Kur’an Yorumundan Kaynaklanan İtikadî Kırılmalar

Klasik ilim geleneğimizde, başta müfessirler ve kelamcılar olmak üzere ulemanın cumhuru hakikat, hidayet ve iman üzere olmanın ve ebedi kurtuluş imkânının İslam’a ve İbrahim milletine mensubiyet, son peygamberin risâletinden sonra ise bu mensubiyetin son peygambere iman edip Müslüman olma şartına bağlandığı hususunda icma etmişlerdir. Tabii olarak bu çerçevenin dışında kalmak da dalâlet ve küfür olarak addedilmiştir.

Giriş

Bin yıldır İslâm milletinin mümessili olarak tarihin mihverine yerleşen Selçuklu-Osmanlı çizgisinin son iki yüzyılda etkinliğini yitirip, dağılmaya yüz tutması ve Batı medeniyetinin etkin bir güç olarak ve ilk anda gözleri kamaştıran felsefî ve bilimsel atılımlarıyla tarihin merkezine yerleşmesi sürecinde Müslümanların sadece vatanları işgale uğrayıp parçalanmamış, aynı zamanda asırlardır biriktirdiği şuur ve zihin dünyası da altüst olmuş, buhrana düşmüştür. Şuur ve zihin dünyamızda meydana gelen hasar ve tarih boyunca geliştirdiğimiz usulün akamete uğraması neticesinde, yüzyıllar içinde oluşan ilim geleneğimizde çerçevesi çizilen bazı itikadî anlayışlar, modern dönemde yeniden tartışılmaya başlanmıştır. İmanın şartlarından biri olan kadere iman, ehl-i kitabın itikadî durumu ve necatı gibi meseleler bu bağlamda akla gelen ilk misallerdir.

Kanaatimizce bu vakanın bariz olarak müşahede edilebileceği ayetlerden biri, Yahudî, Hristiyan ve Sâbiîlerin itikadî durumlarına ve uhrevi kurtuluşuna temas eden Bakara sûresi’nin 62. ayetidir. Bu yazıda bahsi geçen ayetin klasik yorumlarıyla modern dönemdeki bazı yorumları karşılaştırılacak geçiş dönemindeki kırılma, imkân dâhilinde hem usulü hem sebepleri hem de sonuçları bakımından tahlil edilecektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki ehl-i kitabın itikadî durumu üzerine konuşmak çoğu zaman anlaşıldığı gibi “öteki” hakkında deyim yerindeyse “ahkâm kesmek”ten evvel, aslında kendi itikadî tasavvurumuzun tarifini yapmaktır. Bilindiği üzere tarifin başarısı “efradını cami ağyarını mani olmasıyla” ölçülür. Öyle ise yahudi ve hristiyanların itikadî durumuna dair tasavvurumuz aslında kendi itikadımızın bir nevi tarifidir.

Klasik Anlayışta Ayet-i Kerimenin Anlam ve Yorumu

Bahis konusu ayet-i kerime meâlen şöyledir: “Şüphe yok ki iman edenler ile Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiîler’den her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve sâlih amel işlerse, elbette bunların Rableri yanında ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun olacak değillerdir.” (Bakara 2/62.)

Ayet-i kerimenin Hristiyan iken Müslüman olan Selmân-ı Fârisî ve arkadaşları hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Selmân-ı Fârisî Allah resûlüne, kendisini bekleyen fakat ömrü vefa etmeyen, kavuşmuş olsalardı iman edeceklerini umduğu Hristiyan arkadaşlarının durumunu sormuştu. Resûl-i Ekrem de rivayete göre onların İslâm dini üzere ölmediklerini beyan etmesi üzerine Selmân-ı Fârisî çok üzülmüştü. İşte bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Akabinde Resûlullah, Selmân-ı Fârisî’yi çağırmış ve ayetin kendisi ve ashabı hakkında indiğini ifade ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Kim benim peygamber olduğumu işitmeden önce İsa’nın dini ve İslam üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse muhakkak o helâk olmuştur.” (et-Taberî, I, 420; İbn Kesîr, I, 366.) Klasik tefsirlerimizde ayet-i kerimenin başındaki “iman edenler” ibaresiyle kast edilenler hususundaki görüşlere göre onlar: Ya Hz. Peygamberin risaletinden evvel Yahudilik ve Hristiyanlığın batıl itikatlarından beri olan, Hz. İsa’ya iman etmiş muvahhid kimselerdir ya kalben değil de sadece zahiren veya lisanen imanını ikrar eden, Müslüman görünen münafıklardır ya da Hz. Peygamber’e iman edenler yani Müslümanlardır. Buna göre ayet, ilk iki görüşte zikri geçen risaletten evvelki muvahhitler ve münafıklar ile Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sabiîlerden her kim ki son peygamberin itikadi öğretisine uygun olarak hem lisanen hem de kalben iman eder yani müslüman olursa onlara korku yoktur. Fakat kast edilenler Müslümanlar ise ayetin manası, şimdiye kadar iman ve İslâm üzere olup bundan sonra da ölünceye kadar iman ve İslâm üzere sebat edecek kimselere korku yoktur, şeklinde anlaşılmıştır (Razi, III, 112.). Dikkate değer en önemli husus şudur ki klasik tefsirlerimizde bu ayet-i kerime hiçbir şekilde modern dönemde zuhur eden bazı anlayışlarda olduğu gibi ilahi menşeli din mensuplarının Hz. Peygamber’e ve Kur’an-ı Kerim’e iman edip tâbi olmadan yani Müslüman olmadan da hidayet üzere olabilecekleri ve necata erişecekleri şeklinde anlaşılmamış, tam aksine onların Müslüman olmalarının gerekliliğine işaret olarak yorumlanmıştır ve bu husus bilhassa vurgulanmıştır. Mesela Taberi ayetin mesajını şöyle ihtisar etmiştir: Yahudinin imanı, Hz. İsa gelinceye kadar Tevrat’a ve Hz. Musa’nın sünnetine sarılmasıdır. Fakat Hz. İsa’ya eriştiği halde ona tâbi olmayanlar helâk olmuşlardır. Hristiyanın imanı ise İncil’e ve Hz. İsa’nın şeriatına sarılması durumunda makbuldür. Fakat Hz. Muhammed geldikten sonra her kim ki ona tâbi olmaz ve hâlâ üzerinde olduğu Hz. İsa’nın sünnetine ve İncil’e davet ederse helâk olmuştur (Taberî, I, 420). İbn Kesîr  de ayetin umumi mesajını “ümmî nebî ve resule tâbi olan herkes ebedî saadete kavuşacaktır” (İbn Kesîr, I, 366.) şeklinde özetlemiştir.

Modern Dönemde Ayet-i Kerimeye Yapılan Bazı Yorumlar

Bakara süresinin 62. ayetinin yorumundan hareketle modern dönemde ehl-i kitabın itikadı ve necatı konusunda, ümmetin 1400 yıldır icma ettiği çerçevenin hududunu ihlal eden veya zorlayan anlayışları başlıca iki kategoride tasnif etmek mümkündür: Birinci yaklaşıma göre Allah’a, ahirete iman edip iyi işler yapan semavi kaynaklı din mensupları Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a iman etmese ve Müslüman olmasa dahi istikamet üzere olup necata erebilecektir. Bahsi geçen ayet-i kerimenin yorumundan hareketle ehl-i kitabın, yani Yahudi ve Hristiyanların itikadî durumu konusunda İslam dünyasındaki kırılmanın en belirgin ve etkin olarak görülebileceği isimlerin başında Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gelmektedir. Yeni dönemin ruhuyla da mutabık şekildeki onların bu anlayışı oldukça etkili olmuş, hatta kendilerinden sonraki benzer yorumlara kaynaklık etmiştir. Muhammed Abduh’un yorumuna göre, önceki peygamberlerden herhangi birinin hidayetine tutunan ve geçmiş semavi şeriatlardan herhangi birisine mensup olan herkes iman üzeredir. Bu ayet-i kerimede kavimlerin, renklerin, “mensup olunan dinlerin” ve diğer hususların Allah Teâlâ’nın rızası ve gazabı veya bir kavmin yücelmesi veya alçalması ile hiçbir alakasının bulunmadığı mesajı verilmektedir. Reşid Rıza ve üstadı Muhammed Abduh’a göre semavi din sahipleri şirke sapmadan Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve kendi şeriatlarınca salih amel işlerse Müslüman olmadan da Allah katında sevaba nail olur ve saadete erişebilirler. (Reşid Rıza, I, 334-339.) Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve onların yakın takipçilerinden olan döneminde Yugoslavya müftülüğünde vazifeli Boşnak âlim Hüseyin Cozo’nun bu görüşte olduğu ve bu görüşleri Balkanlarda yaydığı bilinmektedir. İkinci yaklaşıma göre Yahudi ve Hristiyanlar yukarıdaki şartlara ilaveten son peygambere ve kitaba iman etmekle mükelleftir. Fakat tâbi olması ve Müslüman olması gerekmez. Zira İslâm böyle bir mecburiyeti şart koşmaz.

Meselâ Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri’ne bakılırsa; iman, hidayet ve necat için Yahudi ve Hristiyanların “Allah’a Kur’an’ın tanımladığı biçimde inanmaları Uzeyr’i veya İsa’yı Allah’ın oğlu saymamaları, ahirete de layıkı veçhile inanmaları, bunun yanında İslam dinine girmeseler dahi Kur’an’ın Allah kelamı, Hz. Muhammed’in de hak peygamber olduğunu inkâr etmemeleri lazımdır (Ateş, I, 174). Zira “bütün dinlerin ruhu, Allah’ın buyruğuna saygı ve O’nun yaratıklarına şefkattir.” (Ateş, III, s.33-34). Yine ülkemizde yaygın olarak okunan Kur’an Mesajı isimli meal-tefsirde ayeti yorumlama sadedinde şu dipnot düşülmüştür: “Kur’an’da birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf, İslam’ın temel bir doktrinini inşa etmektedir. Başka hiçbir itikatta benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile “kurtuluş” fikri, burada sadece üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.” (Muhammed Esed, I, 19.) Bahsi geçen ayet-i kerimenin yorumunda aynı çizginin devamı olarak değerlendirilebilecek, fakat benzer yaklaşımı daha örtük ve dolaylı olarak savunan isimlerden biri de Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir’in sahibidir. Bakara suresinin 62. ayetine düştüğü notlara baktığımızda onun şu ifadelerine tesadüf ediyoruz: “Kur’an hiçbir inancı ve mensuplarını sırf mensubiyetinden dolayı ne toptan mahkûm eder ne de aklar.” Ona göre “Allah’a iman, O’nun indirdiği ilahi mesajların tümüne ve mesajlarını gönderdiği peygamberlerin tümüne iman etmeyi içerir. Bu içeriğiyle Allah’a iman eden, ahirete iman eden ve salih amel işleyen herkes kurtuluşa erecektir.” (Mustafa İslamoğlu, s. 27). Ehl-i kitabın tevhide davet edildiği Âl-i İmran suresinin 64. ayetinin mesajını da müellif zımnen şöyle ifade eder: “Biz bize çağırmıyoruz, siz de kendinize çağırmayın! Hep birlikte ilkeler üzerinde buluşalım! Allah’ın koyduğu ilkelere çağırmak Allah’a çağırmaktır” (Mustafa İslamoğlu, a.g.e., s. 117).

Benzer bir yaklaşımı hidayet için Müslümanları Yahudileşmeye veya Hristiyanlaşmaya çağıran ehl-i kitaba cevaben nazil olan Bakara suresinin 136. ayetinin yorumunda görüyoruz: “Ey bizi kendilerine çağıranlar biz sizin bu çağrınıza karşılık sizi kendimize çağırmıyoruz. Biz size ‘bizim gibi olun’ da demiyoruz. Biz herkesi ışığın kaynağına çağırıyoruz. Bunu yaparken de ‘siz-biz’ ayrımı yapmıyoruz.” (Mustafa İslamoğlu, a.g.e., s. 52). Bu ve benzeri ifadelerden öyle anlaşılıyor ki ona göre Müslümanlar Yahudi ve Hristiyanları Müslüman olmaya çağırmıyor, “herkesi kendi ışığına”, “ilkeler üzerinde buluşmaya” çağırıyor. Elbette modern dönemdeki benzer misaller çoğaltılabilir, fakat yazının sınırları sebebiyle bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

Değerlendirme ve Sonuç

Konuya dair yaptığımız Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap isimli çalışmamızda ulaştığımız neticeye göre, klasik ilim geleneğimizde, başta müfessirler ve kelamcılar olmak üzere ulemanın cumhuru hakikat, hidayet ve iman üzere olmanın ve ebedi kurtuluş imkânının İslam’a ve İbrahim milletine mensubiyet, son peygamberin risâletinden sonra ise bu mensubiyetin son peygambere iman edip Müslüman olma şartına bağlandığı hususunda icma etmişlerdir. Tabii olarak bu çerçevenin dışında kalmak da dalâlet ve küfür olarak addedilmiştir. Buna göre sahih imanın ve nihayette necatın anahtarının, çoğu zaman zannedildiğinin aksine, iki şehadetin ilkinden yani “Lâ ilâhe illallah” ifadesinden evvel ikincisinde yani “Muhammedun Rasûlullah” ifadesinde saklı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira tevhidin daha evvel kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilaf ve tahriflerinden uzak sahih tarifi, yalnızca son peygambere verilen ve tahrife uğramayan tek ilahi belge olan Kur’an-ı Kerim’de ve bu belgenin sahih anlayışının miyarı olan sünnette mevcuttur (bk. Altaytaş, s. 267).

İşte itikadî bir husus olan ehl-i kitabın imanı ve necatı meselesinde modern dönemde zuhur eden bir takım yeni anlayışların ve öne çıkan vurguların, Batı’nın fikrî parlaklığı ve maddi üstünlüğünün zihin ve ruh dünyamızda sebep olduğu buhranın, mağlubiyet duygusunun, çağın hâkim söyleminin ve oryantalizmin tazyik ve tesiri altında gerçekleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Zira bilhassa son çeyrek asırda ziyadesiyle revaç bulan, “Medine sözleşmesi tartışmaları, bir arada yaşama ve hoşgörü edebiyatı, çok hukukluluk, çoğulculuk, dinler arası diyalog, medeniyetler ittifakı vb.” üzerinden inşa edilen “ılımlı ve liberal İslamî söylemler” bahsi geçen tesirin yansımaları olarak değerlendirilebilir. Bahis konusu olan bu tür kırılmalar ancak meşruiyeti tartışmalı yeni bir usulle mümkün olabilmiştir. Kur’an-ı Kerim’e dönüşe vurgu, şer’î delillerin ikincisi olan sünneti itibarsızlaştırma ve icmayı yok sayma, Müslümanların 1400 yıllık ilmî, tarihi, kültürel tecrübesini paranteze almak suretiyle doğrudan Kur’an-ı Kerim’e müracaat etme bu usulün esasını teşkil eder. Böylece modern vasatta şekillenmiş zihin, Kur’an’ı Kerim’de aradığını rahatça bulabilmek üzere sünnet ve icma gibi şer’i delilleri önemsizleştirmek suretiyle, ilim geleneğimizde çizilen hudutları aşarak yorum özgürlüğünü elde etmiştir. İşte günümüzde Bakara sûresinin 62. âyetinden hareketle ehl-i kitabın itikadî durumuna dair bu tarz yorumlar meşruiyeti tartışmalı bu usulün mahsulüdür. Modern, bilhassa postmodern dönemde revaç bulan anlayışa göre mutlak bir hakikatin peşinde koşmaya gerek yoktur. Dinler evrensel hakikatin mümessili oldukları iddialarından vazgeçmeli ve bu yeni düzenin kendisine tahsis ettiği sahaya göre yeni bir şekil almalıdır. İlle de bir hakikatin peşine düşülecekse bu hakikat kurumsal tek bir dini yapıdan ziyade “ortak bir gelenek, insanlık değerleri, dinlerin aşkın birliği, İbrahimî dinlerin diyaloğu, dini çoğulculuk, mevhum bir insanlık ideali” gibi “ortak” zeminlerde aranmalıdır.

Nihayetinde hakikat arayışında geriye doğru oluşturulacak bahsi geçen bu zeminin, geleceğin aynasındaki yansıması, insanlık tarihinin ortak birikimi ve en ileri noktası olarak takdim edilen Batı’nın kendi dini, felsefi ve tarihi tecrübesinin hasılası olan “çağdaş Batı medeniyeti” ve onun değerleri olacaktır. Bakara suresinin 62. ayetinden hareketle hakikatin İslam’a münhasır olduğu anlayışının tartışmaya açılması ve örselenmesi ile böyle çok boyutlu bir projenin, zihnî ve tarihi bağlamı arasında, farkında olunsun ya da olunmasın, doğrudan alaka olduğu kanaatindeyiz.

Böylece tahrife uğramayan sahih ilâhi belgeye sahip olması sebebiyle insanlığın ebedi kurtuluşunun tek imkânı olan, hali hazırdaki medeniyetin kendisine tehdit olarak algıladığı ve gerek “radikal gerekse ılımlı” söylem ve örgütlerle şekillendirmek ve etkisizleştirmek istediği İslâm dini, yorum üzerinden tahrif edilmek suretiyle modern medeniyet içinde buharlaştırılmış olacaktır.

Cevap Yazın