CHP’nin İktidar Problemi ve İki Değişken

CHP’nin iktidar problemi, yönetim kadrosunun yetersizliği ile açıklanmayacak kadar derinlerde. Kendisinden bağımsız ve yönetilmesi oldukça zor siyasi koşulların varlığını da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla ortaya, içinde bulunduğu ekosistemin etkilerine maruz kalan ancak bu ekosistemi etkileme kapasitesi sınırlı bir aktör çıkıyor. Bu noktadan hareket ettiğimizde, iki değişkene odaklanmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, birim; ikincisi ise sistemdir.

24 Haziran seçimlerinin ardından hiçbirimizi şaşırtmayan bir Cumhuriyet Halk Partisi tablosu ile karşılaştık. Seçim sonuçlarının tahlil edilmesi, özeleştiri yapılması ve geleceğe yönelik bir programın tartışılması gerekiyordu. Ancak CHP’de, parti içi muhalefet harekete geçti ve yönetim kadrosunda bir değişiklik olması gerektiğine yönelik bir çağrıda bulundu. Anlaşılan o ki CHP’nin seçimlerden çıkarttığı sonuç, parti yönetiminin değişmesi halinde seçimlerde de başarının sağlanacağı yönünde. Hâlbuki CHP’nin iktidar problemi, yönetim kadrosunun yetersizliği ile açıklanmayacak kadar derinlerde. Kendisinden bağımsız ve yönetilmesi oldukça zor siyasi koşulların varlığını da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla ortaya, içinde bulunduğu ekosistemin etkilerine maruz kalan ancak bu ekosistemi etkileme kapasitesi sınırlı bir aktör çıkıyor.

Bu noktadan hareket ettiğimizde, iki değişkene odaklanmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, birim; ikincisi ise sistemdir. CHP’yi birim olarak kabul edeceğiz ve liderlik, kurumsallık ve siyasi programını ele alacağız. Öte yandan, sistem olarak Türk siyasi atmosferinin özelliklerini inceleyeceğiz. Ekosistem dediğimiz kavramın, birim ile sistemin etkileşiminden ortaya çıktığı düşünüldüğünde, CHP’nin asıl sorununun ne olduğu konusunda bir fikre ulaşabiliriz.

Lider-Kurum-Program

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması birçok çevre tarafından ümitle karşılanmıştı. Deniz Baykal ile Recep Tayyip Erdoğan arasında devam eden ve laiklik eksenine oturan tartışmanın bir son bulacağı düşünülüyordu. Kılıçdaroğlu’ndan beklenen, evrensel sol değerleri gündeme taşıması ve siyaseti soyut kavramsal tartışmalardan çıkartıp, gündelik hayatın pratik sorunlarına dokunan bir düzleme taşımasıydı. Açıkçası Kılıçdaroğlu bunu denedi. Genel başkanlığının ilk yıllarında merdiven altı atölyelerde kötü koşullarda yaşayan, çalışan başörtülü kızların sorunlarına değindi, başörtüsü yasağını eleştirdi ve yozlaştığını iddia ettiği iktidara karşı sınıfsal bir cephe oluşturmaya çalıştı. Bu cepheyi geniş tutmak için seküler orta sınıfların her kuşağını kucaklayan söylemler inşa etmeyi de ihmal etmedi. Böylece hem işçilerin kötü hayat koşullarını hem de şehirli orta sınıfın Batılılaşma heyecanını oya tahvil etmeyi amaçladı. Bu süreçte yaşanan Gezi Protestoları ve 17/25 Aralık gibi hadiseler ise Kılıçdaroğlu’nun söylemlerini destekliyordu. Çözüm süreci sırasında, müzakerelerin Meclis çatısı altında yürütülmesini istemek ise CHP’yi risksiz, güvenli bir pozisyonda konumlandırıyordu. Bu politikalar Baykal’ın %20,88’de bıraktığı CHP oy oranının 2011 senesinde %25,98’e yükselmesini beraberinde getirdi. Kılıçdaroğlu’nun 7 Haziran seçimleri öncesi izlediği politika ise hem MHP’ye hem de HDP’ye alan açtı. CHP, bu seçimlerden önce bilinçli olarak çözüm sürecini eleştiren, milliyetçi bir söylem geliştirmedi ve hem MHP’nin AK Parti seçmeninden oy almasına hem de HDP’nin normalleşmesine yardımcı oldu.

Kılıçdaroğlu’nun ulaştığı siyasi zirve, 7 Haziran seçimleriydi. Yıllar sonra AK Parti’nin parlamento çoğunluğunu almasına mani olmuş ve hükümet etme şansını yakalamıştı. Ne var ki 7 Haziran sonrasında gelişen süreç, Kılıçdaroğlu için sonun başlangıcı oldu. Bu süreçte MHP’yi, HDP destekli bir koalisyona ikna etmenin ne denli ütopik bir gaye olduğunu anlayamadı. Hâlbuki Devlet Bahçeli’nin ilk açıklamaları, AK Parti ile HDP’yi bir koalisyona itme çabası içinde olduğunu gösteriyordu. Kılıçdaroğlu, bunu sezemedi ve Bahçeli’nin teklifini kabul edip muhalefette kalmayı göze alamadı. Öte yandan Kılıçdaroğlu, AK Parti tarafından kendisine yapılan kısa ve süreli seçim hükümeti opsiyonunu da çok çabuk harcadı. Ahmet Davutoğlu, kendi özerkliğini ve koltuğunu koruyabilmek ve bir süre nefes alabilmek için böyle bir hükümete ihtiyaç duyuyordu. Kılıçdaroğlu, AK Parti içindeki ayrışmanın farkına varamadı. Kısacası Kılıçdaroğlu, AK Parti’yi mağlup etmek ile iktidar olmanın farklı şeyler olduğunu idrak edemedi ve hükümet olma arzusuna yenik düştü. Bahçeli, Davutoğlu ve Erdoğan ile aynı noktada duramayan CHP’nin kaderine, HDP ile aynı çizgiye oturmak düştü.

7 Haziran sonrasında çözüm sürecinin bitmesi ve AK Parti’nin yeniden güvenlikçi bir gündeme dönmesi, tabuta çakılan son çiviydi. Kılıçdaroğlu’nun liderlik kapasitesi kısa zamanda işlerin bu denli tersine döneceğini kavramaya yetmedi. 1 Kasım sonuçları her açıdan büyük bir hezimetti. Bu tarihten itibaren AK Parti’nin hem MHP ile kurduğu ittifak hem de müesses nizamın güvenlik anlayışıyla yakaladığı uyum, Kılıçdaroğlu’nun bocaladığı ve siyaseten doğru noktada durmakta zorlandığı bir atmosfer üretti. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu durum daha da bariz bir biçimde ortaya çıktı. FETÖ’nün darbe içindeki rolü, 7/25 Aralık dosyalarından bahsetmeyi kriminal bir eylem haline getiriyor, Kılıçdaroğlu’nun elinden önemli bir söylemi alıyordu. Bununla birlikte, PKK’ya karşı verilen mücadele, HDP’nin yasal statüsü hakkında soru işaretleri uyandırıyordu. Bu süreçte AK Parti’nin, CHP’ye sunduğu ikilem, teröre karşı atacağı bütün adımları koşulsuz desteklemesi veya HDP ile birlikte değerlendirileceği yönündeydi. Kılıçdaroğlu, bu ikilem karşısında da bocalamaya devam etti ve milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmaması için ilkeli bir duruş sergileyemedi. Bu durum, Meclis’i siyaset üstü bir baskının altına soktu ve HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile CHP Milletvekili Enes Berberoğlu’nun tutuklanması gibi sonuçlar üretti.

Kılıçdaroğlu’nun liderlik kapasitesini gösterdiği son eylemi, Adalet Yürüyüşü oldu. Bu gerçekten anlamlı ve dünya çapında ses getiren bir eylemdi. Yüz binlerce kişinin toplandığı Maltepe Meydanı’nda oldukça etkisiz ve heyecan yaratmaktan uzak bir konuşma yapması dışında muhalefeti heyecanlandıran bir hadiseye imza attı. Ancak 24 Haziran’a kadar geçen sürede gündemi belirleyebilecek bir eylem ve söylem geliştiremedi. Kılıçdaroğlu son oyununu, başkanlık seçimleri için Abdullah Gül’ün çatı adaylığına yeşil ışık yakarak oynamaya çalıştı. Ne var ki CHP tabanından gelen tepki ve bu tepkinin İYİ Parti’de yarattığı iştah, bu projenin çökmesine sebep oldu. İnce’nin yükselişine Kılıçdaroğlu’nun ise düşüşüne yol açan gelişmeler zincirinin son halkası bu oldu. Öte yandan CHP’nin kurumsal olarak Kılıçdaroğlu’ndan bağımsız ele alabileceğimiz sorunları var. Parti ne popülist siyasetin gereklerine ne de teknokratik/akılcı siyasetin taleplerine cevap verebiliyor. Geleneği olan bir parti olması hasebiyle kurumsallaşma ile hantallık çoğu zaman birbirine karışıyor. AK Parti iktidarının başladığı 2002 tarihinden bu yana, medya özgürlüğünün tehlikede olduğunu savunan bir parti CHP. Buna rağmen, geride bıraktığımız 16 senede, ne saygın bir haber kanalı ne de etkin bir haber ajansı oluşturmayı başaramadı. Sivil toplum ve üniversitelerle etkili bir diyalog geliştiremedi. Kültürel iktidara hakim olduğu düşünülen sol ve seküler kurum ve kişiler ise CHP’nin desteği ile değil kendi gayret ve titizlikleri ile öne çıkabildi. CHP’nin kurumsal mirası, siyasete hevesli ve geçim derdi olmayan insanlar dışında hiç kimseyi cezbetmiyor hatta bu kurumsal kimlik çoğu seküler orta sınıf insana itici geliyor.

Son olarak, CHP’nin program sorunu hâlâ çözülebilmiş değil. Ulusalcı soldan sol liberalizme kadar uzanan geniş bir skalaya hitap etmeye çalışıyor CHP. Bunu yapmasında hiçbir sakınca yok ve yapmalı. Ancak birbirinden farklı ideolojik tutumların ortak noktalarını keşfetmek ve birbirini dışlamayan söylem ve program üretmek konusunda oldukça başarısız olduklarını söylemek gerekiyor. Sadece AK Parti iktidarını devirmek üzerine kurulmuş olan reaksiyoner program, Erdoğan’ın belirlediği gündeme göre savrulmalar yaşıyor çünkü Erdoğan’ın siyasi pragmatizmi sadece kendi konumunun değil, muhalefetin konumunu da hızlı değişimler göstermeye zorluyor. Buna direnmek için Erdoğan ile aynı ringe çıkmak yerine farklı bir oyun oynamayı, oyunun kurallarını değiştirmeyi veya oyunu kuralına göre oynamayı öğrenmek gerekiyor. CHP, bunların hiçbirini yapamıyor. Muhtemelen yapamayacak zira siyasi rekabetin vesayet paradigmasının değiştiğinin hâlâ farkında değil. Ortada, kendi kurdukları devletin bütün kurumlarıyla canlı ve ayakta olduğuna duyulan bir zan var. Devlet ile Erdoğan’ın birbiriyle bütünleştiğini ve milli güvenlik çizgisi dışına çıkmadan muhalefet yapmanın zorlaştığını anlamakta güçlük çekiyorlar. Dolayısıyla hem makbul hem muhalif olma arzusu, seçmen nezdinde güven sarsıcı bocalamaları beraberinde getiriyor.

Siyasal Sistem

CHP, yukarıda ele aldığımız karakteri ve kapasitesi ile Türkiye (ve dolayısıyla dünya) siyasal sistemi ile etkileşim içerisine giriyor. Dünyada yükselen popülist ve sağ dalgadan Türkiye de muaf değil. Evrensel değerler yerine karizmatik liderler tarafından tanımlanan milli menfaatler daha fazla alıcı buluyor. Bu liderlerin sağladıkları popüler destekler ise devletlerin kurumsal dirençleri ile karşılaşıyor ve çatışma içerisine giriyorlar. AK Parti’nin bu çatışmayı geride bıraktığını söylemek mümkün. 2002 senesine kadar sistemin vasisi olan Milli Güvenlik Kurulu ve yargı bürokrasisi artık yok. Dolayısıyla kendisini oya sunmayan ve meşruluğunu halktan almayan vesayet mekanizmaları artık hayatımızda değil. Ancak bu durum, devletin bir vesayet mekanizmasından yoksun olduğu anlamına gelmez. Esasında modern ulus devlet, bizzat bir vesayet mekanizmasıdır. Devletin, onu yönetenlerden bağımsız bir kişiliği olduğu var sayılır. Kanunlar ve bürokratlar, siyasi liderlerden bağımsız olarak soyut devletin aygıtlarıdır. Dolayısıyla kanunlar ve bu kanunları uygulayan bürokratlar gayri şahsi davranmalıdır. Bu gayri şahsilik hali, varlıklarının soyut bir devlet tarafından meşrulaştırılmasından ve bağlılıklarının da sadece soyut devlete karşı olmasından kaynaklanır.

Ne var ki Scmitt, “Egemen, olağanüstü hale karar verendir” der. PKK, FETÖ ve DAEŞ gibi örgütlerin hayatımızda belirmesiyle beraber Schmitt’in tarif ettiği egemenin siyasi sahneye intikal ettiğini söylemek mümkün. Son beş senedir yaşanan güvenlik krizleri, Erdoğan’ın egemen olduğu ve olağanüstü hale karar verdiği bir durum ortaya çıkarttı. Bu olağanüstülük durumu, soyut devletin kurumsal mimarisinin yerine bizzat Erdoğan’ın güvenlik tehditlerini bertaraf ederek kullandığı kişisel inisiyatife bıraktı. Diğer bir ifadeyle politik sistemin vasisi Erdoğan oldu. Burada garip olan durumun, MGK’nın zamanında hiç başvurmadığı meşruluğun halktan alınması ilkesinin, Erdoğan tarafından benimsenmesi oldu. Yani Erdoğan, hem milli güvenlik paradigmasının çerçevesini belirleyen aktör oldu hem de bu paradigma içinde siyasi faaliyet gösteren aktörler ile rekabete girdi. Türkiye, 7 Haziran sonrasında bütün seçimlerini bu atmosferde yaptı.

CHP’nin içinde bulunduğu ve etkisine maruz kaldığı sistem onun oynama alanını bu yüzden oldukça daraltmakta. Zira Erdoğan tarafından belirlenen milli güvenlik paradigmasına uyum gösterdiği zaman milletvekili dokunulmazlığı, HDP’nin normalleşmesi, FETÖ ile mücadele için çıkartılan KHK’ların niteliği gibi konularda kendi siyasi ikbaline halel getirecek adımlar atmak zorunda kalıyor. Enis Berberoğlu ve Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olması bunun en bariz örneği. Öte yandan, milli güvenlik paradigmasını eleştirdiği zaman CHP’nin yasal ve meşru kimliği birçok eleştirinin hedefi oluyor. Özellikle AKP’nin medya üzerindeki etkisi CHP’nin mili menfaatlere aykırı davrandığı söylemini oldukça yoğun bir şekilde gündeme taşıyor ve partiyi tabiri caizse bir günah keçisine çeviriyor. Son seçimde görüldüğü üzere sadece CHP değil, CHP ile işbirliği yapan partiler de oy kaybına uğrayabiliyor. Üstelik dünyaya egemen olan küreselleşme ve evrensellik karşıtı hava, Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nden uzaklaşması ve Türkiye üzerindeki demokratikleşme baskısının azalması, CHP’nin uluslararası sistemden kendisine müttefik bulmasını da zorlaştırıyor. Sonuç olarak, mevcut siyasi sistem CHP’yi bir karar vermeye zorluyor fakat CHP’nin vereceği hiçbir karar onun hayat koşullarını ve siyasi geleceğini olumlu yönde etkilemiyor.

CHP ve Ekosistemde Var Olmak

Birim ve çevre değişkenleri ele alındığında, CHP’nin kendi varlığını devam ettirerek mevcut siyasi ekosistemin bir parçası olması oldukça zor görülüyor. Zira çevresel etkilere cevap verebilecek lider-kurum ve ideoloji gibi konularda ne güçlü ne de uyumlu bir duruşu mevcut. Kılıçdaroğlu, 7 Haziran sonrasında gelen milliyet/güvenlikçi dalgayı görebilseydi ve AK Parti-MHP ittifakını önleyebilseydi; güvenilir bir haber kanalı ve haber ajansı kurulsaydı ve sivil toplumun, akademinin katkısıyla Erdoğan’ın mevcut milli güvenlik paradigmasına itiraz geliştirebilecek bir program ortaya koyup bunu cesurca savunsaydı, bunu başarabilirdi. Üstelik sadece kendisi hayatta kalmaz aynı zamanda sistemi de dönüştürebilirdi. Böylece bir ekosistem ortaya çıkabilirdi. CHP’nin bu karakteriyle devam ettiği ve siyasi ekosistemlerin ortaya çıkmadığı durumda ise sistem ile birimin çekişmesi halinde doğada ne gibi neticeler doğuyorsa siyasette de benzeri olacaktır.

Cevap Yazın