İran’da Post-Modern Devrim Arayışları

İran’da bugün yaşanan toplumsal krize giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. ABD, İran’la nükleer program anlaşmasından çekilmesinin ardından bir sömürgeci ve emperyalist devlet edasıyla İran’la yeni bir nükleer anlaşma yapılması gerektiğini açıklayarak Tahran yönetiminden, ilan ettiği 12 şartı yerine getirmesini istedi. 
Bu şartlar bize, 18 Ocak 1915 tarihinde Japon İmparatorluğu’nun, emperyalist politikaları için sömürgeleştirme niyeti olduğu 
Çin’den talep ettiği 21 şartı hatırlatıyor.

Geçtiğimiz mayıs ayında ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek, İran’a yeni yaptırımları gündeme getirmesi ve ardından da ABD’nin, İran’dan petrol alan ülkelerin bu petrol alımını kesmelerini istemesi, İran’da büyük bir ekonomik kriz ve toplumsal tepkiye neden oldu. Bu ekonomik deprem, İran halkını sokağa döktü. Büyük pazar esnafı, dükkânlarının kepenklerini kapatarak Ruhani yönetimini protesto etti. Büyük pazar esnafı, İran’ın yakın tarihinde öne çıkan bir sivil toplum örgütlenmesi olması nedeniyle İran İslam Devrimi’nde de önemli rol oynamıştı. Dolaysıyla büyük pazar esnafının tepkisini çekmek İran’da rejimin, hükümetin, siyasetçilerin ve mollaların isteyeceği en son şeydir.

Trump yönetiminin, İran’a karşı ekonomik temelli hamleleri, Amerikan Doları’nın İran para birimi Tümen karşısında rekor bir seviyede değerlenmesine neden oldu. İran hükümeti de önlem olarak kuru sabitleyerek serbest piyasada döviz satılmasını yasakladı. Ancak buna rağmen döviz serbest piyasada devletin belirlediği fiyatın iki katına alıcı bulmaya devam etti.Ülkenin dört bir yanında hükümet aleyhine gösteriler yapıldı. Dini lider Ali Hamaney de hükümetin ekonomik sorunlara karşı önlemlerinin yetersiz olduğu konusunda sert eleştirilerde bulundu. Her ne kadar Ali Hamaney, hükümeti eleştirerek halkın yanında olduğu izlenimini verse de kendisi de protestocular tarafından eleştirilmekten kurtulamadı. İran halkı, paralarının Yemen’e, Irak’a, Lübnan’a ve Suriye’ye harcanmasını protesto etti. Bu protestodan ülkedeki Suriyeli göçmenler de nasibini aldı. İran’da bu tip krizler yeni değil. Daha önce de bunlara benzer büyük krizler yaşamıştı. Hatırlanacağı üzere 2017’nin son günlerinde artan yumurta fiyatları nedeniyle İran’da halk sokağa dökülmüştü. Dünya kamuoyu ve ABD, bu yumurta krizini biraz da mizahi yönden takip etmişlerdi. Ancak yine de ABD sosyal medyadan, Trump vasıtasıyla İran halkına yanlarında olduklarını ve zamanı gelince destek verecekleri yönünde taahhütte bulunmuştu.

ABD’nin İran’a 12 Şartı

Yukarıda da belirtildiği üzere İran’da bugün yaşanan toplumsal krize giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. ABD, İran’la nükleer program anlaşmasından çekilmesinin ardından bir sömürgeci ve emperyalist devlet edasıyla İran’la yeni bir nükleer anlaşma yapılması gerektiğini açıklayarak Tahran yönetiminden, ilan ettiği 12 şartı yerine getirmesini istedi. Bize geçmişte, 18 Ocak 1915 tarihinde Japon İmparatorluğu’nun, emperyalist politikaları için sömürgeleştirme niyeti olduğu Çin’den talep ettiği 21 şartı hatırlatan ABD’nin İran’dan talep ettiği o şartlar şöyleydi:

1. Şu anki ve önceki nükleer programın ayrıntılarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) açıklanması,
2. Tüm uranyum zenginleştirme aktiviteleri ile plütonyum üretiminin durdurulması ve ağır su reaktörünün kapatılması,
3. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı uzmanlarına ülkedeki tüm nükleer bölgelere koşulsuz erişim izni verilmesi,
4. Nükleer savaş başlıkları taşıyabilecek balistik füzeler ile füzelerin konuşlandırılmasının sonlandırılması,
5. İran’da tutulan ABD vatandaşlarını ve İran’da gözaltına alınan müttefik ülkelerin vatandaşlarının serbest bırakılması,
6. Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad dahil olmak üzere Ortadoğu’daki “terör gruplarına” desteğinin sonlandırılması,
7. Irak hükümetinin egemenliğine saygı gösterilmesi ve Şii milislerin silahsızlanmasına izin verilmesi,
8. Husi milislerin desteklenmesinin bırakılması ve Yemen’de siyasi bir çözüm için çalışılması,
9. Bütün İran güçlerinin Suriye’den çekilmesi,
10. Afganistan ve bölgedeki Taliban ve diğer teröristler için desteğin sonlandırılması ile El Kaide liderlerine sığınak sağlanmaması,
11. Dünya çapında, Kudüs Gücü – Devrim Muhafızları terör grubuna desteğin sona erdirilmesi,
12. Suudi Arabistan ve BAE’yi hedef alan füzelerin ve İsrail’e zarar verme hamlelerinin sonlandırılması, uluslararası navigasyon ve siber saldırılar da dahil, komşu ülkeler açısından tehdit oluşturacak saldırılardan kaçınılması.

Kuşkusuz bu şartların yerine getirilmesi, İran tarafından reddedildi. Özellikle şartların 10. maddesindeki Taliban ve El Kaide liderlerine destek verildiğini ima eden ifade, İran’ın bölgesel politikalarının yakından takip edilmediğini göstermektedir. 2003 yılında Irak’ın işgal edilmesinin ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinin gerekçelerinden birisi de El Kaide lideri Usame bin Ladin’e destek verdiği iddialarıydı. Hiçbir zaman kanıtlanamayan bu iddia, Saddam Hüseyin’in sonu oldu. Şimdi benzer bir iddiayı gündeme getirerek Washington’un İran üzerinde yeni oyunlar kurguladığı görülmektedir. Taliban ve El Kaide’nin, İran’a ve Şiilere bakışı ortadayken ve hemen hemen aynı ideolojik parametrelere sahip olan DAEŞ militanlarının İran Parlamentosu’nda terör eylemi gerçekleştirmesi, olayla ilgili yedi DAEŞ militanın geçtiğimiz günlerde idam edilmiş olması ve İran’da faaliyet gösteren Sünni örgütler ile bağlantılı olması gündemdeyken nasıl olup da İran’dan destek aldıkları da ayrı bir merak konusudur. Maalesef zaman zaman İran’ın içine düştüğü mezhepsel körlük öyle bir maraz oluşturur ki bazen “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” düsturunu bile görmezlikten gelmesini sağlar. ABD’nin bu 12 şartının hemen ardından haziran ayında İran’da kendilerine barış yanlısı aktivistler denen reformcu ve ılımlı kanattan yüzden fazla siyasi ve sivil aktivist, ABD Başkanı Trump’a bir mektup yazarak, İran ve ABD arasında ön şartsız doğrudan görüşmelerin yapılmasını talep etti. Mektupla ilgili açıklama yapan aktivistler, Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasında Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması konusunda yapılan anlaşmayı memnuniyetle karşılayarak Tahran’a 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasında süren düşmanlığı sona erdirme ve Washington’la ön şartsız diyaloğu başlatma çağrısı yaptı. Bu çağrılara İran Devrim Muhafızları Komutanı Caferi verdiği yanıtta, “Bu kişiler halka ve devrime ihanet etmiştir diyebiliriz ancak asıl sorun onların fikirlerinin temelindedir. Onların Batılı, liberal ve İslami olmayan görüşleridir” diyerek aktivistlerin çağrısını reddetti. Ayrıca Caferi, “Kuzey Kore lideri bir devrimciydi ama komünist bir devrimci, İslamcı değil. O yüzden teslim oldu, biz aynısını yapmayacağız” ifadelerini kullandı.

Avrupa, İran için Ehven-i Şerdir

Daha önce de İran, yaptırımlar ve ABD’nin baskısı ile zor günler geçirmiş ama bunların hepsini atlatmayı becerebilmişti. Bugün gelinen noktada Hasan Ruhani’nin politikalarının da kuşkusuz bu durumun ortaya çıkmasında rol oynadığını görülebilir. Ruhani göreve gelir gelmez tamamen Batı odaklı, Batı’ya dayanan ve Batı’ya açılmaya çalışan bir İran inşa etme hedefini yürütmeye koymuş, bunun getireceği maliyeti ve riski tamamıyla göz ardı etmiştir. Ruhani’ye göre Batı, yani Avrupa, ABD karşısında ehven-i şerdi. ABD’yi dengeleyebilecek yegâne güç merkeziydi. Tıpkı önceki cumhurbaşkanlarından olan Hatemi gibi, Avrupa ile ilişkilerin geliştirilmesini İran’ın geleceği için tek seçenek olarak görüyordu. Aslında Batılılaşma ya da İslam Devrimi’ni Batı ile uzlaştırma, bir arada yaşatma gayesi, İslam Devrimi’nin anlamsızlaştırılması, sıradanlaştırılması sürecini başlatarak İran’ın barışçıl süreç içerisinde dönüştürülmesi projesiydi.

Bu bağlamda, İran konusunda ABD ile Avrupa Birliği’nin amaç birliği içerisinde olmakla birlikte yöntemde ayrıldığı görülmektedir. ABD, bir an önce her türlü yoldan rejimin yıkılmasını isterken, Avrupa Birliği zaman içinde rejimin demokratik barışçıl yollardan kendi kendisini tasfiye etmesini istemektedir. Bu açıdan İran’daki reform yanlısı siyasetçiler, Avrupa Birliği için oldukça önemlidir. ABD ise bu seçeneğe daha başından karşı çıktığı için İran siyasetinde muhafazakâr-reformcu ayrımına gitmemektedir. Avrupa, devrimler, halk isyanları ve savaşlar kıtası ve medeniyeti olduğu için bu tecrübeden yola çıkarak İran’daki sürece böyle bir tecrübeye sahip olmayan ABD’ye göre daha sağlıklı yaklaştığını düşünmektedir.

Devrimin Kendisine Yabancılaşması

İran’da artık rutine binen protesto eylemlerine neden olan toplumsal rahatsızlığın arkasında esasen ana neden 1979’da gerçekleştirilen İslam Devrimi’nin giderek anlamını, heyecanını, ruhunu ve geleceğini yitirmiş olmasıdır. 1979 öncesi İran’da olup bitenlere şahit olan kuşak yavaş yavaş İran’da azalmaktadır. Oysa bugün İran nüfusunun üçte ikisini genç ve dinamik bir nüfus oluşturuyor ve bu nüfusun çoğunluğu 1979 öncesi Şah dönemini yaşamamış, anlatımların veya propagandanın ötesinde bilmiyor. Dolaysıyla İslam Devrimi’nin temel motivasyonunu günümüz koşulları içerisinde çözümlemeye ve anlamaya çalışıyorlar ve sonuçta neredeyse kırk yıllık bir devrim retoriğine ulaşıyorlar.

Bu nedenle İran’da aslında ortaya çıkan her toplumsal bunalımın geri planındaki temel sorun, İslam Devrimi’nin günün koşullarını karşılayamıyor olmasıdır. Sürekli devrim söylemi veya devrimin güncellenmesi, yeni ilkeler üzerine şekillendirilmesine, Şii uleması olumlu bakmıyor. Zira devrimin siyasi ve ideoloji boyutu olduğu kadar bir de dini boyutu bulunuyor. İslam Devrimi’ni günümüz koşullarına adapte etmenin bir tür revizyonist bir karşı devrim hareketi olduğu dahi düşünülüyor. Bundan dolayı kendilerini reformcu olarak adlandıran grupların amaçları, İslam Devrimi’ni geliştirmek değil, altını oymak şeklinde yorumlanıyor. Her şeye rağmen gerçek şu ki İslam Devrimi, Ayetullah Humeyni’nin koyduğu esaslar ve söylemler üzerinden 21. yüzyılda devam ediyor. İran’da, devrim karşıtı yaftası yemeden bu konuyu tartışabilecek pek fazla aydın yok; ancak örneğin, Çin’in bu konuda yaptığı çalışmalar da yakından takip ediliyor. Çin bilindiği üzere 1978’den bu tarafa ideolojisini ve rejimini sürekli günün koşullarına göre ayarlıyor. İran’ın da tam bu noktada ortaya çıkan en önemli eksikliği, ikinci bir Humeyni veya Humeynilerin, İran’da ortaya çıkmamış olmasıdır. Çin’in en büyük talihi Mao’dan sonra Deng Xiaoping gibi devrimi günümüze taşıyan bir liderin ve teorisyenin gelmiş olmasıdır.

ABD’nin en büyük korkusu; hatta nükleer silaha sahip olmasından bile daha çok korktuğu şey İslam Devrimi’nin günümüz koşullarına adapte edilmesi ve ikinci bir Humeyni’nin çıkmasıdır. ABD, uzun zamandan beri İslam dünyasındaki uyanışı bir şekilde terör kisvesi ve kalıbı içine sokmayı başarmış, Müslümanların heyecan dolu enerjisini politikalarıyla şiddet eylemlerine yönlendirmiştir. İran’ı da bu şiddet eylemlerine ya da bir başka deyişle “terörist faaliyetlere” destek veren ülkeler içine ekleyerek nefret edilen bir ülke haline getirmeye çalışmıştır. Oysa 1979’da İran’da İslam Devrimi gerçekleştiğinde ilk olması itibariyle sadece Şiiler arasında değil Sünniler arasında bile büyük heyecan uyandırmış ve örnek olmuştu. İşte, ABD’nin en büyük korkusu da budur: İslam Devrimi’nin ruhunun yeniden canlanması… Zira ABD için bir teröristi ortadan kaldırmak bir devrimciyi ortadan kaldırmaktan kolaydır, zira devrimci ideolojisi ve davasıyla yaşar. Bu nedenle, ABD, hep bir öteki oluşturmak için Orta Doğu’da Şii-Sünni ayrımını körüklemektedir; hatta mezhepler içi çatışmaları bile desteklemektedir. Buna en güzel örnek, Irak Şiiliğini, İran Şiiliğine karşı alternatif yapmak için gösterdiği çabadır.

İran’da dini lider Ali Hamaney’in de hükümeti veya Cumhurbaşkanı Ruhani’yi sert eleştirmesinin esas amacı, rejimin üzerindeki dikkatleri dağıtmak istemesindedir. Her defasında bir günah keçisi bulunarak, ortaya çıkan sorunlar yüklenmekte ama devrimin yeni kuşak ve özellikle genç İranlılar arasında giderek anlam ve ruhunu kaybettiği gerçeği görülmek istenmemektedir. Halkın içinde bulunduğu koşullar ve yaşadığı sıkıntılar devletin ve rejimin tepesine ulaşamamaktadır. Halktan, devrim ve rejim için sürekli fedakârlık istenmektedir. Oysa İran İslam Devrimi, halktan gücünü alan bir devrim olmasına rağmen giderek halktan kopmuştur.

Uluslararası politikada bir devletin yaptığı hata bir başka devletin veya devletlerin fırsatı olabilir. İran’da bugün yaşananlar en çok ABD ve İsrail’i memnun etmektedir. Zira ABD’nin bugün İran’da rejimi yıkmak için doğrudan müdahale imkânı yoktur. 1953 yılında Başbakan Musaddık’a karşı yapılan darbede olduğu gibi ordudan bir generali ayarlayıp darbe yapma ihtimali de bulunmamaktadır. Böyle bir ihtimale karşı Humeyni devrimden sonra orduyu yeniden şekillendirmiştir. Zaten İran’da hem ordu tek parça halinde değil hem de silahlı güçler, sadece ordu ile sınırlı değil. Aynı zamanda paramiliter ve milis güçler tarafından oluşturulmuş silahlı güçler de bulunmaktadır. Örneğin, Devrim Muhafızları ve onun çatısı altındaki kimi silahlı gruplar gibi. Dolayısıyla tüm bu birbiriyle bağlantılı görülen ama bağımsız olan silahlı gücü bir araya getirerek bir darbe yapmak şu an için mümkün değildir. Zaten bu silahlı güçlerin farklı olarak bölünmesinin ana nedenlerinden birisi de olası darbe veya karşı devrim girişimine karşı önlemdir. Hâlihazırda ABD de aslında darbe seçeneğine çok sıcak bakmamaktadır. İran’da rejimin halk tarafından yıkılmasını istemektedir. Ancak takdir edileceği gibi rejim devirmek, yönetimleri iktidardan uzaklaştırmaya benzemez. İran halkının bir rejimi yıkmak için yeni bir devrim yapması gerekir. O halde bu yeni devrim, kimin marifetiyle gerçekleşecektir?

İran Baharı?

İran’da tıpkı 2000’li yılların ortalarında Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da olduğu gibi Amerikan karşıtı iktidarları deviren bir halk hareketi ya da 2010’dan beri Orta Doğu’da yaşanan Arap Baharı gibi masa başında hazırlanmış bir siyasi dönüşüm projesi başarılı olamayacağı çoktan anlaşılmıştır. Bu nedenle ABD, İran’da farklı bir strateji izlemektedir. İran’ın iç dinamikleri üzerinden, İran’ın geleceğini belirlemek istemektedir. Bu bağlamda İran’da yasal ve yasadışı gruplar yakın takip altındadır. İran’da, ABD’nin istediği doğrultuda hareket edecek grupların başında Monarşistler var. Devrilen Şah’ın, ABD’de yaşayan oğlunu tekrar İran’da tahta çıkarmak istiyorlar. ABD de bu konuda oldukça hevesli. Diğer gruplar ise Sünni Kürtler ve öteki Sünni gruplar ve bir de kendisini solcu Müslüman olarak adlandıran Halkın Mücahitleri Örgütü var. Ancak bu örgüt şu an için İran toplumundaki etkisini çoktan kaybetmiş durumdadır. İran-Irak Savaşı’nda Saddam’ın yanında yer alarak İran’da çeşitli operasyonlara katıldığı için İran toplumunda vatan haini olarak yaftalandılar. Kampları uzun yıllar Irak’ta, İran sınırının hemen yanındaydı. Merkezleri ise Paris’teydi. Saddam Hüseyin devrilince Bağdat yakınlarında bir ABD üssünün yakınına kamplarını taşıdılar. Şu an için kampta iki bin destekçinin olduğu söyleniyor. Meryem Rajavi’nin liderliğini yaptığı örgüt, Avrupa’da yoğun bir kampanya yürütüyor ve ABD’nin de desteği arkasına almış durumdadır. İran tarafından Halkın Münafıkları Örgütü olarak adlandırılan ve daha önce ABD’nin ve Avrupa’nın terör örgütleri listesi içinde yer alan Halkın Mücahitleri Örgütü daha sonra terör örgütleri listesinden çıkarılmıştır. En son 30 Haziran’da Paris’te yapılan Halkın Mücahitleri Örgütü’nün kontrolünde olan tüm İran’a karşı mücadele veren grupları bir çatı altında toplayan İran Direnişi Ulusal Konseyi’nin düzenlemiş olduğu toplantıya Trump’ın avukatlarından ve eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani de katılmıştır. Giuliani, bu toplantıda yaptığı konuşmada, İran’da rejim değişikliği çağrısında bulunmuştur. Her ne kadar Washington yönetimi benzer bir görüşü paylaşsa da Giuliani’nin açıklamalarının, ABD’nin veya başkanın resmi görüşleri olmadığı konusunda da açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Geçen yıl ki toplantıya ise ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton katılmıştı. ABD, sadece Halkın Mücahitleri örgütüyle flört etmiyor, aynı zamanda sahada da desteklediği örgütler var. Bunların başında PKK’nın İran kolu olan PJAK geliyor. Bunun yanında 2003 yılında Sistan ve Belucistan eyaletinde kurulan El Kaide destekli Cundullah örgütü var. Bu örgüt İran’da yaşayan Sünni Müslümanların hakları için mücadele ettiklerini söylemektedir. Cundullah, İran’da büyük terör eylemleri yapmıştır. 2010 yılında örgütün lideri Abdülmelik Rigi yakalanarak İran tarafından idam edilmiştir.

Diğer bir grup ise yine Sistan ve Belucistan eyaletinde faaliyet gösteren Adalet Ordusu örgütüdür. Bu örgüt de İran karşıtı Sünni bir yapılanma ve özellikle Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki Belucilerden ve Suudi Arabistan’dan destek alıyor. Muhammed bin Salman veliaht prens olduktan sonra Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki medreselere her türlü desteği vermeye başladı. Bu medreselerde yetişen Beluciler, İran’a geçerek Adalet Ordusu’na katılarak İran’a karşı mücadele ediyor. Bu örgütlerin temel amacı, toplumsal düzeni ve istikrarı, terör eylemleri ile bozarak halkı yıldırmak, korkutmak, rejime karşı kışkırtmak ve harekete geçirmek. Bu örgütlerin diğer bir amacı da bir şekilde Hürmüz Boğazı’nı kontrol atında tutmak, İran’ın boğaz üzerinde mutlak askerî hâkimiyetini zayıflatmak. İran, hemen her gün bu örgütlere karşı operasyonlar düzenlemektedir. Operasyonların selameti açısından İran güvenlik güçlerinin terörle mücadelesi hakkında İran medyasında çok fazla haber yer almamaktadır.

Her Yol Çin’e Çıkıyor

Kuşkusuz, ABD’nin İran politikasının altında biraz da derinlerde Çin’in önlenemeyen yükselişi yatıyor. Trump, göreve gelir gelmez adeta topyekûn bir savaş açtığı Çin’e hemen her yerden meydan okuyor. Bulduğu bütün stratejik mevzileri kullanıyor. Şu günlerde Çin’le büyük bir ticari savaş yaşayan ABD, yeni bir hamle ile Çin’i, İran’dan aldığı petrolden mahrum bırakmaya çalışıyor. ABD, kasım ayına kadar İran’dan petrol alan ülkelere özellikle de müttefiklerine mühlet vererek, petrol alımlarını durdurmalarını istedi. Aksine hareket eden ülkeler ve kurumlara karşı ağır yaptırımlar uygulanacağı konusunda uyardı. ABD’nin, İran üzerinden Çin’i enerji silahıyla vurmayı amaçlayan bu stratejisinin temel hedefi, Çin’in yakın zamanda dünyanın birinci ekonomik gücü haline gelmesini engelleme veya en azından bir süreliğine durdurmaktır. Geçtiğimiz yıl iki önemli gelişme ABD’yi, Çin’e karşı harekete geçirmiştir: Birincisi, 2013 yılında ortaya atılan Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’nin tam manasıyla hayata geçirilmesi anlamına gelen Pekin’de düzenlenen forum ve ikinci olarak Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde bir zamanlar kendisini gelişmekte olan üçüncü dünya ülkesi olarak gören Çin’in, kendisini bir dünya gücü olarak ilan etmesi ve somut tarihler vererek, ekonomik ve siyasi hedeflerini ortaya koyduğu yol haritasını dünya kamuoyuyla paylaşması olarak sayılabilir.

Büyüyen Çin ekonomisi, gün geçtikçe daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bugün aldığı petrol bile ihtiyacını tam manasıyla karşılamıyor. Hâlihazırda fazladan günlük 500 bin varil petrole ihtiyacı bulunuyor ve bu, her yıl devam edecek gibi görünüyor. Bu nedenle Trump, Çin’i frenlemek için petrolü en uygun silah olarak görüyor. ABD’nin, İran petrolü üzerindeki baskısına karşın Çin, İran’dan petrol almaya devam edeceğini açıkladı; hatta İranlı yetkililere göre Çin, daha fazla petrol alımı yapacak. Daha şimdiden bazı ülkeler İran’dan petrol alımını durdurmaya hazırlanmaya başladı bile. Uluslararası bankalar, İran petrolü için finans desteği vermeme kararı almış durumda. Bu haliyle talep düşüklüğü nedeniyle İran petrolünün ucuzlayacağı varsayılıyor. Bu da en çok Çin’in işine yarayacak. Diğer ülkelerin almadığı petrolü de Çin daha ucuza alacak. Şimdi ABD, kara kara bu durumu nasıl engelleyeceğini düşünüyor. Zira bu yasakla birlikte kendi müttefikleri olan Hindistan, Güney Kore, Türkiye ve Yunanistan’ı da zor durumda bıraktı. ABD, bu mağduriyeti Suudi Arabistan’ın üretimi artırarak İran’ın oluşturacağı petrol arzı boşluğunu doldurarak gidermeyi hedefliyor. Ancak ABD’nin tek taraflı Çin mallarına koymuş olduğu ek gümrük vergisine Çin’in yapmış olduğu misilleme gibi, bu enerji hamlesine de Çin’in bir misillemesi olacağı endişesi Washington’da hakim durumda. Bunun yanında İran’ın, ABD ile yaşadığı krizde elinde tuttuğu en önemli koz, dünya deniz ticaretinin üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazıdır. ABD ise deniz yollarında ulaşım özgürlüğünü ve güvenliğini sonuna kadar sağlayacağı konusunda uyarıda bulunmaktan geri durmuyor.

Hüseyni Duruş

Sonuç olarak İran, elinde dumanı tüten, kullanmaya hazır nükleer silahları bulunan Kuzey Kore ile masaya oturan ABD’nin çifte standart uygulayarak elinde nükleer silahı dahi olmayan kendisinin İsrail’in uğruna feda edildiğine inanıyor. Her ne kadar nükleer anlaşmaya Avrupa Birliği, Rusya ve Çin sahip çıksa da bugünlerde Avrupa Birliği’nden farklı sesler yükselmeye başladı. Rusya ve Çin’in tek başlarına bu nükleer anlaşmayı ne kadar ayakta tutabilecekler belli değil. Son noktada, her şeye rağmen, İran ayakta durabilmek için zalimlere (ABD-İsrail) karşı Hüseyni bir duruş sergileyeceği de apaçık görülüyor. Hüseyni duruş, İran jeopolitik duruşunun da temel merkez gücünü oluşturuyor. Bu nedenle İran, ABD ve İsrail ile ne yakın zamanda ne de gelecekte uzlaşacak gibi görünmüyor.

Cevap Yazın