Mukteda Sadr: Güneşi Batan Irak’ta Yıldızı Parlayan Dinî Lider

Irak’ın yeni bir düzene ve toplumsal barışa ihtiyacı var. Bunun yolu da yapı bozumu ve 2003 yılında kurulan yapının Irak şartlarına göre değiştirilmesinden geçiyor. 2003 mirasının kesinlikle elenmesi gerekiyor. Irak’a giydirilen Amerikan-İran deli gömleği bünyeye dar geliyor ve bunu değiştirmek istiyorlar. Yeni dönemin gündemi bu.

Irak’ta 8 Mayıs 2018 tarihinde yapılan genel seçimlere katılım istenilen düzeyde olmadı ve kimileri bunu reel olarak yüzde 10 ile 20 arasında takdir ediyor. Bununla birlikte katılımla ilgili resmi oran yüzde 45 civarında. Seçimlere yoğun biçimde yolsuzluk iddiaları eşlik etti. Siyasi yolsuzluk çerçevesinde kullanılan sahte oyların yüzbinleri hatta milyonları bulduğu iddia ediliyor. Buna benzer bir durum 2009 yılında Ahmedinejad’ın kazandığı İran seçimlerinde de yaşanmıştı.

Asaib-i Ehli’l Hak olarak Mehdi Ordusu grubundan ayrılmış bulunan Mukteda Sadr’ın eski çaycısı Kays Huza’li geçen seçimlerde kazandığı 1 sandalyeye mukabil bu defa sandalye sayısını 15’e çıkarmaya muvaffak oldu. Bununla birlikte bu muvaffakiyetini neye borçlu? Ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet dedikleri bir tarzın ürünü mü? Bu yolsuzluklar nedeniyle elle sayım yeniden gündeme geldi ve seçim sonuçlarını değerlendirmek üzere Başbakan Haydar İbadi, Yüksek Bakanlar Komitesi’nin tavsiyesi doğrultusunda yeni seçim kanununu ve akabinde de seçimleri iptal ve yerine yenisinin yapılması için çalışmalar başlattı. Meclis Başkanı Üsame Nuceyfi, seçimlerin yenilenmesi çağrısında bulundu. Seçimlerden sonra Irak yeni bir yol çatına gelip dayanmıştır. Seçimler sorunları aşmaya değil ufkun daha da kararmasına neden olmuş ve katkı sunmuştur. Seçimlerde yolsuzluk iddiaları çekişmeyi beraberinde getirdiği gibi çıkan sonuçlar ışığında yeni bir hükümet teşkili imkânsız olmasa da zor görünmektedir. Zira hükümet kurmaya elverişli dört-beş ana blok teşekkül etti. Bununla birlikte bu blokların diğer partileri ikna edip yanına çekmesi de zor görünüyor. Sözgelimi, Sairun Lideri Mukteda Sadr, İyad Allavi’nin El Vataniyye İttifakı ile Ammar Hakim’in Hikmet İttifakını ortak hükümet için ikna etse bile Haydar İbadi ve Hadi Amiri’yi de ikna etmesi gerekiyor. Bunun için iki beklentinin gerçekleşmesi gerekiyor. Haydar İbadi’nin Davet Partisinden ayrılması Hadi el Amiri’nin de İran çizgisinden uzaklaşması. Bununla birlikte Haydar İbadi Davet Partisi ile yollarını ayırmaya ve bağlarını kesmeye bir türlü yanaşmıyor! Hadi Amiri ise Kanun Devleti Lideri Nuri Maliki’ye daha yakın durmaktadır. İkisinin de ortak özelliği İran patronluğuna daha yakın gözükmeleridir. Bununla birlikte son kertede ve hesapta olmayan bir şekilde Hadi el Amiri, Nuri Maliki yerine Mukteda Sadr’ın bloğuna yanaşmıştır.

Yanlış İliklenen Düğme

Seçim tıkanmayı beraberinde getirmiştir. Bunun yapısal ve yüzeysel olmak üzere iki çehresi bulunmaktadır. Yapısal çehresinde Saddam’ın devrilmesinden sonra Irak siyasi olarak yeniden inşa sürecine girerken yapılan temel ve hatta kasıtlı hatalar vardır. Bu Irak’ın önünü tıkamıştır. 2003 yılında Irak yeniden yapılandırılırken gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmiş, kasıtlı olarak iki ayağı bir pabuca sokulmuştur. Ülkenin siyasi yapısı dış müdahalelere ve iç kanamaya açık bir şekilde düzenlenmiştir. Bu itibarla ülkenin çıkış noktası Özal’ın tabiriyle ‘reorganizasyon’, Garboçov’un tabiriyle de ‘Perestroika’ yani yeniden yapılanmayla ilgilidir. Yeniden yapılanma yeni bir iç ve dış ittifakı gerektirmektedir. Halbuki Irak’ın bu hale düşmesinde işgal sonrası kurulan iç ve dış ittifakın rolü büyüktür. Nuri Maliki’nin iki defa ABD-İran ittifakıyla başbakan yapılması gibi. 2003 sonrası oluşan iç ve dış ittifakta İran’a yakın partiler öne çıkarken yerel çizgiyi temsil edenler dışlanmıştır. Bu defa birinci gelen Mukteda Sadr örneğinde olduğu gibi geçmişte birinci gelen İyad Allavi de İran engeline takılmış, ona yakın ve onun ekseninde devran eden karşı ittifaklar zinciriyle devre dışı bırakılmıştır. İran’ın bastırması ve ABD’nin onayıyla birlikte içeride bazı güçler ile bölgede İran’ın nüfuzunu dengeleyebilecek ülkeler etkisiz bırakılmıştır. Bu Irak’ın temel kanama ve tıkanma nedenidir. Bozulan dengenin yeniden kurulmasına bu çarpık dengeyi kuran aktörler pek izin vermeye niyetli gözükmüyorlar. Fakat yine de cılız da olsa bir umut var. İçeride ve bölgede şartlar İran’ın aleyhine dönüyor. Trump döneminde İran ile ABD ilişkilerinin George Walker Bush veya Obama dönemindeki gibi sürüp gitmesi mümkün görünmüyor. Keza Suriye’de halkın ve devrimci güçlerin tasfiyesi İran’ı çıplak hale getirmiş ve Rusya ile İsrail’in tazyikine maruz bırakmıştır. Hem Irak hem de Suriye’de vakit milislerin terhis edilmesi vaktidir. Lübnan’da İran lehine Suudi Arabistan zemin kaybetse de Irak’ta durum tersi bir seyir takip etmektedir. En azından Mukteda Sadr, İyad Allavi ve Ammar el Hakim içeride ve bölgesel anlamda Irak’ı yeni bir dengeye oturmak istiyorlar. İttifak senedinde de bunun arayışını ve izlerini görebiliyoruz. Somut taleplerinden birisi silahın devlet tekeline alınması ve milis güçlerin silahlardan arındırılarak, terhis edilmesidir. Bu içeride İran’ın tırnaklarını sökmek ve maşalarını etkisiz hale getirmek anlamı taşıyor. Bir başka talepleri de bölgede Sünni ülkelerle yeni bir açılım yapmak. Esasında 2004 yılında ve sonrasında bu eksiği gördüğünden dolayı Ammar Hekim Ürdün, Mısır gibi komşu ve bölge ülkelerini turlamıştı. İran kontrolündeki Irak’ta elçilikler açmalarını istemişti. Böylece belki İran’ın boğucu etkisi karşısında bir nebze nefes alabileceklerdi. Haydar İbadi döneminde Suudi Arabistan Irak ile kesik olan ilişkilerini tamir etmiştir. Şimdi Sadr bloğu bu eğilimi genişletmek ve kalıcı hale getirmek istiyor. Ülkeyi normalleştirmek istiyorlar. Lakin karşılarında pusuda bekleyen Nuri Maliki ve çetesi, arkalarında da İran faktörü bulunmaktadır. Hadi Amiri kimlik katliamı ile anılırken Nuri Maliki de Sünnilere yönelik siyasi tasfiye ile bilinmektedir. Ahmedinejad’ın Iraklı versiyonu gibidir, Tarık Haşimi ile Rafi İssavi gibi Sünni liderleri ve siyaset adamlarını tasfiye etmiş, Irak’ta İran ile iltisaklı Şiileştirme politikalarına hız vermiştir.

Arrabu’l-Fiten

Nuri Maliki’nin kendine özgü lakaplarından birisi de ‘Arrabu’l fiten’dir. Fitnenin patronu olarak nitelendirilmektedir. Kısaca Nuri Maliki Irak’ta fitnenin başı pozisyonundadır. Lakin diğer siyasetçilerin de ondan geri kalır tarafı yoktur. Dinî manipülasyonlarla Irak siyasetinin yönünü tayin etmişler ve bu sayede Persleştirme zemininde Baassızlaştırma, Sünnisizleştirme ve Arapsızlaştırma kampanyalarına hız vermişlerdir. Bunu yapmak için de kurumları tarumar ettiler. Selefleri İbnü’l Alkemi gibi orduyu adeta terhis etmişler veya dağıtmışlardır. Ardından meydan İran yanlısı milislere kalmıştır.

22 Şubat 2006 tarihinde Samarra’da Markedeyn olarak da anılan Mehdi’nin büyük gaybubet dönemine girdiği Askeriye Camisi kundaklanmış, suçlama Sünnilerin ve Selefilerin üzerine atılmıştır. Böylece Sünnilere yönelik olarak bir tenkil hareketi başlatılmış ve bu sayede Sünni kimliği sindirilmiş ve Şii hâkimiyeti kesin bir biçimde tesis edilmiştir. Olay sırasında İbrahim Caferi hükümetin başındadır ve Nuri Maliki’nin de başbakan olmasına ramak vardır; eli kulağındadır.

Şubat 2006 fitnesiyle birlikte ülkede Şiileştirme dalgasının önü tamamen açılmış, son engeller de aşılmıştır. 9 Haziran 2014 fitnesi veya DAEŞ’in Musul’u gele geçirmesi ise Nuri Maliki’nin başbakanlığı dönemine rastlamıştır. DAEŞ fitnesiyle birkaç şey murat edilmiştir. Bunlardan ilki Nuri Maliki’nin anayasaya aykırı olarak üçüncü defa başbakanlık yolunun açılmasıdır. DAEŞ fitnesi potansiyel olarak olağanüstü durum ilan edilmesine ve anayasanın değiştirilmesine imkân veriyordu. Nuri Maliki de bu tür bir siyasi manipülasyonla siyasi kariyerini ve ömrünü uzatmak istemiştir. Irak’taki güçler dengesi Maliki’nin bu kusuru dolayısıyla yargılanmasına izin vermemiş ve yaptıkları yanına kâr kalmıştır. Halbuki Rafi İssavi gibi Sünni politikacılar ‘yolsuzluklardan’ yargılanmış ve 7 yıla hüküm giymişlerdir. 8 yıllık başbakanlığı süresinde 60 milyar servet biriktirdiği söylenen ve ilgili çevrelerde bu yüzden ‘baş harami’ olarak anılan Nuri Maliki ise üçüncü kez başbakan olabilmek için yeni entrikalar çevirmektedir.

9 Haziran fitnesinin sonuçlarından birisi de Sünnilerin kendi bölgelerinde ezilmeleri ve Haşd-i Şabi gibi devlet çatısı altında sekter karakterli milis güçlerinin sivrilmesine, palazlanmasına, ete kemiğe bürünmesine imkân vermesidir. 8 Mayıs 2018 seçimlerinde Nuri Maliki istediği sonucu alamasa bile İran sayesinde anahtar güçlerden birisi haline gelmiştir. Yandaşı blok ile birlikte aritmetik olarak hükümeti kurma şansı Mukteda Sadr’ın şansından daha yüksek görünmektedir.

Şii İç Savaşına Doğru

2006 sonrasında kimliğe yönelik katliamlarla, ardından 2014 yılında DAEŞ’in Musul’a sızmasını takip eden günlerde Iraklı milislerle ortak bir operasyon yürüten uluslararası koalisyonun DAEŞ’i temizlenmesi sonucu Sünni bölgeler çiğnendi ve Sünniler kendi diyarlarında parya durumuna düştüler. Sünnilerin aradan çekilmesiyle Şiiler baş başa kaldı. Bu durumda İran adına Irak’ı kim yönetecek sorusu devreye girdi. Karşılıklı nüfuzu artırma ve birbirlerinin yerine geçme gayretleri Şii güç merkezlerini karşı karşıya getirdi. Birbirlerinin ayağına basmaya başladılar. Şahsi husumetlerle birlikte İran’a yakınlık veya uzaklık durumu Şii güç merkezleri arasındaki ilişkileri belirliyordu. Lübnan’da Şii güçler arasında yaptığı gibi İran, Irak’ta da kendi vasalları arasında arabuluculuk ve brokerlik yapsa da sonuçta aradaki mesafe muvasala imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden de iç kavga kemikleşiyor ve kökleşiyor. Temsil ve alan kontrolü noktasında Şii milisler birbirlerinin ayaklarına basıyor. Şii milisler Sünni kitleye karşı olduğu kadar kendi arasında da tehlike saçıyor.

Musul‘dan sonra Kerkük ve ihtilaflı bölgelere düzenlenen operasyonlarda Haşd-i Şabi başı çekti. Kürtlerin de terbiye edilmesiyle birlikte aslında milis güçlerinin varlık nedeni ortadan kalkmış oldu. Aksi halde milislerin varlığı ile siyasi nüfuz ve çekişme meselesi Şii düzenini (beytü’ş Şii) altüst edecek. Bu açıdan Mukteda Sadr hem kendi adına asaleten hem de bloğu adına vekâleten milislerin terhis edilmesini ve silah bulundurma yetkisinin sadece kanuni kolluk güçlerinde olması gerektiğini savunuyor. Devletin bu işe kendi semti olan Sadr Semtinden (eski adıyla Medinetü Saddam) başlaması gerektiğini söylüyor. İrili ufaklı Şii milislerin tasfiyesi Irak’ı beklediği istikrar ve huzur ortamına taşıyabilir. İkinci çekişme nedeni de seçimlerde yapılan yolsuzluklar. Seçimlerin yolsuzluklar nedeniyle iptal edilmesi Şii milisler ve güçler arasında bir iç savaşı tetikleyebilir. Böylelikle İran’ın yaptıkları ters tepebilir.

Irak’ın yeni bir düzene ve toplumsal barışa ihtiyacı var. Bunun yolu da yapı bozumu ve 2003 yılında kurulan yapının Irak şartlarına göre değiştirilmesinden geçiyor. 2003 mirasının kesinlikle elenmesi gerekiyor. Irak’a giydirilen Amerikan-İran deli gömleği bünyeye dar geliyor ve bunu değiştirmek istiyorlar. Yeni dönemin gündemi bu. Seçimlerden sonra özellikle Arapçı ve Persçi olmak üzere iki kutup ve kanat öne çıkıyor. Bu kanatlardan veya kutuplardan Persçi olanın başını yolsuzluklarla anılan ve 8 yıl boyunca Irak’ı gerilimle yöneten Nuri Maliki çekiyor. Irak’ta lanet bir isim olarak anılıyor. Sürekli olarak içeride Sünnileri ezdiği gibi Türkiye, Suudi Arabistan gibi komşu ülkelerle de sürtüşüyor. Kimi Şiiler mezhep zemininden onu cesur ve desteklenmesi gereken biri figür olarak görüyorsa da aklı başındaki Şiiler ondan yaka silkiyor. Nitekim son seçimlerde fazla bir varlık gösterememiştir. 2014 seçimlerini önde bitiren Kanun Devleti 2018 seçimlerinde aşağılara düşmüştür.

Şiiler arasında bile tampon görevi gören Sünnilerin siyasi hayattan silinmeleriyle birlikte Şiiler arasında kutuplaşma had seviyeye çıkmıştır. Bunun bir iç savaş ortamını tetikleyebileceğini söyleyenlerin sayısı giderek artmaktadır. Sünnilerle Amerikan-İran destekli Şiiler arasında 2006 ve sonrasında yaşanan iç savaş ortamı ve gerilimler bu defada Şiiler arasında baş göstermektedir. Siyasi bir uzlaşma sağlanamazsa Irak kargaşaya sürüklenebilir. Bu durumda hem milisler meselesinde hem de siyasi alanda bir uzlaşma sağlanamazsa hakem kaba güç olacaktır.

Mukteda Sadr Hareketinin Kökleri

Mukteda Sadr hareketinin köklerinde Pers kökenli Şii mercilerine karşı Arap dini mercilerini öne çıkarma arayışı vardır. Esasında Şiilik mezhep olarak Büveyhiler döneminde teşekkül etmiştir. Son şeklini ise Fatimiler’den sonra Safeviler döneminde almıştır. Said Nefisi ve Ali Şeriati’nin de yazdıkları gibi zamanla teşeyyü dalgaları Perslik kisvesine bürünmüştür. Efsanelerle Ehl-i Beyt ile Sasani ailesi arasında izdivaca dayalı mevhum (algı ve kurgu mahiyetli, algıya dayalı) bağlar kurulmuştur. Üçüncü Yezdecird’in kızı Şah Banu’nun Hazreti Hüseyin ile evlenmesi bu tarihi dayanaklardan birisidir. Halbuki tarihi açıdan ne böyle bir kızın varlığı ne de böyle bir izdivaç ispatlanabilmiştir. Bu iddia Pers karakterli Şiiliğin kurucu efsanelerinden ibarettir. Şii muhayyilesinin ürettiği efsaneler arasındadır. Şiilik Pers kültürünün İslam’a bulaştırılmış kalıntılarından başka bir şey değildir. Pers anlayışındaki Şiilik milli bir Şiilik olmuş ve 1501 tarihi sonrasında İran’ı bölgesinden, muhitinden koparmıştır. 2003 yılından itibaren Irak da bir katar olarak İran trenine eklenmiş ve onun tarihi ve bölgesel düşmanlıklarını tevarüs etmiştir. Özal, Türkiye Cumhuriyetinin mazisiyle, komşularıyla ve zatıyla barışması gerektiğini söylerdi. Bu söylem fazlasıyla Şiilik için de geçerlidir. Irak’ın çevresinden koparılması ve İran’a ipotek edilmesi işlemi Ali Sistani gibi İran asıllı dini merciler ile Nuri Maliki gibi Davet Partisinin siyasi liderleri üzerinden yürütülmüştür. Zahirde Kerbala üzerinden gerçekte ise Kadisiye üzerinden yürüyen Pers Şiiliği, sevgi eksenli olmak yerine kin ve intikam dürtülerini esas almıştır. Nebil Haydari’nin analizi de bu yöndedir. İran devrimiyle birlikte bu duygular yeniden depreşmiş ve Irak’ı da kendi haziresine ya da bataklığına çekmiştir.

Necef Üzerinde Kavga

Şiiliğin kalbinde Necef’te atmakta Necef’in kalbinde de İran atmaktadır. Necef devlet içinde devlet pozisyonuna bürünmüştür. Necef İran etkisinde ve Kum’un gölgesindedir. Şimdiye kadar Necef’te 67 kadar merci-i taklit bu dini havzayı yönetmiştir. Bunlardan sadece 5’i Arap asıllıdır. Bu da İran etkisini apaçık bir surette göstermektedir. Kalanı Perstir. Bunlar da Havzaya Pers etkisini taşımışlardır. Sanki Havza üzerinden Irak’ta Büveyhiler saltanatı devam etmektedir. Hatta bu mercilerin bazısı Irak vatandaşı bile değildir doğrudan İran vatandaşıdır ve İran’ın etkisine açıktır. Bu durumda Necef Irak’ın milli güvenliğine ve Arap kimliğine apaçık bir tehdit oluşturmaktadır. İran açısından kurtarılmış bölgedir. Şiilik üzerinden yeni Medain’dir.

Necef’in bu surette Şiilik üzerinden İran’ın nüfuz alanı olması, Saddam Hüseyin’in bir proje geliştirmesine vesile olmuştur. Bu da Mukteda Sadr’ın babası Muhammed Sadık es Sadr’ın Arap asıllı merci haline getirilmesi ve tatil edilen cuma namazlarının yeniden kılınmaya başlanmasıdır. Gerçekten de Muhammed Sadık es Sadr 1989 yılından itibaren kendi mukallitlerini Cuma namazı kılmaya davet etmiş ve hem Bağdat hem de Necef’te ilk cuma namazları Şii ve Sünni kitlelerin katılımıyla birlikte kılınmıştır. Bu hem gelenekçileri hem de Pers Şiiliği taraftarlarını kızdırmış ve bu süreç Muhammed Sadık es Sadr’ın suikastıyla sona ermiştir. Bununla birlikte bu miras Mukteda Sadr’ın genlerinde dolaşmaktadır. Ona miras ve emanet olarak kalmıştır.

1998 yılında Amerikan Kongresinin çıkarmış olduğu Irak’ı Kurtarma Yasasına karşı Muhammed Sadık es Sadr Pers Şiiliğinin aksine yabancılarla işbirliğini ve onlar adına casusluk faaliyetlerini yasaklamıştır. Aynı yıllarda bunun akisleri Suudi Arabistan’da da hissedilmiştir. Saddam’a karşı Amerikan askerlerini Körfez’e buyur eden Suud rejimi, bunu meşrulaştıracak fetvalar peşine düşmüştür. Sefer Havali gibi isimler ve zümreler bu yöndeki yaklaşıma karşı çıkmışlardır. Lakin İran eksenli ya da Pers Şiileri gibi Camiye ve Medhaliye gibi Suud rejimi eksenli bazı dini yapılanmalar Körfez’de ve kutsal topraklarda yabancı güç bulundurmanın cevazına kail olmuşlardır. Bu da bölgede yeni bir ayrışma unsuru haline gelmiştir. İfrat ve tefrit sarmalı olarak Camiye ile Kaide gibi yapılar bu ihtilaftan beslenmişlerdir.

Muhammed Sadık es Sadr, 1989 yılında ortak cuma namazları kıldırmasıyla Müslümanlar arasında birlik beraberliğe ve muhabbete vesile olmuştur. 1998 yılında Kongre’nin çıkarmış olduğu Irak’ı Kurtarma Yasasına karşı bu fetvasıyla esasında İngilizlere karşı patlak veren 1920 Devrimine sadık kalmış ve o ruhu temsil etmiştir. Nuri Maliki ise Muhammed Sadık es Sadr’ın hilafına dedesinin çizgisine ve 1920 ruhuna ters düşmüştür. Arap diyarında yaygın bir iddia olarak Nuri Maliki’nin atalarının Beni Kureyza Yahudilerinden olduğu ileri sürülmektedir. Kimileri de onun Kürt kökenli olduğunu iddia etmektedir. Bununla birlikte dedesi Muhammed Hasan Ebu’l Mahasin şair, savaşçı ve devrimci olarak bilinmektedir. 1920’liyıllarda İngiliz işgaline karşı mücadele etmiştir. Lakin torunu Nuri Maliki İran’ın peşine takılarak Amerikan işgaline hizmet etmiş ve Ebu Rigal gibi rehberlikte bulunmuştur. Ebu Rigal İslam öncesi Habeşli işgalcilerin Haremeyn bölgesindeki akınlarındaki rehberlerinden birisi idi. Muhammed Sadık es- Sadr, Saddam Hüseyin’in projelerinden birisiydi. Amaç, Necef Havzasındaki İran nüfuzunu Arap mercilerle kırmak, dengelemekti. Saddam Kuveyt’ten çıkarıldıktan sonra 1992 yılında yeni bir projeye imza atar. Bu proje Necef el Eşref’teki dini havzanın mümkün mertebe Iraklılaştırılmasıydı. Bunu yapacak isim de Mukteda Sadr’ın babası Muhammed Sadık es Sadr’dan başkası değildi. Arap asıllı dini bir merci olarak Necef’in başına Muhammed Sadık es Sadr atanacaktır. Bu proje adım adım yürürlüğe konulur lakin bunun olgunlaşması için 3-5 yıllık bir zamana ihtiyaç vardır. Saddam Hüseyin ise zamanla yarışmaktadır. Ama zaman onu geçer. Bu projenin ikmali için Albay Rukan Rezuki görevlendirilir. Muhammed Sadık es Sadr’ın maiyetine de devlet ile teması sağlamak üzere ‘Sadun’ isminde bir irtibat subayı verilir. Çalışmalar devam ederken Muhammed Sadık es Sadr İran asıllı mercilerle bu gibi meseleleri tartışır. Ali Sistani, Beşir Pakistani, Muhammed Said el Hakim, Şeyh Burucerdi gibiler bu projeye karşı çıkar, Muhammed Sadık ed Sadr’ı da caydırarak akamete uğratmak isterler. Muhammed Hüseyin el Ensari gibilerinin de huzurunda yapılan müzakere ve tartışmalarda Ali Sistani, Irak’ın genelinde Şii ve Sünnilerin katılımıyla Cuma namazlarının kılınması planına karşı çıkar. Buna göre Cuma namazları ancak adil bir yöneticinin gölgesinde kılınabilir. Halbuki ona göre Saddam bu vasıflara haiz değildir. Şah sonrasında İran’da Cuma namazı geleneğinin başlatılmasına rağmen Ali Sistani gibiler Irak’ta yeniden bu geleneğin başlatılmasına karşı çıkıyorlardı. Böylece Irak’ta Pers Şiiliği geleneğini sürdürüyorlardı. Halbuki genel olarak Sünnilikte adil ya da zalim olsun herhangi bir imamın peşinde namaz kılınabileceği gibi birlikte cihada da çıkılır.

Bu projenin selametle hayata geçirilmesi için Mukteda Sadr’ın babasının hayatta kalması ve hayatta kalması için de suikastlara karşı iyi korunması gerekiyordu. Devlet bunu sağlamak istemiş ama Muhammed Sadık es Sadr’ın taraftarları arasında Pers Şiiliği etkisindeki sızmalarla dolu çevresi buna imkân vermemiştir. Irak rejimi başta Es Sadr’a sıkı bir koruma tayin etti. Lakin Muhammed Sadık es Sadr bundan sıkılıyor ve Saddam rejiminin gölgesinde onun bir kuklası gibi gözükmekten kaçınıyordu. Korunmasının ihtiyari olarak kendi mukallitleri veya cemaati tarafından sağlanmasını istiyordu. Saddam Hüseyin çar naçar, istemeden de olsa bu talebi geri çeviremedi. Bununla birlikte iç halkaya sızmış Pers Şiiliğinin unsurları pusuda bekliyorlardı. Muhammed Sadık es Sadr’ın günlük hareket planına vakıf olmuşlardı. Bir sabah namazına gidişi sırasında 19 Şubat 1999 tarihinde devletin Havzayı Araplaştırma projesinin aktörü olan Muhammed Sadık es Sadr suikastla öldürüldü. Akabinde İran propagandası yeniden atağa geçerek Es Sadr’nı ölümünden de Saddam rejimini sorumlu tuttu. 16 Mart 1998 tarihinde Halepçe katliamı sırasında da 2006 yılında Samarra kundaklaması sırasında da İran daileri aynı taktiği kullanarak suçu başkalarının üzerine yıkmışlardı. Halepçe meselesinde Talabani ve Samarra meselesinde de İran yanlısı politikacılar sorumluluğu alakasız adreslere yönlendirmişlerdi. Muhammed Sadık es Sadr’ın suikastı olağan zanlı olarak Saddam’ın üzerinde kalmış, böylece Muhammed Sadık es Sadr’ın ölümüyle birlikte proje de çökmüştür. Mesele saptırılarak manipülatif bir olaya dönüştürülmüştür. Suikastın akabinde Irak rejimi olayla ilgili tahkikatında su neticeye ulaşmıştır: Suikastçılar Bedir Tugayları içinden seçilmişler ve Hakim grubunun da lojistik desteğiyle meş’um emellerini icra etmişlerdir. Suikastçılardan üçü yakalanmış ve birisi ise İran’a firar etmiştir. Yakalananlar Mukteda Sadr ile yüzleştirilmiş ve ifadeleri dinletilmiş ve Mukteda Sadr kısas olarak onları kendi elleriyle idam edeceğini söylese de yaşının küçüklüğü nazarı itibara alınarak bu görev taraftarlarından Casip Senid’in uhdesine verilmiştir. Bedir Tugayları adına suikastı bizzat yöneten Abdulmecid Hui’nin yeğeni olmuştur. Saddam döneminde ülkeden firar eden muhalif din adamı Abdulmecid Hui uçan bir havza kurmuş ve Tony Blair gibi İngiliz siyasilerle şahsi dostluğunu ilerletmişti. Irak’a dönüşünün ardından Abdulmecid Hui, Mukteda Sadr taraftarlarınca 11 Nisan 2003 günü öldürülmüştür. Ardından yine intikam saikiyle Muhammed Bakır el Hakim de öldürülmek istendiyse de onun naaşı başka intikamcıların payına düşmüştür. Olayların ardından Mukteda Sadr ikircikli bir dil kullanmıştır. Kamuoyu önünde Saddam ve rejimini suçlasa da perde arkasında suikastçılardan intikamını almaya çalışmıştır.

Havza Üzerine Dinî Mühendislik

Şii Havza veya Necef Dinî Havzası üzerinde sadece İran’ın emelleri bulunmuyordu. Aynı zamanda 11 Eylül miladı ve BOP projesiyle birlikte ABD de dinî kurumlara çeki düzen vermek ve kendi açısından ehlileştirmek ve nüfuzu altına almak istiyordu. Bunun için işgalin ertesinde Amerikan güdümlü Şii din adamları Irak’a damladı. Bunlar arasında uçan havzaya hükmeden Abdulmecid Hui, hemen Irak’a avdet etti ve yeni düzenlemeler için harekete geçti. Lakin bu emelleri, eski hesaplar ve hesaplaşma yüzünden kursağında kaldı. ABD’nin projesi Kum’un gölgesinde kalan Necef’i merkez yapmak, bu kanalla Kum’a da hükmetmekti. ABD’nin projesi Saddam gibi Havzayı Araplaştırmak değil aksine Amerikan nüfuzuna açmaktı. Seyyid Kutup’un ifadesiyle Amerikan İslam’ını Şii marka üzerine de egemen kılmak istiyorlardı. Amaç Pers Şiiliğini de kontrolü altına almaktı. İran ile ABD arasında gidip gelen Abdulaziz el Hakim ile eski dini merci Ayetullah Hui’nin oğlu Abdulmecid Hui bu proje için biçilmiş kaftandı. ABD siyasi olarak İran ile anlaştığı gibi dinî anlamda da Necef dini havzası üzerinden İran’ın patronu olmak istiyordu. ABD’nin Necef Havzası üzerine dinî mühendislik hevesi, Patrikhaneyi ekümenik hale getirerek Rusları dinî olarak nüfuzu altına alma projesini andırıyordu. Türkiye’deki Patrikhane’yi ekümenik hale getirerek 300 milyon ortodoksun yöneldiği dinî mercii haline getirmek istiyordu. Patrikhane’nin siyasi mercii ise ABD olacaktı. ABD Soğuk Savaştaki gibi dinî mühendislik eskizleri yapıyordu. Aynı projeyi 2003 sonrası İran’a ve Şii alemine uygulamak istiyorlardı. Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası Patrikhane’nin ekümenik hale getirilmesi üzerinden bir dinî mühendislik yapmak istedikleri gibi Irak’ın işgalle birlikte çözülmesi üzerinden de bu defa Şiilik üzerine bir dinî mühendislik kurguladılar. İkisinde de başarısız oldular. SSCB ardından Rusya’yı güçlendirdikleri gibi Saddam sonrasında da Irak’ı altın bir tepsi içinde İran’a sundular ve İran nüfuzuna açtılar.

Pers Şiliğine Karşı Arap Şiiliği

Ali Şeriati, Muhammedi Sünnilik ile Alevi Şiilik terkibinden bahsederdi. Pers Şiiliği yerine de Safevi Şiiliği ifadesini yeğlerdi. Bugün ise Pers Şiiliğine karşı Arap Şiiliğini geçirme çabaları var. Bu çabaları genellikle Suudi Arabistan destekliyor. Sözgelimi bu yönde Nebil Haydari isimli yazar 1255 kaynak tarayarak Arap Şiiliği ie Acem Şiiliğinin farkını ortaya koymaya çalışmıştır. Hasan Alevi gibi Nebil Haydari de Arap Şiiliğini terviç eden isimler arasındadır. Ali Elverdi sosyolojik açıdan Ahmet Katip de dinî açıdan yürüttükleri çalışmalarla Şii ve Sünni dünyanın fezasında büyük bir dalgalanma meydana getirmişlerdir. Onların izinden giderek ‘Et Teşeyyü’ül Arabi ve’t Teşeyyü’ül Farisi- Arap Şiiliği Pers Şiiliği’ isimli bir kitap telif eden Iraklı araştırmacı Nebil Haydari de bu çalışmasıyla Şiilik üzerindeki tül perdelerinden birini daha kaldırmıştır. Kitabında Şiiliğin Pers kökenlerini ve bağlantılarını çok iyi analiz etmiştir. Haydari, Perslik olarak bir cinsi veya bir kavmiyeti, bir milleti değil İslam öncesi Pers kültürünü ve bunun Şiilik üzerinden İslam’a yansımalarını, sızmasını kastettiğini ifade etmiştir. Mevcut Şiiliğin ete kemiğe bürünmesi dönemi Büveyhilik dönemidir. Bu dönemde Şiilik adına İslam içinde paralel bir dinî anlayış üretilmiştir. Şii dört hadis kitabı bu dönemin ürünüdür. Küleyni’nin Kâfi’si, Saduk el Kummi’nin Men La Yahduruhu’l Fakih kitabı, Tusi’nin Tehzip ve İstibsar kitapları bu dönemin ürünüdür. Bu kitaplar Şii kültürünü oluşturmuştur ve bu kitapların Ehl-i Beyt ve sözleriyle yakından uzaktan alakası yoktur. Bu kitaplar aşırıların, dolgucuların ve yalancıların uydurmalarıyla doludur. Bu kitapların aktardığı rivayetlerin Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin veya diğer imamların sözleriyle bir alakası yoktur.

11 Eylül sonrası Amerikan merkezli yeni Moğol istilası karşısında Bush ve akabinde Obama ile işbirliği yapan İran molla rejimi bu yönüyle Şah İsmail’i hatırlatmaktadır. Ali Elverdi gibi Nebil Haydari de Osmanlılara karşı Şah İsmail’in Portekizlilerle yazışmalarına temas etmiştir. Bu yazışmalarda Şah İsmail muhataplarını İslam’ın mukaddes beldeleri olan Arap Yarımadasını işgale teşvik etmektedir. Mevcut İran rejimi de Kaide elemanlarını körfez bölgesinde Amerikan hedeflerine karşı yönlendirmiştir. Irak’ta ve kendi bölgesinde ABD ile ortaklık kuran İran, ABD ile Körfez ülkelerinin arasını bozmak için Kaide elemanlarını bu ülkelerdeki Amerikan hedeflerine karşı kışkırtmıştır. Böylece bölgede ABD’nin birinci ve vazgeçilmez gözdesi olmak istemiştir. Portekiz’in Çin’deki Elçisi Tome Pires, İran seyahatinde gördüklerini şöyle hulasa etmiştir: “Sünni camilerini yıkıyorlar, Hristiyan mabetlerini onarıyorlar.”

“Şah Abbas Londra’da” sergisinde de gösterildiği gibi Safeviler Hüseyniye merasimlerini ve tatbir gibi uygulamaları Avrupa’dan Mesih’in hatırasından ve Hristiyan şehitlerin hatırasından devşirmişlerdir. Nebil Haydari bu tarihi labirentten çıkışın ancak Arap Şii anlayışıyla mümkün olduğunu ifade etmektedir. Muhammed Bakır es Sadr, Muhsin Emin el Amili, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Muhammed Mehdi Şemseddin gibi İslam alemiyle gerçek köprü kurmak isteyen Arap Şiiliğine yatkın isimleri zikretmektedir. Ehl-i Beyt veya Arap Şiiliğinin muhabbet üzerine kurulu olduğunu Pers Şiiliğinin ise Sasanilerin matemi üzerine ve kin kültürü üzerine kurulu olduğunu ve sürekli kin ürettiğini ifade etmektedir. Pers Şiiliği, Sasaniler ve Savefiler namına irredandist yani yayılmacı bir amaç gütmektedir. Mehdi Taib ve Ali Yunusi gibi İranlı yetkililer bu yayılmacılık heveslerini açıktan itiraf etmişlerdir.

Mukteda Sadr Yıldızının Parladığı An

2014 seçimlerinde Nuri Maliki birinci çıkmıştı. 8 Mayıs 2018 seçimlerinde de Mukteda Sadr seçimlerin galibi çıktı. Bununla birlikte salt çoğunluğu sağlayamadı. Salt çoğunluğa erişebilirlik açısından 4 veya 5 farklı kütle/blok bulunuyor. Mukteda Sadr ile birlikte hareket etme temayülü gösteren Ammar el Hakim ile İyad Allavi grubu Şii ağırlıklı bir hükümeti tercih etmiyor. Kasım Süleymani’nin bu yönde baskılarına aldırmıyorlar ve Mukteda Sadr yeni hükümetin İran destekli ve ağırlıklı Şii bir yelpazeden oluşmasına sıcak bakmıyor. Bunun yerine mezhep ve etnik sınırları aşması gerektiğine inanıyor. Irak’ın mezhebi ve etnik dağılımı da zaten bunu gerekli kılıyor. Aksi takdirde Şii ağırlıklı bir hükümet İran’ın kanatları altına girme ve bağımsızlığını kaybetme tercihiyle karşı karşıya kalacaktır. Mukteda Sadr’ın lideri olduğu Sairun bloğu en yüksek sandalye sayısını elde etti ve 54 milletvekiline sahip oldu. 2006 yılından itibaren 13 yıllık siyasi süreç, içinde bulunduğumuz zaman diliminde pik noktasını yakalamış oldu. Buna eksik olsa bile tarihi bir başarı demek mümkün. Ayrıca siyasi noktada daha çok piştiği ve olgunlaştığı da söylenebilir. İran ile ABD gergefinde kalan Iraklılar için süreç büyük kırıklıklarla, derslerle dolu. Herkesin kendi çapında bu süreçten ders aldığı da söyleniyor. Bununla birlikte yine de Nuri Maliki gibi uslanmaz siyasetçiler Irak’ı karıştırabilirler.

Manifesto ve Milli Başbakan

Mukteda Sadr’ın başında bulunduğu Pederşahi Milli Çoğunluk Kütlesi seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra bir manifesto yayınladı. Bu manifestoya Irak açısından bir yol haritası ve bir pusula da denebilir. Manifestoda ilginç başlıklar var: iktisadi reformlara gitmek. Hayvancılığı kalkındırmak. Özel sektörü canlandırmak. Yabancı yatırımcı çekmek. İdari ve hükümet organlarını hizipçilikten arındırmak. Cihet-i askeriyeye siyaset sokmamak yani sekter emellere alet etmemek. Silahın münhasıran devletin elinde toplanması. Toplumun militarize edilmemesi… Adeta bu maddeler İran ve ABD’nin Irak’a yaptığı müdahalelerden alınan dersleri ve bunlara karşı geliştiren milli tepkileri ihtiva ediyor.

Bu çerçevede İzzet Şabandar gibi Iraklı bağımsız politikacılar 13 yıllık siyasi sürecin sonucunda Müslüman Kardeşlerin Şii versiyonu olarak kabul edilen Davet Partisi dışında bir ismin başbakanlığa getirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Burada iki önemli husustan birisi gelecek başbakanın Davet Partisi çatısının dışından gelmesi. Şimdiye kadar ise İbrahim Caferi, Nuri Maliki ve Haydar İbadi gibi isimler hep bu çatı altından geldiler, ülkede büyük tahribat yaptılar ve İran’a dayanarak mezhebi ve etnik çekişmeyi azdırdılar.

Arap dünyasında Müslüman Kardeşler kökenli başbakanlara müsaade edilmezken Irak’ta 13 yıldan beri Müslüman Kardeşlerin Şii versiyonunun iktidarda olması garabet arz eden bir durumdur. Dünyanın onlara toleranslı yaklaşmasının nedeni azınlığı temsil etmeleri nedeniyle olmalıdır. Şimdi ise Şiilerin kendisi Davet Partisinin iki kanadını da veto ediyorlar. Sihir sihirbazına geri döndü.

Muhtemel Başbakanlar

Irak’ta siyaset borsasında yeni hükümet senaryolarıyla birlikte yeni başbakan isimleri konuşuluyor. Bunlardan bazıları öne çıkıyor ve muhtemel başbakan olarak sunuluyor. Bunlar arasında öne çıkan isimlerden birisi Falih Feyyaz. İkincisi ise Nuri Maliki’ye yakın ve bakanlık yapmış isimlerden Muhammed Şeyya es Sudani. Bir başkası ise Aras Habib. Bunların dışında Hadi el Amiri, Tarık Necm gibilerin isimleri de geçiyor. Son sıralarda İran yanlısı olarak bilinen ve Bedir Tugaylarının eski Şefi Hadi el Amiri de Mukteda Sadr’ın ittifakına katıldığını duyurdu. Geçmişte Haydar İbadi’nin Nasr bloğundan aday olmuştu. İzzet Şabandar gibi Maliki’den ayrılan Şii politikacılar Hadi el Amiri’nin İran’a yakın görünmekle birlikte milli bir çizgide olduğunu ileri sürüyorlar. Zaman elbette bu söylemleri test edecek, doğrusunu eğrisinden ayıracaktır. Ama görünen o ki Sadr ile ortaklığı kabul ederek Hadi el Amiri başbakanlık koltuğuna bir adım daha yaklaşmış bulunuyor.

Türkiye’yle Kesişen Yollar!

Irak’ta İran Şiiliğine mesafeli bir çizgiyi temsil eden Mukteda Sadr’ın Sairun kütlesinin seçimlerden birinci çıkması Şii surunda açılan bir Sünni gedik olarak değerlendiriliyor. Alınan virajla birlikte Nuri Maliki gibi bazı isimlerin dışında kimse İran ile birlikte anılmak istemiyor. Şöyle demek mümkün: Mukteda Sadr, Türkiye ile Körfez ülkeleri üzerinden Irak’a ortak bir köprü kuruyor. En azından İran’ın olumsuz etkilerini dengelemek istiyor. Nitekim Mukteda Sadr Ramazan hilali münasebetiyle ortak bir celsede Suudi Arabistan, Türkiye, Suriye ve Ürdün elçileriyle bir araya gelmiş, birlik ve beraberlik vurgusunda bulunmuştur.

Mukteda Sadr’ın Türkiye ilgisi eskiye dayanıyor. Irak’ın ilişkilerini çeşitlendirmesi (tenvi el alakat) gereğine inanan birinin Türkiye’ye yabancı veya bigâne kalması düşünülemez. Mukteda da bunu yapıyor. Mukteda Sadr, 1 Mayıs 2009 tarihinde İran üzerinden Türkiye’ye gelerek bir dizi görüşme gerçekleştirmişti. Türkiye ziyareti sırasında Türk yetkililerle siyasi süreci mütalaa etmişti. Fakir Şii kitlelerin Robin Hood’u olarak da bilinen ve bu yönüyle Mahrumlar Hareketine liderlik yapan ‘Kayıp İmam’ Musa Sadr’ı da hatırlatan Mukteda Sadr komşu ülkelerle köprü kurarak İran ile ABD’yi dengelemek istiyor.

Irak’ta İran yanlısı kesimlerle yoğun sürtüşme yaşadığı bir dönemde İran’a giderek bu ülke liderleriyle hesaplaşmış ve gerekirse Irak’ı terk ederek Suudi Arabistan ya da Türkiye’ye iltica edebileceğini söylemişti. Türkiye de Mukteda Sadr ve açılımları karşısında ilgisini esirgemiyor. Bu baptan olmak üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan 26 Mayıs 2018 tarihinde seçim başarısından ötürü Mukteda Sadr’ı kutlamıştır.

PKK ve Ilısu Barajı Meselesi

Irak’ta günlük hayatı yaşanılmaz kılan hususların başında elektrik kesintileri ile birlikte su sıkıntısı gelmektedir. Irak petrol zengini ama su fakiri bir ülkedir. Saddam döneminde temiz suya kavuşan Iraklılar demokrasi adı altında faaliyet gösteren partiler döneminde bu nimetten mahrum kaldılar. Irak, su konusunda dışa bağımlıdır. Dicle Nehri üzerine Türkiye’nin kurduğu Ilısu Barajı ve Haziran ayı (2018) itibarıyla barajın su tutmaya başlaması Iraklıların güncelleşen şikâyetlerine konu olmaktadır. Gerek Mukteda Sadr ve gerekse ortaklarından Ammar el Hakim su meselesiyle yakından ilgilenmekte ve Türkiye ile bu hususta ivedi müzakerelerin yapılmasını önermektedir. Bir diğer pürüzlü mesele de PKK ile mücadele meselesidir. Özellikle İran
çizgisinde yürüyen partiler, dinî zeminde Türkiye’ye karşı mezhep milliyetçiliği gütmektedir.

DAEŞ’e karşı dünyanın her yanından güç davet eden Iraklı Şiiler PKK varlığı karşısında Türkiye’ye savunma hakkı tanımadıkları gibi aynı zamanda işbirliğine de yanaşmıyorlar. Özellikle Nuri Maliki ile halefi olan Haydar İbadi, Türkiye’nin askeri operasyonları karşısında Irak milliyetçiliğini kışkırtıyorlardı.

Cevap Yazın