Kutuplaşma Değil, İnşa İhtiyacı

Bugün her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır.

Yapıp eylediklerimizle ideallerimiz arasındaki mesafenin açılmasını siyasetin gerçeklerine bağlamak, neredeyse kanıksadığımız bir alışkanlık haline geldi. Siyasal akıl, idealleri belki ötelemiyor ama ideallerin bağlayıcılığına karşılık iktidarın devamlılığını her şeyden daha önemli bir mesele haline getirmesiyle kendi içinde muhtemelen derin bir evrilme süreci yaşıyor. Aynı zamanda hepimiz açısından öğretici olabilecek bir tecrübeyi de beraberinde taşıyor. Ancak siyasal aklın gerek ferdi gerekse sosyal mahiyette ontolojik gerçeklik üzerinde hiçbir tesirinin olmadığını iddia etmek, hakikate mugayirdir. Farkında olsak da olmasak da siyasal akıl, ontolojik temayülleri yeniden biçimlendirici bir faktör olarak etkilerini gösteriyor. Bilhassa kitle dediğimiz varlığın etkiye son derece açık oluşu, ontolojik hassasiyetlerin siyasal isterler doğrultusunda kanalize edilmesini yeterince kolaylaştırıyor. Sadece kitle değil, politika yapıcılar ve kanaat önderleri de elbette siyasal aklın yaşadığı evrilmeden nasiplerini alacaktır. Almadığını söyleyebilmemiz için çok somut, çok net veriler gerekiyor, lakin bunlar retorik ve arızi şeyler olmamak zorunda.

Belki de iktidar aklındaki değişmeden söz ederken yanılıyoruz, belki de İslami hassasiyetleri Türk sağından ayrıştırma temelli yaklaşımımızın, -iktidar partisi özelinde- nesnel bir karşılığı söz konusu değil. Siyasal aklın başından beri ideolojiyle demokratik kitle siyasetini birbirinden ayırarak nihayetinde sosyoloji odaklı, popülist bir tarz-ı siyasetten yana olduğu düşünülebilir. Bu çerçevede, vesayetçi yapının ortadan kaldırılması ne kadar popülist siyasetin bir gereğiyse, çoğunluğun kültürel ve siyasal hassasiyetleri doğrultusunda bir politikayı inşa etmek de o kadar popülist bir tutum olarak değerlendirilebilir. Sosyoloji, siyaseti önünde sonunda kendi tabii mecrasına sevk ediyor denebilir. Bu açıdan tarihin tekerrür ettiğini söylemek hiç yanlış olmaz. Demokrat Parti döneminde Vatan Cephesi adıyla oluşan muhafazakâr-milliyetçi blok, 1970’li yılların ikinci yarısında Milliyetçi Cephe hükümeti olarak tezahür ettiydi. 15 Temmuz sonrasında ise Yenikapı Ruhu olarak ortaya çıktı. Cumhur İttifakı da bunun mevcut konjonktürdeki bir devamından başka bir şey değil. Dolayısıyla siyaset, topluma zihinsel irtifa kazandıracak derin açılımlar yapmaktaki kararsızlığını sürdürüyor.

Popülizmi, sağ siyasetin ayırt edici özelliklerinden biri olarak tespit etmek mümkün. Sosyolojik realitenin halkçılık kisvesine büründürülmesi ise sağ siyaseti iyiden iyiye banallaştıran sebeplerden biri. Buradan bakıldığında sağ siyasetin, halkçı retoriği belli çıkar çevrelerinin inisiyatifi doğrultusunda kullandığı, dahası muhafazakârlığın cenderesinde bir kişiliksizleşmeye maruz kaldığı görülür. Sosyolojik realitenin dikte ettiği pragmatik refleksler, sağ siyaseti neredeyse bütünüyle karakterize eder. Diğer taraftan, sosyolojiye verilen bu değer, popülizmden kaynaklanmış olabileceği gibi, iktidar aklının bir sonucu da olabilir. Aradaki fark, popülizmin sağ siyasette belli bir kendiliği ve ideolojik müşterekliği içermesine karşılık, iktidar aklının tamamen çıkar odaklı hareket edişidir. Dahası iktidar aklı/arzusu, sağ siyaseti olduğu kadar sol siyaseti de manipüle etmekte fakat solda bu, kendisini bütün çıplaklığıyla popülizm şeklinde ortaya koymaktadır. Bu itibarla sağ siyasetteki iktidar aklının ifşası –popülist göstergeler üzerinden– görece daha zor hale gelmektedir.

İktidar Aklıyla Değerler Siyaseti Arasında

Popülizmin iktidar aklıyla perçinlendiği veya motive edildiği yerde siyasetin çok daha başka bir noktaya doğru evrildiğini öngörmek o kadar zor olmamalı. Başkanlık sisteminin, Türk siyasetini nasıl bir yola doğru sokacağı bu açıdan fazla bir muamma sayılmaz. Bunun emarelerini yavaş yavaş görüyoruz. Popülizm bundan böyle siyasetin üzerinde çok daha baskın bir unsur olacak; bu son derece aşikâr. İktidar aklının ise siyaseti giderek daha fazla manipüle etme gücüne sahip olacağı bellidir. Bu da diyalogdan ziyade ittifakların siyasete yön vermeye başladığı sistemsel bir dönüşümü beraberinde getiriyor. Sosyolojinin (toplumsalın) yükselişi böylece yeni bir ivme kazanacak, ideoloji, ahlak ve hakikat giderek daha marjinalize olacaktır. “İdeolojilerin sonu”ndan dem vuran tez, anlaşılan o ki hakikatini artık daha fazla hissettirmeye başlamıştır.

Popülizm olgusunu siyasi planda, toplumsalın yükselişiyle simetrik bir gelişme diye kabul etmek mümkün. Demokrasiler toplumsalın, dolayısıyla kitle ruhunun güç kazandığı rejimlerdir. Buna bağlı olarak popülizmi buyur edici bir siyasallaşmaya elverişli zemin hazırlarlar. Fakat yine de popülist dinamiklerin siyasallaşmasını temin edecek bir dile ve kimlik tanımlamasına ihtiyaç vardır. Bu yüzden medya gücünü arkasına almamış popülist bir siyasetin başarı şansı hemen hemen yoktur. Popülist siyaset, güçlü bir medya ağına muhtaçtır, zira toplumsalı kendi akışına bırakmamak zorundadır. İdeolojik hassasiyetten nispeten azade bir nitelik taşıyan toplumsal unsurlar (muhafazakâr, milliyetçi kitle), aynı zamanda medya etkisine ve manipülasyonlara en açık kitledir. Bilgi ve eleştirel düşünceden ziyade psikolojik saiklerle hareket etmeye eğilimlidir. Gerçi aynı eğilim ideolojik gruplar için de geçerlidir, “sürü psikolojisi” orada da etkili bir şekilde kullanılmakta, yer yer daha tahripkâr bile olabilmektedir. Faşizm Almanyası, ideolojik sürüleştirmenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Dinin de aynı şekilde ideolojilerin yerine ikame edilebileceğini gayet iyi biliyoruz. Nitekim dini-ideolojik sürüleştirme olmasa FETÖ diye bir yapı olamazdı. Mankurtlaşma tam da öylesi sürü psikolojisinden kaynaklanan bir aptallaşma biçimidir. Sadece insanları, grupları, cemaatleri değil, bazı zaman bütün bir toplumu vakum gibi içine alabiliyor. George Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği romanında bunun müthiş bir alegorisini görürüz.

Ateşle Oynamak

Popülist siyaset bilindiği gibi sıradanlıktan beslenir; avamın değerleri üzerinden bir iktidar gücü devşirmek ister. Daha hüsnü niyetle diyecek olursak, avamı iktidarın ruhu, sembolü ve teminatı olacak konuma getirir. Fakat ona aynı zamanda muteber bir dil ve kimlik kazandırma ihtiyacı duyar.

Millet kavramı, muhafazakâr içeriği sebebiyle popülist siyasetin belki de en kullanışlı enstrümanlarından biridir. Milli ruhu okşayarak toplumsalı siyasallaştırmak her zaman değilse bile, çoğu zaman işe yarar bir yöntemdir. Bunun üzerinden siyaseti dizayn etmenin nispeten daha kolay ve makbul olduğu görülür. Bilhassa muhafazakâr-sağ sosyolojinin hakim olduğu ortamlarda bu durum tartışmasız şekilde böyledir. Oysa burada büyük ihtimalle millet kavramının dejenerasyonu söz konusu olmaktadır. Zira popülist siyasetin en önemli handikaplarından ve marazlarından biri olan toplumu kutuplaştırma stratejisi, millet kavramının zıddına bir nitelik gösterir. Millet kavramını yerinden ederek manipülatif bir araca dönüştürür. Bu ise kavramı (milli ruhu ve dinamikleri) sulandırmakla kalmaz, aynı zamanda parçalayıcı, bölücü, çatışmacı bir eksene oturtur. Dolayısıyla popülist siyasetin millet kavramını, kutuplaştırıcı bir araç olarak kullanması ateşle oynamaktır.

Göz Ardı Edilemeyecek Paradoks

Milletin bütünlüğüne karşı bir saygısızlık ve sadakatsizliktir. Bugün muhalefet cephesinin kurmaya çalıştığı ittifakın “Millet İttifakı” olarak adlandırılması gerçekten de kabule şayan değildir. Milletin yaşayan, somut varlığının yerine daha görece ve kurmaca bir millet tasavvuru koyarak toplumu kucaklayıcı bir tarz-ı siyaset icra edilemez. Nihayetinde millet, yaşayan bir varlıktır ve popülist siyasetin isterlerine ram edilemeyecek kadar ontolojik bir realite, bir meseledir.

Burada hepsinden daha tuhaf olansa, millet kavramının yeri geldiğinde siyasi amaçlarla yeri geldiğinde ontolojik bir değer, bir realite olarak kullanılabilmesidir. İçeride popülist siyaset için pragmatik işlevler gören millet kavramı, dış politikada (düşmana karşı) birden ontolojik muhtevasıyla kullanıma sokulabiliyor. Bu paradoksu hiçbir şekilde göz ardı edemeyiz. Böyle bir paradoksla karşı karşıya gelmemek için en azından millet kavramı üzerinden izlenen kutuplaştırıcı siyasetten uzak durmak gerekir. Makyavelizm iktidar aklı için iyi bir şey olabilir ama milletin varlığı birliği üzerinde açacağı yaralar harap edici olabilecektir. Millet realitesi bir veya birkaç partinin ipoteğine alınamayacak kadar siyasetin üstünde bir yere sahiptir. Siyasete konu olacaksa da genele şamil bir değerler manzumesi ve mutabakatı üzerinden konuşmayı gerektirir. Ayrıştırıcı değerlerin yerine birleştirici, çerçeve değerlere atıf yapmak esastır.

Siyasetin Anahtar Kavramı: Tekâmül

Bununla millet olgusunun statik bir çerçevede kalması gerektiğini söylemiyoruz. Aksine, millet, kendisini inkişaf ettirmesi gereken bir güç, bir birliktelik tarzıdır. İnkişaf etme becerisini gösterdiği düzeyde ontolojik selametini de sağlayabilecektir. Lakin bu inkişaf, ne popülist siyasetin ne de iktidar aklının isterleriyle kabil olabilir. Gücünü siyasetin beklentilerinden değil, kolektif ruha ve değerlere kazandırılan dinamizmden alacaktır. Bunun için toplumsalı yani kolektif hayatı sahici bir bütünleşmeye doğru tekâmül ettirmek gerekir.

Tekâmül sözcüğü burada tam anlamıyla anahtar unsurdur; bireysel varoluşun olduğu kadar kolektif varoluşun da dinamizmini temin eden duygunun kaynağını teşkil eder. Bu itibarla siyasetin geleceği salt muhafazakâr sabiteler üzerinden temin edilemez, edilse dahi bunun siyaseti taşıma kapasitesi sınırlıdır. Toplumsal dinamizmi sağlayacak nihai güç, hem maddi hem de manevi planda realiteyi tekâmül ettirme yeteneğidir. Bu minval bir tekâmül umudunu topluma veremeyen siyaset yavaş yavaş tarihin dışına itilmekten kurtulamaz. Topluma, toplumsala ister istemez yabancılaşır. Siyasi partiler tarihimiz, bunun örneklerini bolca vermiştir. Bugüne doğru gelindiğinde Türkiye, eskileri tasfiye etme ve etkisizleştirme başarısını büyük ölçüde gösterdi ama Yeni Türkiye’nin ruhuna nüfuz etme kabiliyetini haiz yeni siyasal akıl inşa edilebildi mi, şüpheli. Sıkıntı esasen burada. Bunun için iktidara vaziyet eden siyasal aklın yaşadığı tedirginliği iyi anlamak lazım. Toplumsalın biriken enerjisini konjonktürel avantajlar çerçevesinde verimlilikle değerlendirme dirayetini gösterebilen siyasal akıl, bununla beraber söz konusu toplumsalı, üretmekten ziyade tüketme eğilimi içinde olduğunu göremedi, dolayısıyla popülist siyasetin sınırlarına gelip dayandı. Millilik-yerlilik retoriği ile popülist siyaset zirve yaptı, lakin bunun toplumsalı inşa edecek reel bir karşılığının veya rasyonalitesinin olmadığı anlaşılamadı: tabii ki beka meselesi hariç.

Fakat beka meselesinin bile toplumsalı motive etmede yeterli gelmemesi siyasal akıl açısından düşündürücü olmalı. İttifak siyaseti aynı zamanda bir çaresizliğin dışavurumu anlamına gelmektedir. Oysa ne ittifak ne de böl parçala siyaseti, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilir. Her ikisi de büyük ölçüde “iktidar aklı”yla malul bir pragmatizmin sonucudur. Bugünse her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır.

Cevap Yazın