Trump Sonrası Demokrasi Eğitimi

Batılıların, Halide Edip Adıvar’ın İzmir’in işgal günlerinde işgalci askerlerin de içinde bulunduğu topluluğa hitaben yaptığı konuşmadaki üstü örtülü iletisine tekrar kulak vermeleri gerekir:
“Eğer eğitim, insana insan olmayı öğretemiyorsa, boşuna olmuş demektir.”

Son günlerde Batılı devletlerin, özellikle de Almanya ile Hollanda’nın, Türkleri ve Müslümanları hedef alan, aynı zamanda da Myanmar’daki Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırımı görmezden gelen tavırları dikkatlerden kaçmamaktadır. 11 Eylül 2001 sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyada başlattığı korku siyaseti, Batılı ülkeler eliyle giderek artan biçimde Müslüman ve Türk karşıtı nefret siyaseti üzerinden yürümektedir. Orta Doğu coğrafyasına ve insanlarına karşı reva görülen insanlık-dışı uygulamalar, Neron devrini aratmamaktadır. Aynı zamanda bu tavırla Orta Çağ döneminin paradigmalarından beslenen uluslararası bir siyasetin de tekrar inşa edildiğini görüyoruz.

Silâh ticaretini globalleşmenin merkezine taşıyan Avrupa-merkezli bu ırkçı politikalar, Batı Avrupa ve ABD’nin yeni savaş alanları açabileceklerine dair ciddi kaygılar uyandırmaktadır. Bu kâr edinme hazzını doyurabilecek türden savaşlar çıkarma istekleri de kendi ülkelerini dünyanın merkezi olarak görme sanrısına dayalı bir “öteki üretme” süreci işletilerek meşrulaştırılmaktadır. Bu süreci, Türk ve Müslümanlardan duydukları korku ve dolayısıyla onları dışlamayı rasyonalize eden çıkarcı politikalar üzerinden yürütmeleri ise şimdiye kadar maskeledikleri Orta Çağ zihniyetini artık iyiden iyiye açığa çıkarmıştır.

Türkiye, coğrafi konumu dışında da Batılıdır. Ancak bu konum, Batıcı olmayı reddeden söylemsel bir konumdur. İşte tam da bu noktada Batılı ülkelere, Türkiye’den bir kez daha sesleniyoruz: Eğer uyguladığınız eğitim sistemleri, düşünmeyi reddeden, materyalist çıkarların kölesi olan ve bundan da hiç rahatsızlık duymayan düşünce biçimlerini şekillendiriyorsa, bu eğitim sistemini radikal bir biçimde değiştirin ve uygar insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir modele dönüştürün. Dönüştürün ki bütün dünya insanlarını, bu tehlikeli zihinsel körlükten kurtarmak mümkün olsun! Bunu yaparken, Halide Edip Adıvar’ın İzmir’in işgal günlerinde işgalci askerlerin de içinde bulunduğu topluluğa hitaben yaptığı konuşmadaki üstü örtülü iletisine de tekrar kulak vermeleri gerekir: “Eğer eğitim, insana insan olmayı öğretemiyorsa, boşuna olmuş demektir.”

“Biraz Daha Merhamet”

Son dönemlerde, 21. yüzyılın başlarında olduğumuz inancını giderek yitirmek, bizleri içten içe yiyip bitiriyor. Televizyon haberlerinde en sık rastladığımız görüntü, Türkleri köpeklerine ısırtan Batı Avrupa devlet güçlerinin yanı sıra Halep’ten Şam’a, Gazze’den Arakan’a uzanan katliamlar coğrafyasında fotoğraf karelerinde beliren içi boş, harap olmuş evler, arabalar arasında bir de boş çocuk ayakkabıları… Sahipleri ise çoğu kez, belki de oynarken katledilen çocuklar: Büyüme olanağı bulamadan, aramızdan ayrılanların ayakkabılarına sığacak bir ayakları yok artık! Öyle sanıyorum ki bu “boşlukların” fotoğraflarını görmenin bizi hüzünlendirmenin yanı sıra olayların görünmeyen yüzünü (imâ edilen bir cesedin aslında bir insan hayatı olduğunu) düşünmemizi ve “görmemizi” sağlama gibi bir etkisi de var. Batı-merkezli haber sınırlarını zorlayan, bize, bizi (3. Dünya ülkesi insanlarını ve yaşadıklarını) unutturmak isteyen devletlerin, bu çabalarını boşa çıkaran bir gerçek-dışı algı.

Peki, bu “boş ayakkabılara” bakan insanlar olarak biz neredeyiz? Onlar boşalana kadar bütün dünyanın insanları tam olarak neredeydi? Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bir yazısında Goethe’den uyarlayarak dile getirdiği gibi, “biraz daha merhamet” şeklinde bizi kahreden bu görüntüleri kanıksamamak ve en temel insanî duygulara geri dönmek gerekiyor. Temennimiz odur ki dünyayı biraz daha insanca paylaşmaya gayret gösteren, diğer bir deyişle demokrasi eğitimine tam olarak sahip çıkan Batılı devletler çoğalabilsin!

Küresel iktidar, medyanın neyi göstermesi gerektiğini iyi (!) yönetiyor. Çünkü artık kendi bomba haber düzeneğini kurdu bir kere. ABD başkanlık yarışında, devlet başkanı adayı Hillary Clinton’ı finanse edenlerden birisinin Fetullahçı terör örgütü olduğu bir dünyada, biz akademisyen ve öğretmenler olarak, genel anlamda eğitimin, ciddi bir farkındalık bilinci yaratacağını genç kuşaklara nasıl anlatabiliriz?

Donald Trump gibi neredeyse her söylediği sözü finanse edecek güçte zengin, okumuş cahillerin nemalandığı bir Batı ülkesi, bizdeki darbe girişimini sadece lânetlemekte değil de aynı zamanda “görmekte” zorlanırsa, belki de okumuş cahillerin algı operasyonlarının gerçekleri bulanık ve tanınmaz hale getirmesinin, Batı medyasının bir tür başarı öyküsü olarak yansıttığını anlamak o kadar da zor bir iş değildir. Batı ülkeleri ve özellikle de ABD, sömürdükleri ülkelerin enerji ve doğal kaynaklarının “diktatörce” yönetimi ile gurur duyarak yaşamaya tam da alışmışken, 15 Temmuz kalkışmasında Türkiye’deki başarısız katliam ve soykırım girişimi ile hüsrana uğramıştır. Aslında bu tahakküm hareketleri, dünyanın pek çok yerinde, çarpıcı bir biçimde Batı ülkeleri lehine meyvesini vermeye devam etmektedir.

Unutmayalım ki ABD’nin savunduğu demokratik değerler, Orta Doğu ülkeleri söz konusu olduğunda istenen toplumsal değişim, tam bir paradoks içerisindedir ve sözde demokratik hedefler ve politikalar “totaliter” stratejiler aracılığıyla empoze edilmektedir. Böylece de bu bölgede kendi “oryantalist” düşlerine uygun bir toplumsal değişimi üstü örtülü bir biçimde diplomasi yoluyla değil de askerî müdahalelerle desteklemeye devam etmektedirler.

Modernitenin de Gerisine Gitmek

İnsanî değerlerin PYD savunucusu Clintonlaştırılmasını alkışlayan Amerikalı seçmenler, aynı değerlerin demokratik seçimler sonucunda Donald Trumplaştırılmasına karşı çıkıp sokaklara dökülmeye de alkış tutarken, artık bir an olsun durup neye alkış tuttuklarını bir kez daha düşünmek zorundalar. Irk ve cinsiyet ayrımcılığı ile İslamfobiyi de savunan, sadece Amerikan Düşü ideolojisini temsil ettiği için “daha da zengin olma” düşlerini destekleyen vatandaşların, gerçek anlamda demokratik bir toplum olmayı, kendileri için istedikleri türden bir demokrasiyi, sömürdükleri ülkeler için de istemeyi öğrenmeye çok büyük bir gereksinim var. Trump’ı destekleyen ve onun temsil ettiği Yeni Dünya Düzeni değerlerini, ABD’nin iyi bir toplum olmasına yatırım olarak gören seçmenlerin de hangi türden bir değişimi istediklerini sorgulamaları şarttır. Özellikle de kendi toplumlarındaki bu çeşit “değişime” aslında “değişmeme” isteğinin, yani katılımcı demokrasinin işlerlik kazanmasını bloke etme hareketinin bedelinin, bizim gibi ilerlediği halde 3. Dünya ülkesi etiketi ile geleceğinin mühürlenmesi anlamına geldiğini kavramaları gerekmektedir.

Unutmamalıyız ki globalleşen dünyada bir “Süper Güç” hegemonyası altında yaşayan ve komuta zincirinde en alt tabakayı “işgal” eden bizler için bu, modernitenin de gerisine gitmeyi vaat eden bir “gericilik” anlamına gelmektedir. Göçmenleri insan saymayan sert çıkışları da gösteriyor ki Trump artık, Türkiye gibi bir müttefikin karşısında değil de yanında olmanın, ABD’nin kendi geleceğini Fetö’cü olmayan bir düşünce yapısı çerçevesinde tasarlamanın yararlarını görmek ve kavramak zorundadır. Artık savunduğu ayrımcı yaklaşımlar yerine Batı-tipi demokrasilerin işlerliğine kavuşabilmesi için Orta Doğu ülkelerinin, kadınların, siyahların ve Müslümanların olduğu yeni bir dünya talebinde bulunmaya alışmalı, yani böyle bir dünyada da darbeler ve terör örgütleriyle yönetilmeyi reddeden bir Türkiye’nin var olduğu gerçeğini kabullenmesi gerekmektedir. Amerika’nın bu “yeni” seçilen devlet başkanı bunu yaparken de bizim gibi ülkelerin insanları hakkında kullandığı sözcükleri dikkatle seçmeyi, diğer bir deyişle anadili olan İngilizceyi, köprüleri yıkmak için bir silâh olarak değil de insanlarla yapıcı bir iletişim kurmak için kullanması gerektiği konusunda, kendi ülkesinde radikal toplumsal ve siyasal değişim ve dönüşümü destekleyen ilerici eğitimcilerden öğrenmeye açık olmak durumundadır.

Sadece bu ülkelerde değil, bütün dünyada, birbirimize darbe planı yapmadan (birbirimizi darp etmeden) birlikte insanca yaşamanın bir yolunu bulmamız gerekiyor. İnsanî değerler var olduğu sürece, demokratik değerleri içselleştirmiş, şiddet yerine diyaloga önem veren stratejiler kullanan, birbiriyle sözel ifadelerle iletişim kurmaktan hiç çekinmeyen bir toplum ya da toplumlar olarak huzur içinde yaşamak mümkündür. Unutmayalım ki dünyayı her an değiştiren biz eğitimcileriz. Kendi ellerimizle, kendi düşüncelerimizle, kendi gözlerimizle. Her ders saatinde binlerce etkileşim ağının içerisine giriyor ve 50 dakika sonra çıkıyoruz. Yepyeni bizler olarak aslında eğitimci kimliklerimizle öğrencilerle el ele (onlara rağmen değil) her an dünyayı değiştiriyoruz. Sözcükler bazen bizi biz yapar, bazen de bizi yüreğimizden vurur, bir kurşun yarası gibi ağır. Sözcükler insanı incitir, çünkü buna sebep olanlar yine bizleriz. Bazen sözcükleri onlara esin veren insanlardan daha çok severiz. Sonra onların ardındaki gerçekleri, deneyimleri, birikimleri ve hayatı elimizin tersiyle bir kenara iteriz, hatta unuturuz. Öylesine unuturuz ki sözcüklerin içinde kayboluruz, demokrasi ve özgürlük gibi kavramların içinin hangi devlet tarafından bize rağmen boşaltıldığının ve hatta giderek ülkemiz üzerinde oynanan ikircikli oyunların üzerinde bile düşünemeyecek kadar yıpranırız. Gerçeğin yerini almalarına izin veririz, çünkü öyle olduklarını düşünmek işimize gelir. Sözcükler, bizim dışımızda hayat bulmuşlardır, artık. Bizlere rağmen, bizim için yaşarlar. En tehlikelisi de yine bizlerle birlikte. Belki de terör ve darbelerin olmadığı bir dünya için çalışmasını beklediğimiz, dünyanın bütün Donald Trump’larıyla birlikte.

Cevap Yazın