Irak Sünnilerinin Şiîleşme Serüveni

Safeviler, yayılmacı Şiî politikaların da etkisiyle kutsal mekânlar olarak gördükleri Irak coğrafyasında mezhebe dayalı Şiîleştirme siyaseti izlemişlerdir. 1722’de Afganlıların başta Isfahan olmak üzere birçok İran şehrini işgal etmeleri üzerine İran’daki Şiî nüfus Irak coğrafyasına akın etmiştir. Bu göç ile birlikte Safevilerin Irak’ı Şiîleştirme politikaları ve Vahhabilerin Kerbela ve Necef’e yönelik akınları (1801) bu bölgede yaşayan göçebe ve yerleşik kabilelerin tepkisini çekmiş ve Şiîliğe meyletmelerine sebep olmuştur.

Günümüzde Irak’ta Şiilik, 32 milyon civarındaki nüfusun önemli bir kısmını (%65) oluşturmaktadır. Ancak bu durum oldukça yeni sayılabilecek bir gelişmedir. Zira Irak’ın Şiileşmesinin 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılın başlarında tamamlanan bir süreç olduğu bilinmektedir. Daha önceki dönemlerde Şiiliğin Irak nüfusunun ekseriyetini oluşturduğuna dair hiçbir delil yoktur. Aksine Şiilerin o döneme kadar nüfusun çok az bir kısmını oluşturduğu ve Şiilerin Necef ve Kerbela gibi Şiilerce kutsal kabul edilen şehirlerle sınırlı bir bölgede yaşadıkları bilinmektedir. Araştırmalar esas itibariyle 19. yüzyılda Sünni Arap kabilelerinin kitlesel olarak Şiileştirilmesinden sonra 1919 ve 1932’deki sayımlarda Şiilerin oranının önce % 53 ve daha sonra % 56 olduğunu göstermektedir. Osmanlı döneminde Arap kabileleri 1867’ye kadar merkezi ve güney Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturmakta idi. Güneyde yaşayan Iraklıların yarısını göçebeler oluşturmaktaydı. Irak’taki kabileler diğer kabilelerden gelecek tehditlere karşı birlikler şeklinde teşkilatlanmış ve ‘şeyh’ adı verilen kişilerce yönetilmekteydi. Güney ve merkezi lrak’ta en eski kabile birlikleri el-Müntefik, el-Zübeyd, el-Düleym, el-Ubeyd, el-Kazal, el-Beni Lam, el-Ebu Muhammed, er-Rebîa ve el-Ka’ab idi. Bunlar, tarih boyunca bataklık bölgelerinde yaşayan ve deve, koyun yetiştiriciliği, ziraat ve büyük baş hayvancılığı ile geçinmekteydi. Merkezi yönetimlerin bu kabilelere yönelik seferler düzenlemesi veya müdahalelerde bulunması, onları birbirine yaklaştırıyor ve grup dayanışmasını tetikliyordu. Kabilelerin başındaki büyük ailelerin liderlerinden oluşan şeyhler sadece kabilelerin faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlayan kişiler değil aynı zamanda sahip olduğu otorite ile kabileler arasında zaman zaman baş gösteren kavgaları ve düzensizlikleri de sulh ile yöneten kimselerdi.

Irak’ın Tarihsel Arka Planı

Irak’ta yaşayan söz konusu Arap kabilelerin çoğu, Arabistan’dan göç etmiş kabilelerdi. Irak’ın M.S. 634’te Müslümanlar tarafından fethedilmesi ile birlikte, bu topraklara göçler artarak devam etti. Bunların bazıları ilk dönem Himyerlilere kadar dayanmakta iken, Tay kabilesi gibi bazılarının 14. yüzyıl civarında ortaya çıktığı bilinmektedir. Hz. Ömer döneminde Sa’d b. Ebî Vakkas komutasındaki ordular tarafından İslam topraklarına katılan Irak toprakları, Hz. Ali döneminde yönetim merkezine dönüştürülmüştür. Emevî idaresinde yönetim merkezi Şam’a kaydırılsa da hilafetin doğudaki toprakları bu bölgeden yönetilmeye devam etmiştir. Bu da Irak’ın tarih boyunca merkezî konumunu sürdürmesine sebep olmuştur. Zaman içinde Irak, İslam mezhepleri tarihinde önemli olayların vuku bulduğu topraklar olacaktır. Hz. Ali’nin burada şehit düşmesi, Kerbelâ hadisesi ve Hz. Hüseyin’in bu topraklarda şehit edilmesi, Irak’ı siyasi ve fikri pek çok kırılmanın mekânı haline getirecektir. Şiî düşünce de bu coğrafyada meydana gelen söz konusu hadiseler üzerine inşa edilecektir. Bu nedenle Irak, bir bakıma Şiî düşüncenin anavatanı haline gelecektir. Abbasiler döneminde Bağdat, hilafetin yönetim merkezi olmuştur. Buveyhiler, 113 yıl bu topraklarda hâkim olmuşlardır. Abbasi halifesinin daveti üzerine Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in Bağdat’a gelmesiyle 1055 yılında Irak toprakları Selçukluların eline geçmiştir. 1258’te Irak, Moğol istilasına maruz kalmıştır. Bu bölge 1340’ta Celayirliler, 1410’da Karakoyunlular ve 1467’de Akkoyunluların yönetimine geçmiştir. 1508’de Safeviler Irak topraklarına 26 yıl hâkim olmuştur. Irak toprakları 1534’te Kanuni Sultan Süleyman devrinde Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Irak, 16. ve 17. yüzyıllar boyunca Safeviler ile Osmanlılar arasında mücadele alanına dönüşmüştür. Osmanlılar başta Ehl-i Beyt olmak üzere, bu topraklarda medfun büyük zatların türbelerine, kutsal mekânlara ve bölge halkına daima özel bir itina göstermiştir. Bölge halkı zorunlu askerlikten muaf tutulmuştur. Osmanlıların hâkim olduğu zamanlarda Irak’ta Şiî nüfus yoğun bir varlık gösterememiştir. Ancak Safeviler, yayılmacı Şiî politikaların da etkisiyle kutsal mekânlar olarak gördükleri Irak coğrafyasında mezhebe dayalı Şiîleştirme siyaseti izlemişlerdir. 1722’de Afganlıların başta Isfahan olmak üzere birçok İran şehrini işgal etmeleri üzerine İran’daki Şiî nüfus Irak coğrafyasına akın etmiştir. Bu göç ile birlikte Safevilerin Irak’ı Şiîleştirme politikaları ve Vahhabilerin Kerbela ve Necef’e yönelik akınları (1801) bu bölgede yaşayan göçebe ve yerleşik kabilelerin tepkisini çekmiş ve Şiîliğe meyletmelerine sebep olmuştur. Irak’taki Arap kabilelerin nüfus artışı 18. ve 19. yüzyıllarda olmuştur. Özellikle 1737’den itibaren Necd çöllerinden Irak’a Beni Temim kabilesinden birçok büyük kolun göç ettiği bilinmektedir. Bu göçlerin o dönemlerde artışının en önemli sebebi Arabistan’daki Vahhabi baskıları olmuştur. Bu baskılar Irak’taki kabile haritasını değiştirecek boyutta sonuçlar ortaya çıkarmıştır. 1791 ve 1805 tarihleri arasında Arabistan’dan yoğun bir biçimde devam eden bu göçler 19. yüzyılın başında son şeklini almıştır. İşte, Irak’ta 19. yüzyılda artan Şiî nüfus bu göçlere dayanmaktadır.

Osmanlı Dönemi İskân Politikaları

Araştırmacılara göre Irak’taki kabilelerin özellikle Osmanlı’nın son bir asrında hızlı bir şekilde Şiîliğe dönüşünün en önemli sebebi Osmanlı’nın 1831’de başlayan iskân politikalarıdır. Merkezi yönetim tarafından, daha çok arazinin ekilebilmesi gayesiyle göçebe kabilelerin yerleşik hayata geçmeleri yönünde yapılan baskılar, daha çok vergi geliri elde etme beklentisiyle 1869’da arazi kanununun yürürlüğe sokulması, toprak mülkiyetinin şahıslara tapulandırılması girişimi huzursuzluklara sebep olmuştur. Kabileler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları saygıya dayalı ve ortak otorite kabul edilen ‘şeyh’lerin müdahalesi ile çözmeyi sonlandıracak adımların atılması ve bu düzenlemelerin bölgeye tayin edilen Osmanlı valileri tarafından bazen yerel gerçekler dikkate alınmadan zorla uygulanması Arap kabileleri arasındaki huzursuzlukları artırmıştır. Kabilevi düzende oluşan bu ani değişimler ve ortaya çıkan sosyo-dini duruma adapte olmadaki zorluklar bölgedeki Şiî davetçiler için dini eğitimleri yok denecek kadar az olan çoğu göçebe kabilelerin Şiîleştirilmesi adına önemli bir fırsat olmuştur. Bu dönüşümü gerçekleştirecek olan yeni aktörler ise kabile şeyhlerinin yerini alan Şiî seyyidlerdir. Seyyidlerin, kabilevi düzenin parçalanmasını engelleyici çalışmaları, onların söz konusu Arap kabileleri arasında hem sosyal hem de dini açıdan saygın bir yere sahip olmalarının önünü açmıştır. Irak’taki Arap kabilelerinin Şiîleştirilmesinin önünü açan diğer sebeplere gelince bunların başında 19. yüzyıldan itibaren Kerbela ve Necef şehirlerinin kutsallıkları yanında aynı zamanda bir alışveriş ve ticaret merkezine dönüşmeleri bulunmaktadır. Diğer yandan 1706’da Hasan Paşa’nın girişimiyle inşa edilen Hüseyniye barajı daha önce su miktarı çok az olan Kerbela’nın etrafını kuşatan tarım arazilerinin artmasına neden olmuştur. Ayrıca Osmanlı yöneticileri tarafından Fırat nehrinin yatağının değiştirilmesi, Arap kabilelerinin Şiî geleneğe mensup ulemanın yaşadığı Necef gibi şehirlerin etrafında kümelenmelerinin önünü açmıştır. Özellikle Necef ve Kerbela arasında inşa edilen Hindiye Kanalı, Arap kabilelerini her iki şehre yönelten en önemli ekonomik sebep olmuştur. Hindistanlı Şiîlerin desteğiyle yapılan Hindiye Kanalı, sürekli kurak olan Necef’e su getirmek için inşa edilmiştir. Hindiye kanalının yapımı 1803’te tamamlanmıştır. Bu kanal sadece Necef’in refahını artırmakla kalmamış aynı zamanda güney ve merkezi Irak’ta su ile ilgili tarım faaliyetlerinin gelişimine ve ekolojik değişikliklere de neden olmuştur. Fırat’ın suyunun büyük bir kısmını absorbe eden Hindiye Kanalı ile Necef’in yakınlarında Bahru’n-Necef adıyla bir göl oluşmuştur.

Her ne kadar Osmanlı idaresi 1887, 1890 ve 1893’te Fırat’ın eski mecrasına dönmesi için üç yeni baraj yapma girişiminde bulunduysa da bu girişimlerinde başarılı olamamıştır. Aksine Necef’e akan suların artmasına neden olmuştur. Böylece, Hindiye barajı Fırat’ın doğu ve batı kıyıları arasındaki geleneksel su dengelerini altüst etmiştir. Tarım ve ziraat, batı yakasındaki yerleşim alanlarından doğuya kaymıştır. İşte Osmanlı tarafından zorla iskâna tabi tutulan Arap kabileleri, daha iyi ziraat yapabilmek için bereketli toprakların olduğu Kerbela ve Necef’in etrafında oluşan bu arazilere yerleşmiştir. Böylece Şiiliğin bu her iki dini merkezindeki ekonomik canlanma, akın akın gelip yerleşen Arap kabilelerinin Şiî ulemanın nüfuzu altına girmesine dolayısıyla Irak’taki Şiî nüfusun bir anda ve hızlı bir şekilde artmasına neden olmuştur. Sosyo-ekonomik düzenlerinde yaşadıkları ani değişimlere tepki olarak ortaya çıkan kabile isyanlarını bastırmak için Osmanlı merkezi idaresinin askeri tedbirlere başvurması ve bunun karşısında Şiî ulemanın ve kutsal şehirleri ziyaret eden Şiî hacıların Arap kabilelerini koruması, psikolojik olan bu yakınlaşmayı hızlandıran sebepler arasında sayılmaktadır. 1859’da Bağdat civarında yaşayan Şiilerin yargılanmasının mahkemelerden alınıp Şiî ulemaya devredilmesi de bölgedeki Şiî etkinliğini artırmıştır.

İran’dan Gelen Şiîler

19. yüzyılın ortalarına doğru Osmanlı-İran ilişkilerinde meydana gelen yumuşamadan istifadeyle İran, bölgedeki nüfuzunu artırdığı gibi Şiîleştirme faaliyetlerine de hız vermiştir. Bu süreçte bazı İran vatandaşlarının farklı gerekçelerle Osmanlı toprağı olan Bağdat, Kerbelâ ve Necef gibi şehirlere yerleşmeye başladığı da görülmektedir. Irak’a gelen İranlı sayısının 1849 Mart ayı ile 1850 Şubat ayı arasında -kayıt dışı girenler hariç- 52.969 kişi olduğu tespit edilmiştir. Bir yıllık süreçte gelen insanların yoğunluğu dikkate alındığında bu bölgede demografik yapıyı dönüştürecek önemli bir nüfus hareketliliğinin olduğu dikkat çekmektedir. 1892’de Bağdat nüfusunun yarısı; 1930’a gelindiğinde ise, Irak nüfusunun yaklaşık % 55’inin Şiî olduğu bilinmektedir. Günümüzde ise bu oran % 65 civarındadır.

İngiliz Mandası Dönemi

1918’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi ve İngilizlerin bölgeye yerleşmesi ile birlikte Irak’taki bu yeni durumdan rahatsız olan Şiîler kendi aralarında organize olmaya başlamıştır. Ayrıca bu dönemde günümüze kadar etkisi sürecek olan modern Şiî siyasetin temsilcileri de ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu çerçevede bazı önemli aileler ön plana çıkacaktır: Kazımiyeli Sadr ailesi, Necefli el-Hakim ailesi, Kerbelâlı Şirazî ailesi ve el-Ulûm, el-Halisî ve el-Hûî gibi aileler. Bu ailelerin öncülüğünde İngiliz işgaline karşı ciddi bir muhalefet ortaya çıkmıştır. Ancak Şiîlerin yoğun muhalefetine rağmen 1920’deki San Remo Konferansı’nda Irak, İngiliz mandasına terk edilmiştir. Iraklı Şiîlerin bu muhalefeti, İngilizler tarafından şiddetli bir cezalandırma ile karşılık bulmuş ve Şiîler Irak’ın yeni dönemdeki siyasetinden bütünüyle dışlanmıştır. 1921’de İngilizlerin desteğiyle Sünni-Arap hâkimiyetin tesis edildiği Kral Emir Faysal dönemi başladığında, Şiîler yine dışlanmıştır. 1922’de, İngilizlerin Irak’tan çekilmesinden sonra kraliyet döneminde de Şiî toplum yönetimden uzak tutulmuştur. Buna rağmen Şiîler hiçbir zaman ayrı bir statü peşinde koşmamışlar ve sadece 1935’de yayınladıkları bir manifesto ile her türlü ayrımcılığa son verilmesi çağrısında bulunmuşlardır. İlginçtir hem Osmanlılar hem de İngilizler tarafından siyaset dışına itilmeleri ve yönetimde etkin bir aktör olarak yer almalarının engellenmesinde olduğu gibi -Şiîlerin sahip oldukları nüfus gücü sayesinde zamanı geldiğinde siyasette önemli rol oynayacakları düşüncesiyle- Irak’ın ABD tarafından işgali döneminde sessiz kalmışlardır. 1948’de Irak’ın iktisadi ve ticari hayatının önemli bir unsuru olan Yahudilerin ülkeyi terk etmesi, Şiîlerin bu boşluğu doldurma yönünde gayret içine girmelerine neden olmuştur. 1939’da Nasıriye’de kurulan ilk Şiî parti, Komünist Partisi’dir. Şiîlerin İslami Hareket adıyla ortaya koydukları faaliyetler, esas itibariyle gençlerin Komünizme kayarak dini değerler açısından dejenerasyona uğramalarını engellemek maksadıyla oluşturulmuştur. 1957’de İslamî Davâ Partisinin kurulmasına öncülük eden Şiî ulema, 1960’da Komünist Partisi’ne üyeliğin haram olduğunu açıklayan bir fetva yayınlamıştır.

Monarşiden Cumhuriyete Darbeler Süreci

1958’de meydana gelen askeri darbe ile Irak’ta Monarşi’den Cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. Bu aşamada Şiîlerin de yardımıyla Arap milliyetçiliğine dayalı yeni bir oluşum olan Baas Partisi kurulmuştur. İlginç olan yeni yönetimin halkın çoğunluğunu yanına çekebilmek amacıyla Baas Partisi’nin bir Şiî olan Sadun el-Hammadî tarafından Kerbelâ’da kurulmuş olmasıdır. Şubat 1963’te milliyetçi Baasçı subaylar tarafından yapılan ikinci bir darbe ile General Kasım görevden uzaklaştırılmıştır. Şiîler, bu darbe ile etkinlik kazanmayı umarken Mart 1963’te üçüncü bir askeri darbe daha gerçekleşmiştir. Şiîler yeni iktidar tarafından Arap karşıtı olarak yaftalanıp tekrar yönetimden dışlanmıştır. Hatta yeni yönetim, Irak’ta Şiîlerin azınlık konumuna düşmesi için Mısır ile birleşme planı üzerinde bile çalışmıştır. 1968’de Sosyalist Arap Baas Partisi tarafından gerçekleştirilen dördüncü bir darbe ile iktidar Baas yönetimine geçmiştir. General Ahmet Hasan el-Bekir, kendisini hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan, hem Parti Genel Sekreteri hem de Devrim Komuta Konseyi Başkanı görevine atamış, yardımcılığına da Saddam Hüseyin’i getirmiştir.

General Hasan el-Bekir’den Saddam Hüseyin’e

General Hasan el-Bekir, başta Şiîler olmak üzere kendisine muhalif bütün grupları tasfiye etmiştir. 1968-1977 yılları arasında kurulan hükümetlerin hiçbirinde Şiîlere yer verilmemiştir. Kanun değişiklikleri ve toplumsal düzenlemelerde Şiîler göz ardı edilmiştir. İran kökenli Iraklıların İran’a göç etmeleri için baskı yapılmıştır. Böylece rejimle toplum arasında iletişim ağlarının koparılması, Şiî toplumunun umduğunu bulamaması nedeniyle aldatılmışlık duygusuna kapılması, Şiî ulemanın kabul edemeyeceği seküler ve milliyetçi söylemlerin öne çıkarılması, Şiîlere karşı İran ajanı muamelesinin yapılması, 1979’da İran’da İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Şiîlerin, Iraklı Şiîleri isyana teşvik etmesi gibi olaylar iktidar ile Şiîler arasında karşılıklı paranoyaya dönüşen bir ilişki tarzının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu arada Hasan el-Bekir, yardımcısı Saddam Hüseyin tarafından gerçekleştirilen bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılmıştır. Saddam dönemi, patlamaya hazır olan bu toplumsal yapıyı patlatmak için elinden geleni ardına koymayan düzenlemelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Şiî ulemanın tutuklanması, işkence görmesi, idam edilmesi, 15 bin Şiînin İran’a zorunlu göç ettirilmesi, gergin olan ortamın daha da gerginleşmesine neden olmuştur. Bunun üzerine 1980’de Humeyni’nin sınırdaki Irak şehirlerini bombalama emrini vermesiyle birlikte, sekiz yıl sürecek İran-Irak savaşı başlamıştır. ABD’nin de etkisiyle İran’ın başarılı olamaması, Iraklı Şiîler için de büyük hayal kırıklığı olmuştur. Bu savaş esnasında birçok Şiî düşünür ve ilim adamı Irak’tan İran’a göç etmiştir. Savaş nedeniyle kaynakları tükenen Saddam, Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan Irak’ın borçlarını silme talebine olumlu karşılık alamayınca 1990’da Kuveyt’i işgal etmiştir. 1991’deki ABD müdahalesi ile Saddam Hüseyin önemli bir mağlubiyet yaşamıştır. Bunu fırsat bilen Şiîler, ABD’nin de desteğiyle ülke içinde isyan başlatmıştır. Saddam, her türlü desteğe rağmen kısa sürede bu isyanları bastırmayı başarmıştır. Ancak ABD’nin Iraklı Şiîlerin isyanını desteklemesi, Iraklı Şiîlerin bundan sonraki siyasi faaliyetlerinde ABD’yi dikkate alan politik tavırlar geliştirmesine neden olmuştur. Diğer yandan, İran da Saddam sonrası kendi ekseninde bir iktidarın başa geçmesi için bu kaotik ortamda bazı Iraklı Şiîlere destek vermeye devam etmiştir.

Şii muhalefet her ne kadar bir kısmı Batılı güçlerin bir kısmı da İran’ın desteğini alıyor olsa da ülke bütünlüğü konusunda hem fikirdi. Batılılar ise Irak’ta İran’a benzer bir yapının ortaya çıkmasından endişe ettikleri için ulemanın öncülüğünü yaptığı Şiî hareketleri açıkça desteklemekten çekiniyorlardı. Bu yüzden Batılılar, söz konusu endişeyi giderecek ve Batı ile köprü vazifesi görecek seküler ekseni temsil eden ve bir Şiî olan Ahmet Çelebi’yi desteklemişlerdir. Ancak Çelebi’nin topluma güven vermemesi, bu vazifesinde başarılı olmasını engellemiştir. 1994’te Saddam, Irak Şiî ulemasının en önemli ilim merkezi olan Necef’teki Havza-i İlmiyye’nin lideri Ali Sistanî’nin görev yaptığı Hadra Mescidi’ni kapatıp onu ev hapsine mahkum etmiştir. Ayrıca 1999’da Şiî toplumunda önemli bir nüfuza sahip olan Muhammed Sâdık es-Sadr, iki oğluyla birlikte suikast sonucu öldürülmüştür.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam’ı iktidardan düşürmesi, Iraklı Şiîlerin siyasi serüveninde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Ancak işgal sonrasında oluşan siyasi ortamda bu defa Sünnilerin dışlandığı bir süreç başlamıştır. Özellikle, Sünnilerin ABD’nin boyunduruğundaki bir yönetime muhalefet etmesi, dışlanması ve Şii toplumun tamamen önünün açılmasıyla sonuçlanmıştır. Günümüzde Şiîler, Irak’ın siyasal, kültürel ve ekonomik yeniden yapılanması ve inşasında yegâne söz sahibi olan kesimdir.

Necef’teki Havza-i İlmiye ve Şiî Hareketler

İngilizlerin manda yönetimine muhalefet ile başlayan ve Baas Partisi’nin ayrımcı politikalarına ve zulümlerine karşı protestolar ile devam eden süreçte ortaya çıkan birçok Şiî hareket hala varlığını devam ettirmektedir. Necef, 11. yüzyılda Şiî alimlerin ilim meclislerini kurdukları ve Şiî düşüncesinin eğitim ve öğretiminin yapıldığı önemli bir merkez olmuştur. Buradaki medreselerin meydana getirdiği kampüsün toplamına Havza denilmektedir. ABD’nin Saddam’ı devirme girişiminde Havza’nın işbirliğine gittiği bilinmektedir. Bu işbirliği bir yandan Havza’yı İran güdümünden kurtardığı gibi diğer yandan Saddam’ın boyunduruğundan da kurtulmasının önünü açmıştır. Bu aşamada Havza’nın lideri pozisyonunda bulunan Ayetullah Ali Sistanî’nin önemli katkıları olmuştur. Bugün dahi Necef ilim Havzası’nın Irak Şiîliği üzerindeki etkisinin ağırlığı inkâr edilmemekte ve Irak Şiîleri arasında ortaya çıkan hareketlerin önemli bir kısmının, bir yönüyle Havza’daki otoritelerden güç aldığı bilinmektedir.

Bunlardan biri olan İslamî Dava Partisi, 1930’da Komünizme karşı kurulmuş bir partidir. Bu hareket, en önemli liderleri Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr’ın görüşleri ve liderliği doğrultusunda şekillenmiştir. 1979’da İran İslam Devrimi kutlaması ve Baas Partisi’ne üye olmanın haram olduğu yönünde fetva vermesi nedeniyle 1980’de kız kardeşi Emine es-Sadr ile Bağdat’ta idam edilmiştir. Parti, 1980’den sonra ABD ve İngiltere’ye yakın bir siyaset izlemiş, 2002’de ise ABD ile ilişkileri en üst düzeye çıkarmıştır. Parti’nin bir kısmı İslami sistem taraftarı iken, diğer bir kısmı demokrasi taraftarıdır. Askeri faaliyete yönelmeyen Parti, sadece siyaset alanında etkin olmayı benimsemektedir.

1982’de kurulan Irak İslam Yüksek Konseyi, Baas rejimine muhalifleri bünyesinde toplayan bir oluşumdur. Havza’daki ulemanın aksine İran kökenli Velayet-i Fakih yönetim tarzını benimseyen hareket, reel politiği esas alan bir yöntem ile hem İran hem de ABD ile yakın temas içinde olmuştur. 1973 doğumlu Mukteda es-Sadr liderliğinde ortaya çıkan Sadr Hareketi ise hem Velayet-i Fakih teorisini reddederek İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşı çıkan hem de ülkenin bağımsızlığı için ABD’nin işgaline karşı mücadeleyi savunan tek harekettir. Ülke birliği ve Irak halkını kucaklayan bir siyaseti benimseyen Sadr Hareketi, Irak halkı arasında kurduğu sosyal ağ ve yardımlaşma çalışmaları ile tanınmaktadır. Mukteda es-Sadr’ın babası Muhammed Bâkır es-Sadr ve kız kardeşi Bintü’l-Hüdâ Emine es-Sadr idam edilmiş, amcası ve iki yeğeni suikastta öldürülmüştür. Iraklı Sünnilerle işbirliğine de giden Sadr Hareketi, Şiî veya Sünni değil dini hassasiyeti olanların yönetime gelmesini savunmaktadır.

50.000 kişilik Mehdi ordusuna da sahip olan Sadr Hareketi, başta ABD olmak üzere işgal güçleri ve muhalif Şiî güçleri ile mücadele etmektedir. En son yapılan seçimlerde Sadr Hareketi’nin oluşturduğu koalisyonun seçimlerden zaferle çıkmasında onun bu kucaklayıcı siyasetinin önemli etkisi olmuştur. Irak Şiîleri arasındaki diğer bir hareket ise İslami Çalışma Teşkilatı’dır.
Kerbela merkezli bir hareket olan bu teşkilat, Ahmet Çelebi aracılığıyla ABD’den yardım alması, Körfez ülkeleri ile İran’dan destek görmesi ile ön plana çıkmaktadır. ABD dâhil askeri eylemlere karşı çıkışıyla bilinmektedir.

Irak Ulusal Kongresi teşkilatı ise 1991’de örgütlenmiş bir harekettir. Ahmet Çelebi ve ailesi tarafından ABD’nin desteği ile kurulmuş bir yapıdır. Şiî ve laik kesimleri temsil eden bu yapı, ABD’nin Irak’a getirmeyi düşündüğü sekülerizm ve demokrasiyi getirme projesinin bir ürünüdür.

Cevap Yazın