Ölü İdealler Derneği

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu’ndan çekildiğini ilan eden ABD’nin başlıca gerekçelerinden biri İsrail’in işgal, illegal yerleşimler ve sivil katletmeye dayalı insanlık dışı politikalarının sık sık komisyon gündemine gelmesi ve eleştiri konusu yapılmasıydı. İnsan hakları, artık sahiplerinin gözünde de ölü bir idealdir.

Hiçbir Kutsalı Olmayanların İktidarı

Bu, modern zamanların en dramatik hikâyesi. İçinde sadece doyumsuz ve sinsi kapitalistler, işbirlikçi kompradorlar yok; bir zamanların ateşli solcuları, hızlı İslamcıları da var. Büyük anlatıların, kuramların, deklarasyonların çöküşü var.

Hikâyenin başlangıcı olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni alalım. İçinde bulunduğumuz 2018 yılında 70. yıldönümü kutlanacak olan Bildirge, dünya üzerinde tanınmışlık bakımından edebiyatın büyük klasikleriyle yarışacak bir konumda. Muhtemelen çevrilmediği ulusal dil yoktur. Bildirgenin giriş bölümünde, her insanın doğasında bulunan onuru ve kişilerin eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın, dünya üzerinde özgürlük, adalet ve barış açısından vazgeçilmez önemde olduğu belirtilir. Bildirgeye göre insanlar, akıl ve vicdan sahibi varlıklar olarak birbirlerine “kardeşlik ruhu” içinde davranmalıdır. Irk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, ulusal köken… bakımından ayrımcılığa uğramaksızın herkesin hayat, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı vardır; hiç kimse köle durumunda tutulamaz; işkenceye ve insanlık dışı, zalimce cezalandırmaya tâbi kılınamaz.

1960’larda imzaya açılıp 1970’lerde yürürlüğe giren Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi, Bildirge’ye ilişkin kapitalist ve sosyalist dünyalardaki yorum farkını ortaya koydu. İlkini ABD ve Batı Bloku, ikincisini Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku sahiplenirken her iki kesim bir anlamda, günahlarını kuramsal olarak, kağıt üzerinde dahi gizlemeye ihtiyaç duymadı. İkiz sözleşmeler bir bakıma materyalizmin kapitalist ve sosyalist ekolleri arasındaki ihtilafı belirginleştirdi.

Evrensel Bildirge, burada listelenen hak ve özgürlükleri ihlal eden hükümetler üzerinde ahlaki bir baskı kurulmasını sağlayacak bir değerler çerçevesi sağlamaktan öte bir işlev görmedi. Makyavelizmi siyasetin temeline yerleştirmiş yönetimleri dizginleme imkân ve vasıtalarından yoksundu. Atom bombasını İkinci Dünya Savaşı’na yetiştirmek için çabalayan, teslim olmak üzere olan bir Japonya’nın sivil halkı üzerinde deneyen kişilerce hazırlanmıştı Evrensel Bildirge. Yüzyıllara yayılan bir sömürgeci ve emperyalist gelenekten böyle aniden vazgeçebilir miydi Batılılar? Kalplerinde ne değişmişti? Düne kadar katledip sömürdükleri, insan-altı varlıklar olarak gördükleri başka halkları niçin kendileriyle eşit insan saymalıydılar? Kalplerinde, imanlarında ne değişmişti? Değişiklik sadece Dünya Savaşı esnasında yaşanan yıkımı izah çabasında ve omuz omuza savaştıkları sömürge askerlerine yönelik bağımsızlık vaatlerinde yaşanmıştı.

Hiçbir kutsalları yoktu. Bu yüzden Evrensel Bildirge hiçbir zaman inandırıcı ve bağlayıcı olmadı. İsrail’in kuruluşu ve bu süreçte yaşanan Deyr Yasin gibi katliamlar, Keşmir halkına vaat edilen referandumun bir türlü gerçekleştirilmemesi sonucu ortaya çıkan dram, Afrika’da iç savaşlar, soykırım hareketleri, açlık ve sefalet, Latin Amerika’da askeri darbeler, işkence altında ölüm vakaları, gözaltında kayıplar, yargısız infazlar, Uzak Doğu’da Vietnam halkının cephe gerisinde katledilmesi, “Portakal Sarısı Madde” ile topraklarının zehirlenmesi, Afganistan’da önce Sovyet, sonra Amerikan işgali, yakın geçmişte Irak ve Suriye’den Libya’ya kadar İslam beldelerinin Balkanlaştırılması ve tahribi… BM İnsan Hakları Komisyonu’ndan çekildiğini ilan eden ABD’nin başlıca gerekçelerinden biri İsrail’in işgal, illegal yerleşimler ve sivil katletmeye dayalı insanlık dışı politikalarının sık sık komisyon gündemine gelmesi ve eleştiri konusu yapılmasıydı. İnsan hakları, artık sahiplerinin gözünde de ölü bir idealdir.

Batıcı Muhaliflerin Batılı Şirketlerce İstismarı

Küresel sistemin iktidar odakları ve elitleri kendi insanlarına karşı da aynı ilkesiz ve merhametsiz tutumu gösterebilmiştir. İsveç merkezli mobilya şirketi Ikea, Doğu Almanya’daki fabrikalarında 1970’lerde ve 80’lerde siyasal mahkumları zorla çalıştırdığının ortaya çıkması üzerine 2012 yılında özür dilediğini açıkladı. Uluslararası denetim ve danışmanlık firması Ernst & Young denetçileri tarafından hazırlanan ve 2012 yılında açıklanan bir rapor başka pek çok Batılı şirketin Doğu Almanya’daki mahkum çalışma kamplarında ucuz iş gücünden yararlanarak üretim yaptığını ortaya koydu.

Konuyla ilgili “Batı İçin Doğu Ürünleri” adıyla bir TV belgeseli hazırlayan gazeteci Anne Worst’ın araştırmasına göre, kozmetik ve ayakkabıdan tekstil ve mobilyaya, kimyasal maddeler ve petrol ürünlerinden pil ve beyaz eşyaya kadar çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren 6.000 civarında Batılı şirket, bu sistemden yararlandı. (Ikea’nın yanı sıra Siemens, Aldi, Krupp, Mannesmann, Linde, Beiersdorf, Varta, Underberg, Quelle, Neckermann, Salamender bu şirketler arasındaydı.) Batı yanlısı oldukları için tutuklanan, mahkum edilen siyasal muhalifler, Doğu Bloku’nun sosyalist yöneticilerinin işbirliğiyle Batılı şirketler tarafından emek sömürüsüne maruz bırakılmıştı. Bugün Batı Avrupa’da ve ABD’de modern köleler olarak tutulan on binlerce göçmen işçi var. Seyahat belgelerine el konulmuş veya işverene bağlı vize sistemi nedeniyle tutsak duruma düşürülmüş bu insanlar, çok düşük ücretle tarımdan hazır giyim endüstrisine kadar pek çok sektörde ağır şartlar altında çalıştırılıyor. İngiltere, 2015 yılında “Modern Kölelik” başlığını taşıyan bir yasa çıkararak bu konudaki ayıbını gizleme yönünde önemli bir adım attı. 19. yüzyıl başlarında Fransa’nın Karayipler’deki şeker üretimini baltalamak için önce köle ticaretine son verip daha sonra kölelik kurumunu ilga eden, bu esnada köle ticaretini önleme bahanesiyle donanmasını Osmanlı karasuları dahil dünyanın dört bir yanında devriye görevine çıkaran, fakat öte yandan sömürgelerdeki ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak için “sözleşmeli göçmen işçi” statüsünü icat eden de aynı İngiltere’ydi.

Bir İstihdam Kapısı Olarak Fuhuş

BM teşkilatının resmi kuruluşu olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 1998 yılında fuhuş konulu bir rapor yayımladı. Lin Lean Lim tarafından kaleme alınan ve “Seks Sektörü: Güneydoğu Asya’da Fuhşun Ekonomik ve Sosyal Temelleri” başlığını taşıyan rapor, ücretli fuhşu meşrulaştırma çabalarına akademik düzeyde bir katkı niteliğindeydi. Çalışmanın editörü Bayan Lim, ILO bünyesinde “Kadınlar için Daha Çok ve Daha İyi İşler Uluslararası Programı”nın yöneticisiydi.

Güneydoğu Asya ülkelerinde mali ve ekonomik krizin yaşandığı, kadınların fuhuş şebekelerine daha kolay av haline geldiği bir dönemde ILO’nun raporu, hükümetlere fuhşu meşru bir iş kolu olarak tanımalarını ve dolayısıyla fuhuş sektöründen gelecek kârlarla ekonomilerini sağlamlaştırmalarını tavsiye etti. Bir yandan fuhuş batağına saplanmış kadınların geliri vergilendirilecek diğer yandan “seks işçisi” adı altında meşru bir iş kolunda istihdam edilmiş gibi gösterilmeleri suretiyle işsizlik oranlarının daha düşük çıkması sağlanacaktı.

ILO raporunu hazırlayanların temel argümanı şöyleydi: Fahişelik esas itibariyle ekonomik bir faaliyettir.

Raporda şu ifadelere yer verildi: “Çıplak gerçek şudur ki seks sektörü, ulusal ekonomilere ve uluslararası ekonomiye iyice yerleşmiş bir ‘büyük iş’tir… Özellikle hacim ve önemi dikkate alındığında resmi duruş, ihmal etme veya tanımama şeklinde olamaz.”

ILO’ya hâkim mantığa göre bir şey çok kârlı ise ne kadar kirli veya karanlık bir faaliyet türü olursa olsun meşru sayılmalıdır. Örgütün araştırmacıları ve yazarları bu şekilde ekonomik yararlılığı her türlü insani ve ahlâki mülahazanın üstünde tutmuş, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın nihai kriteri haline getirmiş olmaktadır. Fuhşu kurumsallaştırma çabası içinde insanlığın yarısını piyasada alınıp satılabilecek eşyalara indirgeme, daha doğrusu bu yöndeki süreci takviye etme yönünde güçlü bir hamle gerçekleştirmişlerdir.

Bu bakımdan rapordaki bakış açısı aslında BM teşkilatının insan hakları ve kadın-erkek eşitliği idealine de aykırıdır. Kadınlara “cinsel hizmet” sunma rolünü biçmekte ve erkeklere, kadın bedeni üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı tanımakta, bunu gerçekleştirme imkân ve yeteneğine sahip olduğunu bildirmektedir. Bir BM teşkilatı olarak ILO, BM’nin ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni tekzip edebilmektedir.

Kutsalı Olanların Davası

Kurulu düzeni ayakta tutan mitlerden bir tanesi, mevcut durumun ezeli ve ebedi olduğuna dair oluşturduğu yanılsama ve bu yanılsamanın zihinlerimize işlenmiş olmasıdır. Batı’dan yayılan demokrasi ve insan hakları ışığı tarih öncesi çağlardan beri (yüzyıllardır) dünyayı aydınlatmaktadır ve aydınlatmaya devam edecektir. Birinci dünya halkları dışında kalanlar için bu aydınlık (!) Hiroşima ve Nagazaki sakinlerinin maruz kaldığı türden oldu. Dresden sakinleri, Hanoi sakinleri, Gazzeliler, Doğu Gutalılar… farklı zamanlarda benzer şekilde aydınlatıldı (!).

Batılının bir zamanlar uygarlığı yayma misyonu gibi (Rudyard Kipling’i ve Beyaz Adamın Yükü’nü hatırlayalım) demokrasi ve insan hakları iddiasını ciddiye alan halklar, askeri darbeden ambargoya kadar farklı yöntemlerle cezalandırıldı. Şili’de 1973’te sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende’yi deviren darbe, 2012’de Mısır’da Muhammed Mursi yönetimine karşı tekrarlandı. 2000’li yıllarda demokratik seçimlerde Hamas hareketini tercih eden Gazze halkı, İsrail’in kuşatmasına ilave olarak ABD ve Batı Avrupalı güçlerce ambargoyla cezalandırıldı. Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarını devirmeye yönelik açıktan (15 Temmuz askeri darbe girişimi) veya gizli müdahaleler halen devam eden bir süreçtir.

Küresel sisteme kuvvet veren bir diğer unsur, bilgi kaynakları, bilgiyi elde etme ve yorumlama yöntemleri bakımından güçlü bir geleneğe sahip oluşudur. Bu bakımdan geldiği noktayı hafife almak yanlış olur. Bilginin tahakküm aracı olarak kullanılması meselesi, enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetten modernitenin nasıl devam ettirileceğine kadar bir dizi temel konu etrafında en köklü üniversitelerde en cevval beyinlerce kim bilir kaç tane tez çalışmasına
konu edilmiştir ve edilmeye devam etmektedir.

Dünya üzerinde sisteme muhalif sol hareketlerin Sovyetlerle birlikte çökmesi gerçekten üzücü bir gelişmedir. Bunun etkilerini Avrupa’da ve hatta İsrail’de vicdanın sesinin daha fazla kısılması biçiminde yaşamaktayız. Sovyetlerin ülke içinde muhalifleri sindirme, eleştiri ve tartışmaya kapıları kapama, ülke dışında askeri işgal, sivil katliamı ve zulüm politikalarına rağmen bu yönetimle kader birliği içine girmek dünya solunun ölümcül hatası oldu. Stalinizmin korkunç icraatlarına göz yumulurken insanlığın sorunlarına çözüm üretme yeteneği köreldi. Materyalist bakış açısı, çoğu vakada kapitalist ve liberal entelijansiyanın ürettiği kavram ve izah biçimlerine teslim olmayı kolaylaştırdı. Bugün kendisini solcu olarak tanımlayan sendika yöneticilerinden kaç tanesi ILO’nun fuhuş ve istihdam arasında kurduğu bağa itiraz edebilir? Kaç tanesi “seks işçisi” adlandırmasını, kadınlara yönelik cinsel istismarı gizlemek için icat edilmiş bir niteleme olarak reddedebilir? Daha ziyade modern dünyadan kopmamak adına, dinî/İslamî gelenekle yakın gözükmemek adına, kadın tâcirlerinin takdirle karşıladığı resmi tutumu benimser, hiçbir insani duyarlılığı olmayan bu çetelere cesaret ve meşruiyet kazandırır, onlarla aynı safta görünmekten rahatsızlık duymaz; esasen bunun farkında da değildir. Evrensel Bildirge’nin giriş bölümünde yer alan, her insanın “doğasında bulunan onur” (inherent dignity) kavramı ile bir kadını ticari ve cinsel nesne durumuna indirgemenin nasıl bağdaşabileceğini sorgulayamaz. Bu yüzden sol hareketler Amerikalı üstatlarının izinde -tabiri caizse- ölü idealler derneğinin en yeni üyeleri durumuna gelmiştir. Müslüman bu sorgulamayı yapmak zorunda, eğer derneğin son üyeleri olarak tarih yapanlar/yapma potansiyeli olanlar kategorisinden büsbütün dışlanmak istemiyorsa. Kutsalı olanlar, yeryüzünün ıslahı için büyük sorumluluklar üstlenmek zorunda. Lakin öncelikle kendi varoluşunu, evren içindeki ve Tanrı karşısındaki konumunu, hayatın anlam ve gayesini teyit etmek gerekir.

Pratik düzeyde şu sorudan başlanabilir: Müslümanlar olarak alâmet-i farikamız nedir? Mesela suç oranları dikkat çekici biçimde düşük bir toplum örneği ortaya koyabiliyor muyuz? Bir yabancı, Müslümanlara ait bir beldeye geldiğini, ortama hâkim olan güven ve emniyet duygusundan, düzen ve tertipten, güler yüzlü insanların sıcak, samimi, dürüst tavır ve davranışlarından, cadde ve kaldırımlarındaki bakım ve temizlikten anlayabiliyor mu?

İstanbul’da kış mevsiminin karlı fırtınalı günlerinde sokaklardan evsizlerin toplanıp spor salonlarında barındırılmasını müjdeli bir haber olarak takdim eden, belediyecilik adına büyük bir başarı olarak öven, fakat Müslüman bir toplumda evsizlerin nasıl var olabildiğini sorgulamayan gazetemiz… “Kabirde yakmayan kefen” satan hocaefendi… Yoksullara pahalı bir cipin aynasından bakan yeni zengin dindar… kime, İslam’ın hangi mesajını verebilir? Dünün ikna odacısı ve engizitörü, bugünün ağaçsever ve çevrecisi eski düzenin bağlılarına çevre duyarlılığı üzerinden prestij kazandırmak kimin ayıbıdır? Cenab-ı Allah’ın emanetini öncelikle Müslüman’ın sahiplenmesi gerekmez mi?
Kendi geleneğinden yola çıkarak kavram ve değerler önermesi beklenen ancak şöhret ve maddi imkânların cazibesine kapılıp sisteme teslim olmuş, sistemin putlarını yüceltecek kadar sığlaşmış entelektüel, hangi zorlu ve uzun soluklu mücadeleyi göğüsleyebilir? Halk düşmanı televizyoncuyu, merhum Necmettin Erbakan’ın adını taşıyan bir vakfın çatısı altında taltif eden siyasetçi, küresel boyutlarda icra edilen bir Makyavelizme nasıl itiraz edebilir?

Kapitalist şeytanlara ilk taşı, kutsalı olup günahı olmayanlar atmalı.

Cevap Yazın