bu tercihin en son örneği, Türkiye’nin ortak olduğu ancak Türkiye’ye verilmemesi için gayretlerin olduğu F-35 savaş uçağı projesinde, İsrail’e ilk teslimatın, hem de ABD’nin finansal desteğiyle yapılması ve Suriye’ye karşı sahada ilk defa muharip görevde kullanılmasıdır. Ayrıca kimyasal silah kullanılması sonrası Suriye’ye hava ve füze harekâtı düzenleyen ABD önderliğindeki koalisyon; Kızıl Deniz, Basra Körfezi ve Akdeniz doğusundan fırlattıkları 103 akıllı füzeyle kimyasal silah kapasitesi yanında İsrail hudutlarına paralellik arz edecek askerî hedefleri vurmuş ve İsrail’in güvenliğini pekiştirmiştir. Sonuçta ABD, İsrail’in askerî anlamda hamisi olduğunu göstermiştir.

ABD-İsrail sarkacının karşılıklı etkileşiminde ABD odaklı çıkar muhasebesinin bir yönü belki de en dikkat çekici olanı ekonomik ve ticari faaliyetlerdir. Ancak ABD ekonomisinin ve ticaretinde Yahudi asıllı Amerikalıların pozisyonu dikkate alındığında ABD’nin, Orta Doğu’da İsrail odaklı ekonomik girişimlerinin aslında Yahudi asıllı Amerikalılarla özdeşleştirilmesi mümkün görünmektedir. Örnek vermek gerekirse ABD petrol endüstrisini elinde bulunduran petrol şirketlerinin çoğunluğu, Yahudi ailelerine aittir. Dolayısıyla Rockefeller ailesine ait olan Standard Oil Company isimli petrol şirketinin, anti tröst yasalar nedeniyle bölünmesi neticesinde ‘yedi kız kardeş’ olarak ortaya çıkan petrol firmalarının Orta Doğu’da serbestçe faaliyet göstermesi, Amerikan çıkarını teşkil etmektedir. Yani ‘güçlü’ bir İsrail, Yahudi Amerikalıların güvenebileceği bir liman olarak Orta Doğu’da, Yahudi Amerikalıların çıkarlarını koruyabilecektir. Suriye’de ABD askerî varlığının okunmasında söz konusu vurgu açıkça kendini hissettirmektedir. Genie Enerji Şirketi’nin, İsrail’in işgal ettiği Suriye’ye ait Golan Tepelerinde 2015 yılında zengin petrol yatakları bulması sonrası ABD’nin, hem Akdeniz’in doğusunda hem de kanıtlanmış petrol rezervlerinin olduğu Deyr Ez Zor’da askerî varlık bulundurmasının nedeni daha iyi anlaşılmaktadır. Öte yandan Genie isimli şirketin Yahudi olan Jonas, Rothschild ve Murdoch ailelerinin girişimi olduğu dikkate alınmalıdır. Sonuçta Amerikalı Yahudi aile şirketlerinin çıkarları, Orta Doğu’daki Amerikan çıkarları olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu Yahudi ailelerin İsrail’le bağlantısı da Amerikan çıkarlarının politik yönünü İsrail paydasına eşitlemektedir.

Politik çıkarlarla bağlantılı olan bir diğer husus, ekonomik ve finansal bağıttır. ABD’nin ekonomisini yöneten firmalar ile finans kuruluşlarında Yahudi izi rahatlıkla gözlemlenebilir. Finans alanında Goldman Sachs, Paul Warburg ve Charles E. Merill örneğinde olduğu gibi Alman kökenli Yahudi ailelerin ön plana çıktığı görülmektedir. Yahudi lobisinin değişmez taşları olan finans şirketlerinin İsrail ile ilgili ekonomik değerlendirmelerinin İsrail lehine (2018 için A+) olduğu dikkate alındığında, İsrail’in özel bir konuma oturtulduğu anlaşılmaktadır. ABD’nin İsrail’e yapmış olduğu hibe yardımı, İsrail Devleti’nin kuruluşundan bu yana 135 milyar ABD Dolarına yaklaşmış; 2019 yılı için 3,8 milyar ABD Doları askerî maksatlı finansal yardım öngörülürken, Yahudi göçmenlerin iskânına yönelik 5,5 milyar ABD Doları hibede bulunulması planlanmıştır. ABD’nin böyle bir strateji izlemesine İsrail’i, Orta Doğu’da güçlü tutma isteği yanında; ABD eski Merkez Başkanı Janet Yellen, mevcut Merkez Bankası Başkanı Jerome H. Powell ve ABD Hazine Bakanı Steven Terner Mnuchin gibi Yahudi asıllı Amerikalıların etkin olduğu ve İsrail’i özel bir konuma oturtmuş oldukları söylenebilir.

Son olarak ABD’nin İsrail tercihinde kültürel boyut; politik, askerî ve ekonomik tercihleri doğrudan etkileyen özelliğe sahiptir. Aslında kültürel boyut, diğer alanlarda girişimleri başlatan veya hızlandıran bir özellik göstermektedir. Kültürel alamda İsrail korumacılığına yol açan konu, Yahudi lobisinin ustalıkla yürüttüğü ‘ikna ve benimsetme’ stratejisinden kaynaklanmaktadır. Böyle bir stratejinin doğal aracı ‘Holywood Etkisi’ olup, bu sayede sadece Amerikan değil, aynı zamanda dünya kamuoyuna Yahudi ve İsrail sempatisi enjekte edilebilmektedir.

‘Holokost’ argümanıyla onlarca yıldan bu yana inşa edilen Yahudi sempatisi, film ve reklâm sektörünün Yahudi kökenli şirketleri, sermayedarları ve sanatçılarıyla zihinleri etkilemiştir. Zihinler de fakirlik içindeki Afrika’ya 2019 yılı için toplamda 200 milyon ABD Doları yardıma karşılık, kredi derecelendirme kuruluşlarından A+ ve pozitif görünüm notu alan İsrail’e milyarlarca dolar hibe edilmesini normal karşılamaktadır.

Kültürel alanda pro-aktif olmayı tercih eden Yahudi lobiciliğinin konumu, İsrail sempatisinde özellikle önemlidir. ABD genelinde örgütlenmiş 37 Yahudi çatı örgütü; farklı sosyal sorumluluk projeleri kapsamında aktif olarak faaliyet yürütmektedir. Bu kapsamda ABD’de ciddi bütçesi olan ‘Yahudi Fonu’, farklı eyaletlerin Yahudi Fonlarına destek olurken, eyaletlerin bağışlarını da kabul edebilmektedir. Yahudi örgütlenmelerden, özellikle ‘Jewish National Fund for Prosperity of Israel – İsrail’in Refahı İçin Yahudi Millî Fonu’, İsrail’e yapılan yardımlara yönelik kampanyalar düzenlemekte ve hatırı sayılır bağışlar toplamaktadır. Yapılan yardımların, ‘tüm etnik azınlıklara ve ihtiyaç sahiplerine’ yapıldığı söylemiyle sadece zengin Yahudi Amerikalıların değil, toplumun geniş bir yelpazesinden bağışlar toplayan dernekler, aynı zamanda İsrail ve Yahudi inancının tanıtılması ve benimsenmesini sağlamaktadır.

Halen ABD’de yaşayan yedi milyon Yahudi’nin ekonomik gücü dikkate alındığında, Yahudi örgütlenmesinin siyasi ve ekonomik anlamda ne kadar etkili olabileceği anlaşılabilecektir. Örneğin, nüfusunun %8,9’unu Yahudi olan New York’un, ticaret ve siyaset alanında öne çıkan konumu, ulaşılan maddî gücün; bir yandan ABD’de yaşayan Yahudilerin ‘Yahudilik bilincinin korunması’, diğer yandan ‘İsrail’e aktarılması’ suretiyle tinsel bir amaca yönetilmesini mümkün hale gelmektedir.

Doğal olarak, örgütlenme ve mali olanaklara sahip Yahudi cemaatinin, ‘Love Both Countries – İki Ülkeyi [de] Sev’ sloganıyla ABD’nin kalbinde nüfuz tesis edebileceği aşikârdır. Evangelizm’in sağladığı kolaylıklar ve ABD’nin liberal toplum yapısının da etkisiyle Amerikan toplumuna uyum sağlayan Yahudiler, Amerikan idealizmini yansıtan ‘demokrasi’, ‘özgürlük’, ‘vatanseverlik’ gibi ulvî değerlerden faydalanıp; zengin Yahudilerin kaynak ve bağışlarının yardımıyla, sinagoglar ekseninde ve hahamlar kontrolünde örgütlenme potansiyelini ön plana çıkartmıştır. ABD’de, Yahudi toplumunun küresel, ulusal ve eyalet çapındaki Yahudi Kongreleri, Yardım Kuruluşları ve dinî örgütlenmeleri Amerikan toplumunun Yahudilere karşı hoşgörü göstermesini dikte ederken, böylece Amerikan toplumunun şekillendirilmesinin de önü açılmıştır.

4. Sonuç

İsrail’i, ABD için ‘vazgeçilmez’ kılan hususun; öncelikle ABD’deki Yahudi lobiciliğinin ve zenginleşmiş Yahudi aileler önderliğinde örgütlenmiş Yahudi toplumunun, asırlardan bu yana hâkim olan ‘baskı altına alınmış olma psikolojisi’ ile ilintili olduğu, bu çerçevede ‘dağınıklığı giderme ve birlik olma güdüsüyle’ hareket edilmesine bağlanabilir. İki bin senelik bir dinî koşullanmışlığın sonucu olarak, Yahudilerin zenginleşmeye paralel olarak, ABD’nin kritik siyasi, askerî ekonomik ve kültürel noktalarında hüküm sürdükleri anlaşılmaktadır. Doğal olarak böyle bir nüfuz, ‘İsrail için ABD’ şeklinde stratejiyi mümkün kılmakta; Protestanlığın doğal sonucu olarak da ortak noktada buluşan Evangelist ve Yahudi inanç sistemleri birbirlerini ama özellikle İsrail’i beslemektedir. Bahse konu Yahudi etkinliği ile Protestan koşullanmışlığı ABD’yi, Orta Doğu’da, İsrail’e koşulsuz destek sağlamaya itmekte, bu doğrultuda ABD çıkarları için yapılan girişimlerin aslında ABD’deki Yahudi çıkarları için yapıldığını göstermektedir. Öte yandan ABD’deki Yahudi örgütlenmesi İsrail’i, Orta Doğu’nun vazgeçilmezi şeklinde sunmakta, ancak aslında teolojik boyutu olan bir arzunun gerçekleştirilmesine hizmet etmektedir.

Cevap Yazın