“Yeni Türkiye”de Toplumun Siyasetten Beklentileri

Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.

“Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir.

Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır.

Eskiden Yeniye Değişenler

Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre halk ne kadar az şey bilirse o kadar kolay yönetilebilir. Daha somut alanlara bakıldığında eski Türkiye’de, siyasi istikrarsızlıklar toplumu canından bezdirmekte, yüksek faiz ve enflasyon oranları ekonomik hayatı felç etmekte, (1991 yılında Süleyman Demirel’in ifadesine göre) Türkiye senede ancak 30 km otoyol yapabilmekte, öğrenciler 60, 70 kişilik sınıflarda ders görmekteydi. Diğer taraftan eski Türkiye fotoğrafında başörtüsü problemi, katsayı sorunu başta olmak üzere özgürlük sorunları öne çıkan görüntülerdi.

Yeni Türkiye kavramsallaştırması şüphesiz her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dönemi ve her yönden iyi olan toplumsal özellikleri ifade etmemektedir. Bu anlamda kavrama biraz da özlem yüklenmiştir. Ancak eski Türkiye’den farklı unsurlara işaret etmek üzere kullanılan bu kavramın içini dolduracak epeyce gelişmeden söz edilebilir. Özgürlükler noktasından bakıldığında yeni Türkiye’de başörtüsü problemi fiilen çözülmüş, katsayı problemi ortadan kalkmış, devlet yıllardır yüzleşmekten çekindiği “Kürt meselesi”, Alevi vatandaşların talepleri gibi konularla doğrudan yüzleşmeye karar vermiştir. Bu süreçte ülkenin Başbakanı vatandaşlarından dersim olayları sebebiyle özür dilemiştir. Eski Türkiye’nin yasakları bir dönem bireylerin İslami bir hayat yaşamak ve dini eğitim almak için ülke dışına çıkmasını gerektirmişken, (bkz. Kurucu, 2017.) yeni Türkiye’de bunun tam aksi gelişmeler yaşanmakta ve Türkiye mazlumların sığınağı olan güvenli bir liman olmaktadır.

Yeni Türkiye’nin ekonomik ve teknolojik manzarasına bakıldığında; Türkiye uzun bir süreden sonra ilk defa IMF’ye olan borcunu sıfırlamış, TL’den 6 sıfır atmış, 11 yılda 17.000 km bölünmüş yol yapabilmiş, sağlık alanındaki yatırımları ile göz doldurmuş, yaşam kalitesini ve ortalama insan ömrünü uzatmış bir ülke olarak anılmaya başlanmıştır. İnternet kullanımının hızla yaygınlaştığı yeni Türkiye’de bilgisizliğin yerini haberdarlık almış, iletişim araçları ve ulaşım imkânları artmış, uçağa binmek orta ve alt sınıflar için bir özlem olmaktan çıkarak tercih konusu haline gelmiştir. Yeni Türkiye artık kendi tankını, savaş gemisini, helikopterini, insansız hava aracını ve eğitim uçağını yapabilmekte, daha ilerisine dair umutlarını canlı tutabilmektedir.

Yeni Türkiye’nin Siyasi ve Toplumsal Çehresi

Yeni Türkiye’nin siyasi özelliklerine bakıldığında ilk olarak halkın içinden ve halkın dilini konuşan bir siyasetin hâkim olmaya başladığını ifade etmek mümkündür. Bu çehrenin bütün siyasi partilere yansıyan bir durum olduğu ifade edilebilir. Şüphesiz bu süreçte bütün bu gelişmeleri sınırlı sayıda siyasi aktöre mal etmek yeni Türkiye’yi oluşturan unsurlara yapılmış bir haksızlıktır. Örneğin Türkiye’de farklı toplum kesimlerinin Avrupa Birliği standartlarını yakalama konusundaki arzu ve çalışmaları etkili bir unsurdur. Bütün bu çabaların sonucu olarak askeri vesayetin gerilemesi önemli bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Böylesi bir gelişmenin ortaya çıkmasında siyasetin yakın döneme kadar “öteki” olarak görülen kesimlerle ittifak yapması ve çevreyi merkeze taşıması etkili bir unsur olmuştur. Bu süreç “öteki”nin devletle barışması hatta zamanla devleti sıkı bir şekilde sahiplenmesiyle sonuçlanmıştır.

Elbette yeni Türkiye kavramsallaştırması bir ölçüde küresel gelişmelerle de ilgilidir. Özal sonrası dönemde ekonomi başta olmak üzere birçok alanda dünya ile etkileşime girilmesi, yeni Türkiye’ye has bazı özelliklerin belirmeye başladığı yıllardır. Dünya ekonomileri ile bütünleşen ekonomik modelin toplumsal hayatta etkisini hissettirmesi, yeni Türkiye’nin kısmen tüketim kalıpları üzerinden biçimlen(diril)mesine de sahne olmuştur. Kapitalizmin ikinci aşaması sayılabilecek “tüketim toplumunda” artık modayı takip etmemekle gericiliği tescillenmek istenen sosyal kesimler kendi modasını üretmiş, “tesettür defileleri” düzenlemek sıradan bir eylem haline gelmiştir. Bu süreçte kimliğin tanımlayıcı unsuru olarak beliren tüketim tercihleri ve tüketim merkezli yaşam tarzları farklı sosyal kesimleri aynı mekânlarda buluşturmuştur. Kapitalist üretim modelinin kendini güncellemesiyle birlikte tüketim tercihleri, ideolojik farklılıkların önüne geçerek gündelik hayat pratikleri bağlamında Türkiye’de toplumun iki farklı kutbunu -dindarlar ve laikler- AVM’lerde bir araya getirmiştir.

Yeni Türkiye’nin toplumsal çehresini oluşturan önemli unsurlardan biri de kır-kent dengesinin kent lehine ve dengesiz bir şekilde değişmesidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaklaşık %20’ye %80 olan kır-kent dengesi tersine bir hal almış hatta kır yaşamının özelliklerini taşıyan yerleşim birimleri neredeyse ortadan kalkmıştır. Kentleşme, yeni ilişki biçimlerini öne çıkarmaktadır. Geleneksel hayat biçiminde öne çıkan birincil ilişkiler yerini bireysel tercihlerin öne çıktığı bir ilişki biçimine bırakmış, bireycilik önemli bir olgu olarak belirmiş, bu süreçte din bile bireysel tercihin konusu olabilmiştir (bkz. Deizm tartışmaları).

Yeni Türkiye’de Seçkinlerin Değişimi

Pareto’ya göre bütün seçkinler zamanla çöker, geriler ve yıpranırlar ancak onların yerlerini yenilerine bırakmaları her zaman sorunlu olur. Yeni Türkiye’nin seçkinleri, çevreden merkeze yürüyen kesimler olmuştur. Bu anlamda TÜSİAD’ın eski Türkiye’yi temsil eden bir kurum olarak nitelenmesi bir tesadüf değildir. Bu olgu Türkiye’de ortaya çıkmaya başlayan yeni elitlere de işaret etmektedir.

Çevrenin merkeze yürüyüşünün hikâyesi biraz uzundur. Çok partili hayata geçiş dönemine kadar götürülebilecek bu süreçte Süleyman Demirel her ne kadar bazı kesimlerce “köylülüğün” sembolü olarak tanımlansa da “köylü” yıllarca ülke siyasetinde etkin bir figür olarak yerini aldı. Özal, merkezin çevreye yürüyüşünde diğer önemli bir figür oldu. Türkiye’de öteki olarak tanımlanan ve merkezden uzak tutulan “Nakşi” bir aileden gelen Özal’ın, başta ekonomi politikaları olmak üzere, politik tercihleri merkezin çevreye yürüyüşünü kolaylaştırdı. Ak Parti ile ortaya çıkan yeni seçkinler bu sürecin tamamlayıcı halkası oldular. Ancak “seçkinlerin değişimi” sürecinde elitlerin yerinden edilmişlik hissi hep kendini hissettirdi. Yeni seçkinlerde ise dâhil oldukları yeni sınıfa uyum sorunları baş gösterdi. Şüphesiz yeni Türkiye’nin en belirgin özelliklerinden biri de halkın ilk defa bir inisiyatif alarak askeri darbeyi önlemesidir. Bu gelişme Türkiye tarihinde bir ilk olduğu gibi bundan sonrasına dair bir umut olarak da okunabilir. Yeni Türkiye’de halk artık kazanımlarına sahip çıkmaktadır.

Yeni Türkiye Eski Türkiye’ye Özlem Duyar mı?

“Yeni Türkiye, ilkeler ve zihniyetler bakımından Eski Türkiye’nin rayından çıkmış bir taklidi. Eski Türkiye’yi özleyenler demokrasi elden gittiği için değil kendi iktidarları gerilediği için Yeni Türkiye’ye muhalifler. Bu yüzden henüz yaşam tarzı savunusundan öteye geçip yapıcı ve eşitlikçi bir demokratik ütopya ortaya koyamadılar”. (Özkul, www.birikimdergisi.com).

Bu soruya cevap verebilmek için eski Türkiye’de öne çıkan “irtica” kavramına müracaat edilebilir. İrtica kavram olarak geri dönüşü istemek anlamına gelmektedir. Ancak kavram çoğunlukla dinsel gericilik bağlamında bir etiketleme biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki geriye dönüşü istemek dinsel bir organizasyonun talebi olarak ortaya çıkabileceği gibi din ile ilişkisi olmayan ya da kendini bu çerçevede tanımlamayan sosyal yapıların özelliği olarak da ortaya çıkabilir.

Kavramın asli anlamına bağlı kalarak düşünüldüğünde “irtica” söylemine aşina olan Türkiye toplumunda geriye dönüşü istemek, artık toplum kesimlerinin arzu etmeyeceği bir taleptir. Diğer bir deyişle eski Türkiye’ye dönüşün imkânı kalmamıştır. Hatta yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri bile bilhassa genç nesil tarafından “eskimeye yüz tutmuş” olarak görülebilir. Zira onlara göre eski Türkiye tecrübe edilmemiş, eski kuşakların serzenişlerinden ibaret bir manzaradır. Kaldı ki artık dünyanın küçük bir köy olarak tanımlandığı, iç siyasetin dış siyasetten bağımsız düşünülemeyeceği, bireylerin haberdarlık düzeyinin her geçen gün arttığı bir dünyada, toplumsal talepleri belirleyen unsurlar küresel gelişmelerden bağımsız düşünülemez. Türkiye’nin bu günlerde yaşadığı siyasi ve ekonomik gelişmeleri de böyle okumak mümkündür.

Yeni Türkiye’de Toplumun Siyasetten Beklentileri

Toplumun siyasetten beklentilerinin başında siyasetin parçalı yapısının ortadan kalkması gelmektedir. Şüphesiz bu konu toplumun önüne konacak siyasi alternatiflere bağlı olarak gelişecektir. Ancak Türkiye’nin yeni tecrübe ettiği “Başkanlık Sistemi” bu beklentiyi tetikleyen bir unsur olmaktadır. Tabii ki toplumun bu konudaki beklentisini belirleyen farklı unsurlar da söz konusudur. Bunların başında toplumsal refah seviyesini kaybetmeme arzusu gelmektedir. Türkiye’nin yakın tarihinde tecrübe ettiği koalisyonlar ve siyasi istikrarsızlık süreçlerinin sonucunda kaybeden hep toplum olmuştur. Türkiye sermayesinin küresel sermaye ile iç içe geçen yapısı toplumun ideolojik
konuları es geçerek ekonomik gerekçelere bağlı tercih yapmasını beraberinde getirecektir. İdeoloji partilerini ve diğer ideolojik yapılanmaları zorlayacak olan bu toplumsal yönelim, toplumun siyasetten beklentilerini biçimlendiren önemli bir husus olarak belirecektir.

Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir. Ancak sonuç olarak bu iki konu Türkiye’de toplumun gerilmesine önemli ölçüde etki etmiştir. Seçim sonrası kimin seçildiğinden daha ziyade toplumsal gerginliğin azaltılması yönünde atılacak adımlar gündelik hayatta belirleyici olacaktır. Eğitim, Türkiye’de önemli bir “sorun” olarak varlığını sürdürmektedir. Yeni üniversitelerin açılması, liseye geçiş sistemindeki değişiklikler, eğitimde kalite sorunu Türkiye’de siyasi karar mercilerinin önünde külli bir problem olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak seçim sürecine girilen bu günlerde başkan adaylarının ve siyasi partilerin bu konulara dair somut fikir ve önerilerinin olmaması ya da “cılız” bir şekilde dillendirilmesi, sorunun daha da problemli bir hal alacağının göstergesidir. Hâlbuki toplum niceliksel artışa paralel olarak nitelik sorununun bir an önce çözülmesini beklemektedir.

Toplumun siyasetten beklentisinin yoğun olduğu alanlardan biri de şüphesiz uluslararası gelişmeler karşısında Türkiye’nin alacağı tavır ve süreci nasıl yöneteceğidir. Türkiye dışında ortaya çıkan ama etkileri toplum nezdinde derinden hissedilen uluslararası gelişmeler, Türkiye’nin beka sorununu da toplumun gündeminde tutacaktır.

Dolayısıyla siyasetten beklentilerin başında Türkiye’nin tercihini ne yönde yapacağı, ortaya çıkan gelişmelere nasıl tepki vereceği, oyun kurucu rolünün nerelere kadar uzanacağı konuları gelmektedir. Bu sürecin yönetilmesinde toplumla daimi bir şekilde iletişim kuran, nabzını tutabilen siyasi liderlik kadar uluslararası diploması konusunda tecrübeli bir kadro, yeri geldiğinde risk alabilen ama gerektiğinde geri çekilmeyi bilen bir yönetim anlayışı ön plana çıkacaktır.

“Yeni binyıla girdiğimiz bu dönemde dünyadaki siyasal ve sosyal değişimin baş döndürücü hızı ve önceden kestirilemeyen yönü “siyasetin yerleşik çerçevesini ve koşullarını” şiddetle aşındırmaktadır. Ulusal devlet, ulusal kimlik ve ulusal ekonomi gibi kavramlar toplumsal ve siyasal değişimi açıklamada yetersiz kalmaktadır” (Özbudun ve Keyman, 2003: 303). Yeni Türkiye’de ortaya çıkan sosyal değişim toplumsal kimliğin tanımlayıcı unsurlarında farklılıklar ortaya çıkarmış, dini özgürlükler başta olmak üzere, özgürlükler yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri olarak öne çıkmıştır. Böylesi bir toplumsal yapıda siyasetin başarısını belirleyen temel unsur değişimi iyi okuyabilmesidir. Dolayısıyla değişimi okuyamayan, özgürlüklerin kısıtlandığı eski Türkiye’ye ait paradigmaların toplumsal beklentiyi karşılama imkânı zayıf görünmektedir.

Kaynaklar
Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar I, II, III, IV, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Med Yayınları, İstanbul, 2017.
Barış Özkul, Eski Türkiye-Yeni Türkiye, Birikim Dergisi, 20 Ağustos 2017, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8474/eski-turkiye-yeni-turkiye#.WwSEakiFPIU (Erişim Tarihi: 21.05.2018.)
Ergun Özbudun ve Fuat Keyman, “Türkiye’de Kültürel Küreselleşme Aktörler, Söylemler, Stratejiler” Bir Küre Binbir Küreselleşme, Çağdaş Dünyada Kültürel Çeşitlilik, Editörler: Peter L. Berger- Samuel Huntington, Çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2003.

Cevap Yazın