Adnan Oktar’ın Yükseliş Yılları

Yıllardır yaptıkları görsel şovlarla kamuoyunun gündemini meşgul eden ancak dar bir çevre tarafından şüphe ile yaklaşılan Adnan Oktar yapılanmasına yönelik operasyon, çok sayıda gerçeği gün yüzüne çıkardı. Bu örgütlenmenin tarihi konusunda halen karanlıkta kalan noktalar önemli. Ayrıca basına yansıyan bazı gelişmeleri bu tarihsellik içinde ele aldığımızda dikkat çekici bir fotoğraf karşımıza çıkıyor.

Türkiye’nin en çok merak edilen ancak 1999 yılı hariç üzerine gidilmeyen yapılanmasıydı Adnan Oktar örgütlenmesi. Sürekli olarak “Adnan Hoca” olarak reklamı yapılmış, 1999 yılında “motor” olarak bilinen etrafındaki kadınlara da “kedicik” diye yeni bir isim verilmişti. Bir dini örgütlenmeden çok kendi içlerinde eğlenen garip bir grup olarak gözükse de kazın ayağının hiç öyle olmadığını bilenler de vardı. Ancak şimdiye kadar bir kez hariç üzerlerine hiç bu kadar yoğun gidilmemişti. Neden gidilmediği ise karanlık bir nokta olarak kalıyordu hep.

İşte o karanlık noktalar, 11 Temmuz sabahı başlayan operasyonlar sonrasında aydınlanmaya başladı. Oktar grubu, suç işlemek amacıyla örgüt kurma, çocukların cinsel istismarı, cinsel saldırı, reşit olmayanla cinsel ilişki, çocuğun kaçırılması veya alıkonulması, cinsel taciz, şantaj, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’na muhalefet, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet, rüşvet, eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi gibi tam 33 suçlamayla karşı karşıyaydı ve suçlamalar çok ciddiydi.

Bu cemaat görünümlü örgütlü grubun hangi bağlantıları olduğu konusunda operasyonlar ve soruşturmalar derinleştikçe, Ümraniye’de bir depoda ele geçirilen arşiv çözüldükçe daha fazla bilgiye ulaşılacağı kesin gibi. Olayın adli boyutuyla ilgili çok sayıda haber basına zaten yansıdı. Ancak bu örgütlenmenin tarihi konusunda halen karanlıkta kalan noktalar önemli. Ayrıca basına yansıyan bazı gelişmeleri bu tarihsellik içinde ele aldığımızda dikkat çekici bir fotoğraf karşımıza çıkıyor.

‘Kadın Erkek Dans Edemez’

Gerçek adının Adnan Arslanoğlu olduğu iddia edilen Adnan Oktar, 1956 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Ancak onun “Adnan Hoca” olarak sahneye çıkışı, Nisan 1986’da gözaltına alınıp serbest bırakılmasıyla başladı. 3 Haziran 1986 tarihinde tekrar gözaltına alındı. Dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne getirilen Oktar ile gazeteciler arasında şu ilginç soru-yanıt gerçekleşti:

– Etkinize aldığınız genç kızları neden çarşafa kapatıyorsunuz?
Ben onlara kapanın demiyorum ki… Allah öyle emrediyor. Ama ille çarşafla örtünün demiyor… İster çarşafla örtünür ister tenekeyle.
Gençleri etkilediğinize göre hayli kültürlü olmalısınız.
Kültürlüyüm demiyorum ama halka nazaran kültürlüyüm.
Folklor çalışmalarına, dansa, spor yapmaya ne diyorsunuz?
Erkeklerle kızların vücutlarının tamamen birbirine değerek dans etmeleri doğru değildir. Spor yapanlar şort değil eşofman giyer.
Dini göreviniz olmadığı halde müritleriniz var?
Allah bütün Müslümanları vazifeli kılmıştır, dini yayın, tavsiye edin diye. İnsanları kötülükten alıkoyun der. Evet dinimizde misyonerlik yoktur ama her Müslümanın görevidir halkı uyandırmak. Benim müritlerim değil arkadaşlarım var.
Arkadaşlarınız hep zengin çocukları imiş, sizde zengin bir aileden geliyormuşsunuz. Bu neden?
Marksizm’de din, fakir halkın afyonudur sözü var. Sonra derler ki parası yoktur fakirin fuhşa, eğlenceye, zinaya verecek onun için uyutulur. Zenginlerin paraları olduğu halde kötülükten, kötü yoldan sakınmaları inançlarının güzelliğini gösterir. Dindar zengin insanlar, dini en güzel şekilde yaşıyor. 25 arkadaşım var, bunların içinde birkaç da kız arkadaş bulunuyor. Bazıları dostluğumuzdan önce Allah’ı, dini inkâr ederlerdi, şimdi inanıyorlar. Kız arkadaşlar da Allah’ın istediği şekilde örtünüyor. Hepsi zeki, kültürlü, bilinçli insanlar.
Sizi dinleyen, kardeşleriyle bile tokalaşmıyormuş. Ne dersiniz?
Hayır, ben bağnaz değilim. Kızlar, kendilerine nikâh düşecek erkeklere ellerini vermez. Analarını, babalarını, kardeşlerini kucaklar, tokalaşır.

Başlangıçta Nurcu

Evet, 1986 yılında bunları söyleyen bir Oktar vardı. Yine o dönemlerde gazetecilere yaptığı açıklamalarda, çalışmalarına 1979 yılında başladığını belirtiyordu. Yıllar sonra itiraf ettiği üzere ilk gözaltına alındığı yıl olan 1986’da kurulan FETÖ’nün yayın organı Zaman gazetesine, mali destek verdi. Bu da o dönem Nurculara yakın olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici bir ayrıntıydı. FETÖ’cüleri ve Nurcuları yakından takip eden kaynaklar, Yörünge’yle şu bilgileri paylaştı: “Oktar, 1990’lı yılların sonuna kadar Nurcu olarak bilindi ve bu yönde çalışmalar yürüttü. Hatta 1990’ların sonuna kadar Risaleleri hep kaynak olarak gösterdiler. Bu çerçevede Fetullah Gülen grubu ile de hep yakından iletişim kurdular.”

Nurcular konusunda ciddi araştırmaları ve bilgisi olan bir kaynağın iddia ettiği bilgiler ise karşı karşıya bulunduğumuz tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor:

“Nurcu grupların büyük çoğunluğunda FETÖ’nün etkisi büyüktür. Bunda bu grupların liderlerinin öyle ya da böyle tasfiye edilmesi etkili olmuştur. Tasfiye edilenlerin yerine Fetullah Gülen’e itiraz etmeyen kişiler geçmiştir.”

Bu iddia çok ciddi bir iddia olmasına rağmen Adnan Oktar’ın da bu gruplardan birinin lideri olması ve ortaya çıkan FETÖ işbirliği, iddiayı güçlendirmekte.

Psikolojik Sorunları Olduğu Yönünde Raporlar

Kendi ifadesiyle “psikolojik sorunları” değil, “hassas bir kişiliği” vardı. Ancak o tarihlerde yapılan araştırmalar Adnan Oktar’ın biri 1983, diğeri 1985, bir diğeri de 1988 yılında olmak üzere psikolojik sorunları olduğunu belirten raporları olduğunu gösteriyordu. Bu raporlardan biri, dönemin Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Şişli Hastanesi Baştabipliğince 1983/961 sayılı sağlık kurulu raporunda Oktar’ın “şizoid” hastalığı nedeniyle öğretime devam edemeyeceği belirtiliyor. Sağlık Kurulu Başkanı Dr. Ahmet Nasuhoğlu, üyeler Dr. Bahattin Yardımcı, Dr. Uğur Akbulut, Opt. Dr. Şinasi Can ve Dr. Tugay Akmut’un imzalarını taşıyan raporda Adnan Oktar’ın İstanbul Üniversitesi Mediko-Sosyal Merkezi Müdürlüğü’nün 25 Ocak 1983 tarih ve 618 sayılı yazısı üzerine muayene edildiği vurgulanıyor. İkinci sağlık raporu ise 2 Temmuz 1985 tarihini taşıyor. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Fakültesi Dekanlığı’nın Sıhhi Kurul raporunda, Kurul Başkanı Doç. Dr. Çolpan Mirzataş, üyeler Prof. Dr. Feridun Denktaş, Doç. Dr. Esin Öztürk, Doç. Dr. Ahmet Özbal, Doç. Dr. Nihat Şekercioğlu ve Doç. Dr. Müfit Uğur imzaları bulunuyordu. Raporun klinik ve laboratuvar bilgiler bölümünde “sıkıntı, tedirginlik, konsantrasyon güçlüğü, alınganlık, inisiyatif kaybı, ayna delili” yer aldı ve Oktar hakkında “paranoid” teşhisi kondu. Dönemin Milliyet gazetesinde ayrıntılı bir şekilde yer alan bu iki raporun ardından, Oktar yine 1986 yılının 3 Temmuzunda tutuklandı. Tutuklu yargılandığı bu süreçte 1987 yılında Oktar’ı 6 hafta boyunca gözetim altında tutan Adli Tıp’tan mahkemeye “paranoyak” olduğunun belirtildiği bir rapor gönderildi. İlginç olan, bu raporun daha sonra mahkeme dosyasından kaybolması oldu.

İstihbarat Örgütleri Psikolojik Sorunu Olanları Kullanır

İstihbarat örgütlenmelerinin çok sayıda olayda ve operasyonda psikolojik sorunları olan insanları kullandığını bilmek, Adnan Oktar vakasını anlamak açısından önem kazanıyor. Sözünü ettiğimiz istihbarat operasyonlarından olan Üzeyir Garih cinayeti ve faili Yener Yermez’in psikolojik sorunları olduğu biliniyordu. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a, Başbakan iken başarısız bir suikast düzenleyen Kartal Demirağ’ı ise Özal’ın koruma müdürü Musa Öztürk şu şekilde anlatıyordu: “Demirağ’ın sorgusunda bütün bunlar kendisine soruluyor ama somut bir cevap alınamıyor. Çünkü adam hiçbir şeyi doğru dürüst açıklayamıyor. Sorguda hep dengesiz hareketler yapıyor. Bugün, güçler belki bu iş için Demirağ’ı bulan ve onu yönlendiren kişiyi de bir şekilde ortadan kaldırmış olabilir. Bu taktik dünyadaki bütün istihbarat örgütlerinin, kaynağa ulaşılmaması için uyguladıkları sistemdir.”

Ergenekon kumpasında kullanılan Tuncay Güney de MİT’in 2013 yılı Mart ayında Ergenekon duruşmalarına bakan mahkemeye gönderdiği rapora göre “psikolojik sorunları olan, para düşkünü ve güvenilmez” olarak tanımlanıyordu.

Psikolojik sorunlu olanların istihbarat operasyonlarında kullanıldığına küresel bir örnek ise John Lennon suikastıdır. Görüntüde Mark Chapman, Lennon’un hastalıklı bir hayranıdır. Ciddi psikolojik sorunları olan Chapman, Lennon’u 8 Aralık 1980 tarihinde öldürdüğünde aslında sanatçı Lennon’u değil, Beatles’tan ayrılmış, kendini politikaya vermiş, özellikle Amerika’nın emperyalist siyasetine karşı son derece etkin bir muhalefet yürüten etkin bir ismi öldürmüş oluyordu.

İki Gencin Şüpheli İntiharı

Yıl 1988… 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Tayfun Baban’ın köprüdeki “intiharı” gündeme bomba gibi düştü. Olay deşildikçe altından bambaşka şeyler çıkmaya başladı. Tayfun’un İTÜ’de öğretim görevlisi olan babası Ertan Baban, “Tayfun çok ince planlanmış bir cinayete kurban gitmiş olabilir” diye açıklamış ve oğlunun Adnan Hoca’nın evlerine 6 ay boyunca takıldığını, olaydan 15 gün önce ayrıldığını öğrendiklerini ifade etmişti. Olay şöyle gelişmişti: Baban’ın arabası, 4 Haziran 1988 Cumartesi gecesini Pazar gününe bağlayan gece Boğaziçi Köprüsü’nde bulunmuştu. Tayfun Baban’ın köprüden atlayıp intihar ettiği kayıtlara geçti. Gencin cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Olayın görgü tanıkları ise başka bir arabayla aynı yerde olduğu iddiasındaki Tayfun’un üç eski arkadaşıydı. Bu gençler, polise, “Tayfun’un atladığını gördük” dedi. Açıklamalarında ise Tayfun’un, Arzu Ermiş adlı kıza âşık olduğu için intihar ettiğini öne sürdüler. Görgü tanığı üç gençten biri de “intihar” nedeni olarak gösterilen Arzu Ermiş’ti. Ancak aile cinayet iddiasını sürdürdü. Olay bir türlü çözülemedi ve kayıtlarda “intihar” olarak kaldı.

Yine dikkat çekici bir intihar da Tayfun Baban olayından yaklaşık bir yıl sonra 1989 yılının Aralık ayında yaşandı. Adnan Oktar’ın radarına girdiği ileri sürülen 18 yaşındaki Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Bölümü öğrencisi Vistül Ayerdem, Levent’te bir apartmanın 10. katından aşağıya düşüp hayatını kaybetti. Aile, kızlarının Adnan Hocacılar ile iletişimi olduğu iddialarını reddetmesine rağmen, “Kızımız cinayete kurban” gitti dedi. Arkadaşları da Ayerdem’in cinayet kurbanı olduğunu ileri sürdü.

Yıldızı 90’lı Yıllarda Parlıyor

Adnan Oktar, çalışmalarını yürüteceği Bilim Araştırmaları Vakfı’nı 17 Mart 1990’da kurdu. Bu süreçte gençleri yanından ayırmayan Oktar, vakıf çalışmalarında da bu üniversiteli zeki, başarılı gençleri kullandı. Vakfın yaptığı panellerde, toplantılarda, siyaset, sanat, bilim, tarih, spor dünyasından çok sayıda önemli isim konuşmalar yaptı. İşte bu dönem yavaş yavaş sanat ve siyaset dünyasında da kendisini gösterdiği yıllar oluyordu. Örneğin, Carlos Santana konserini izleyici olarak takip etmesi, dönemin gazetelerinde birinci sayfadan haber oldu. Ayrıca 9 ay sonra yapılacak seçimlerden birinci seçilecek olan dönemin Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in 11 Ocak 1991’de İstanbul Sheraton Oteli’ndeki toplantısına katılarak, “Ben DYP’liyim açıklaması” yapması siyasete yönelik ilk ciddi hamleleriydi. Ayrıca o dönem yine ANAP toplantılarında boy göstermeye başladı.

İşte tam da bu dönemde yapılanmadan ayrılan gençlerin ilk isyanı patlak verdi. Haftalık Tempo dergisine konuşan eski talebeleri, Oktar’ın 40’a yakın kadını imam nikâhlı kocalarından ayırıp kendisiyle imam nikâhı kıymaya zorladığını anlattı. Bu durum üzerine yeniden gözler kendisine döndü, soruşturmalar başladı.

Kritik Evlilikler

Adnan Oktar yapılanmasını 1990’larda her anlamda güçlendiren bir olay da yapılan kritik evliliklerdi. Örneğin, o dönem örgütün mali imamı olan Emre Nil, dönemin güçlü turizm şirketlerinden Tura Turizm’in ortaklarından Çetin Saraç’ın kızı Çağla Saraç ile evlendi. 1999 yılında yakalandığında Nil, evlilik talimatını Oktar’ın verdiğini itiraf edecekti. Saraç’ın ortağı olan Yılmaz Eyilik’in kızı Tuğçe Eyilik ise yine Oktar’cı Altuğ Berker ile nikâh masasına oturmuştu. Eyilik o zaman 19 yaşındaydı, Altuğ Berker ise Bilim Araştırma Vakfı’nın başkanlığını yürütüyordu. Altuğ Berker’in ismi daha sonra dönemin meşhur mankenlerinden Gülay Pınarbaşı ile yaptığı evlilikle gündeme gelecekti. Mayo ve bikini defilelerinin aranan mankenlerinden olan Pınarbaşı, Altuğ Berker ile evlendikten sonra tesettüre girdi ve 1994 yılında Refah Partisi’ne üye oldu. Pınarbaşı’nın üyeliği, parti içerisinde tartışma yarattı. Dönemin Refah Partisi İstanbul yöneticisi ve Milli Gazete Başyazarı Sadık Albayrak, 5 Ocak 1994 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Ruşen Çakır’a şunları söylüyordu: “Bu hanım (Gülay Pınarbaşı), üye oldu mu, hangi ilçeye oldu bilmiyorum. O grubun (Adnan Hoca grubunun) yapılanması Refah’ın bünyesine uygun değil. O hanım evlenmiş. Bodyguard denen beş-on kişiyle beraber gelmiş. Bunun kocası nasıl bir insan? Eğer bir insan evlenmişse, hanımını toplum içine atamaz. Hele hele RP’de bu hiç hoş karşılanmaz.”

Pınarbaşı-Refah Partisi üyelik konusu daha sonra sessiz sedasız kapandı. Ancak bu çarpıcı bir örnekti. Siyasette etkisini artırmaya çalışan Adnan Oktar’ın bir hamlesiydi. Gülay Pınarbaşı’nın halen Adnan Oktar yapılanması içinde olduğu da belirtilmektedir.

Sonuç Olarak

Sayfalarca tutacak olan Adnan Oktar dosyasında 1980’lerden 1990’lara uzanan tarihsel hat, aslında çarpıcı bir biçimde FETÖ ile benzerlik göstermektedir. Çıkış noktasından, büyümeye çalıştığı döneme kadar dini faaliyetlerden çok belli alanlarda örgütlenmeye çalışan bir yapının karşımıza çıkması, karanlık olaylara karışması, haklarında çok sayıda soruşturma açılmasına rağmen bir şekilde bu dosyaların kapanması, Adnan Oktar ve yapılanmasının karanlık tarafını göstermekte. 1999’da yapılan operasyon sonrasında çok sayıda karanlık nokta aydınlatılmaya çalışılmış, ancak FETÖ’nün yargı ve emniyete hakim olmasıyla yeniden palazlanan Oktar yapılanması, kendisine operasyon yapanları da kumpaslar döneminde FETÖ eliyle cezalandırmaya çalıştı. Ayrıca çıkış noktasında daha muhafazakâr görünen yapı, ABD’nin bölgemize operasyon başlattığı 1990’lar ile “ılımlı İslam” modelini dayattığı 2000’lerle birlikte yeniden bir yapılanmaya gitti. Örgütü de değiştiren Oktar, “kadın erkek dans edemez” diyen bir liderden, son derece dekolte kıyafetli kadınlarla dans şovlar yapan bir lidere dönüştü.

Cevap Yazın