Cumhurun Kemalât Dönemi

24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde… Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı.

Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı.

“Rejim Değil Sistem Değişikliği”

Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere birkaç gün kala katıldığı Habertürk TV, Show TV ve Bloomberg HT ortak canlı yayınında da şu vurguyu yapmıştı: “Bu, yeni sistemdir. Bunun adı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Bu sistemde birisi yürütmeyi temsilen cumhurbaşkanı olacaktır, öbürü TBMM’de denetim ve denge görevini üstlenecek yasama olacaktır. Böyle olunca yeni bir sürece giriyoruz. Geçenlerde bir yorum getiriyorlar; ‘Cumhurbaşkanı, 13’üncü Cumhurbaşkanı olarak seçime girecek’. Ben bunu kabul etmiyorum. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’dır. Böyle yorumlamak lazım.” Bahçeli, aynı programda bunun bir rejim değişikliği değil, sistem değişikliği olduğunun altını birkaç kez çizmişti. Evet, 24 Haziran gecesinde ortaya çıkan tablo ile Türkiye Cumhuriyeti, Bahçeli’nin ifadesiyle üçüncü bir sistem evresine geçti. Artık Türkiye’yi seçimleri kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nda belirleyeceği hükümet yönetecek. Başbakanlık ortadan kalkacak.

İki İttifakın Farklı Propaganda Stratejisi

Yeni sistemde yapılan ilk seçime katılan adaylar ve kurdukları ittifaklarla partiler, ilk zaferi kazanmak için çeşitli stratejiler izlediler. Örneğin Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ve MHP, Türkiye’nin güvenlik sorunlarını öne çıkaran bir propaganda stratejisi izledi. Hatta seçim kararını açıkladığı basın toplantısında da Cumhurbaşkanı Erdoğan “Beka sorununa” vurgu yapmıştı. Yörünge olarak Mayıs ayındaki sayımızda bu konuyu işlemiş, Türkiye’nin bekasını ilgilendiren konuların ne olduğunu mercek altına almaya çalışmıştık. CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin oluşturduğu en güçlü muhalif blok olan Millet İttifakı ise, ekonomiyi, yaşam tarzını, demokrasiyi, OHAL’i vs. söylemlerinin ilk sırasına oturtmayı tercih etti. Seçimler, beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın söylemlerinin daha etkili bir karşılık bulduğunu gösterdi. CHP’nin desteğiyle HDP, TBMM’ye girebilmek için gerekli olan yüzde 10 barajını aştı ve Meclis’te kesinleşmemiş sonuçlara göre 67 milletvekili kazandı. Peki bir tarafta beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın zaferi yaşanırken, öbür yanda Suriye ve Irak merkezli çok önemli gelişmeler yaşayan Türkiye’nin politikalarının karşısında duran HDP nasıl oldu da Meclis’e girdi? Bu incelemeyi, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün görünmüyor.

Türkiye’den Sınırımızda “Güvenli Hat” Hamlesi

Yörünge olarak Nisan ayında Türkiye’nin “Afrin’den Kandil’e uzanan sınır hattında güvenli bölge oluşturmak için harekete” geçtiğini aktarmıştık. O makalemizi okumak isteyen okurlarımız dergimizin internet sitesinden “Afrin’den Kandil’e Güvenli Hat Hamlesi” başlıklı makaleyi bulup göz gezdirebilir. Evet Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı ile başlattığı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile sürdürdüğü sınır hattını terör örgütlerinden temizleme konsepti çerçevesinde yaklaşık üç aydır Hakkari sınırımızın öbür tarafında Irak-İran sınırına uzanan bir derinliği teröristlerden temizlemek için bir harekât yürütüyor. Üç aydır sessiz sedasız süren bu harekât, 24 Haziran seçim mitinglerinde siyaset malzemesi haline de geldi. Cumhurbaşkanı adayları harekâtın tartışmasını farklı perspektiften yaparken uzmanlar bu harekâtın siyaset üstü değerlendirmesi gerektiğinin altını çizdi. Münbiç konusunda da önemli gelişmeler yaşandı geçen ay. Mayıs ayı sonlarına doğru hızlanan trafikte Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde yapılan görüşmenin akabinde bir yol haritasında mutabık kalındı. Basına yansıyan yol haritasına göre Münbiç kent merkezi ve çevresinde bulunan terör örgütü mensupları Fırat’ın doğusuna gönderilecek, bölge Türk ve Amerikan askerleri tarafından kontrol edilecekti. Bu çerçevede Türk Silahlı Kuvvetleri, Münbiç’in Fırat Kalkanı bölgesi sınırında ilk devriyelerini atmaya başladı. Ancak Amerikan tarafından gelen bazı açıklamalar, Washington’un bu durumu bozmaya yönelik olası hamleleri olacak mı yönünde soru işaretleri barındırıyor. Örneğin ABD’nin Irak ve Suriye’de DAEŞ’e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu sözcüsü Albay Sean Ryan’ın 19 Haziran’da yaptığı bir açıklama bu kuşkuları artırdı. Ryan, açıklamasında Türk askerinin Münbiç’in içine girmeyeceğini söylerken, bölgeyi kontrol konusunda işaret ettiği yapılanmanın yine PKK/PYD’nin paravan örgütlenmelerinden biri olan sözde Münbiç Askeri Konseyi olması dikkat çekiciydi.

Kandil-Münbiç Derken HDP Öne Çıkarıldı

İşte tam da böyle bir dönemde yani PKK ve PYD’ye karşı mücadelenin yoğunlaştığı bir dönemde seçim propagandalarında öne çıkan bir husus dikkatlerden kaçmadı. Bir kesim tarafından öne çıkarılan bu propagandaya göre “HDP Meclis’e girmeli, bu çerçevede Cumhur İttifakı’nın, özellikle de AK Parti’nin Meclis’te çoğunluğu ­kazanmasının önüne geçilmeliydi.” İlginçti bu söylem. Çünkü bunu söyleyenler içinde kendisini Atatürkçü, milliyetçi olarak tanımlayan insanlar da vardı. Alttan alta aşılanan bir propagandanın etkisinde kaldıkları belliydi ve kendilerine siyaseten daha yakın partilerin değil tam tersine Atatürk ve Türkiye karşıtlığını öne çıkaran HDP’nin meclise girmesini istiyorlardı. Bu savunma iktidara yönelik eleştirileri ile bilinen bazı basın yayın temsilcileri tarafından da gündeme getiriliyordu. Açıklamalarının gerekçesi olarak da “HDP’nin Meclis’e girmesini stratejik olarak değil taktik olarak savunuyoruz” izahı yapılıyordu. İşin ilginç yanı HDP’nin desteklenmesi gerektiğini söyleyen kitlenin büyük çoğunluğunun, açılım süreçlerinde BDP/HDP ile iletişim kurmasından dolayı AK Parti’yi en yoğun eleştiren insanlardan oluşmasıydı. Ne olmuştu, hangi propaganda tekniği uygulanmıştı ki bu insanlar yüz seksen derece denilebilecek bir dönüş yaşamıştı?

Vekâlet Savaşlarının ABD Üssü Kandil

Bu soruya yanıt ararken ilk olarak mercek altına alınması gerekenin Kandil harekâtı olduğu kanaatindeyim. Bunu yaparken de öncelikle Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine yönelik bu harekâta neden gereksinim duyduğunu ve harekâtın geçmişini hatırlatmakta fayda olacaktır. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılından itibaren bölge adeta doğrudan ülkeler arası savaşın yanı sıra vekâlet savaşlarının da merkezi haline geldi. Vekâlet savaşlarında en önemli enstrüman terör örgütleriydi. Bölgedeki terör örgütlerinin içinde de en güçlü olanların başında, silahlı propaganda eylemlerine başladığı 15 Ağustos 1984’ü baz alırsak yaklaşık 20 yıllık tecrübesiyle PKK geliyordu. ABD’nin, kurulduğu yıllardan itibaren ilişki kurduğu ve 1990’lı yıllarda bu iletişimi stratejik enstrümana çevirdiği PKK’ya ihtiyacı işgal öncesinde daha büyük önem arz etmeye başladı. Çünkü bölge ülkeleri olası işgalin sonuçlarının yıkıcı olacağını öngörüyor, bu nedenle Washington’un bu girişimine karşı durmaya çalışıyordu. Washington ile yıllarca müttefiklik ilişkisinde olan Ankara bile işgal harekâtını desteklemediğinin, farklı çözüm yollarının bulunması gerektiğinin altını çiziyordu. PKK terör örgütü ise tam tersine işgalin kendisine yarayabileceğini öngörüyordu. Bunun en somut örneği, PKK terör örgütünün elebaşılarından örgütün sözde Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 21 Ocak 2002 tarihli mektuptaki ifadelerde saklıdır. Karasu mektupta “örgüt olarak işgal harekâtını desteklediklerini, bu harekâtın bölgedeki dengeleri değiştireceğini, bu çerçevede işgal harekâtına her türlü desteği vereceklerini” açıklıyordu. Mektuptaki önemli bir ayrıntı da Karasu’nun, ABD’li heyetlerle yaptıkları görüşmeleri itiraf etmesiydi. İşte bu paragrafta aktardığımız özet gelişmeler sonucunda ABD Irak’ı işgal etti ve bundan en çok faydalananların başında PKK terör örgütü geldi. Terör örgütü elebaşının 1999 yılında yakalanmasının ardından çöküşe giren örgüt, işgal sonrası yeniden kuvvetlendi ve 2004 yılında eylemlerine başladı. ABD’nin 1990’lı yıllar ile birlikte Ortadoğu’yu hedeflemesi ve bu çerçevede özellikle Çekiç Güç üzerinden PKK’yla iletişimini kuvvetlendirmesiyle bölgede bir şey daha gerçekleşti. O da daha önce terör karargâhını Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde oluşturan PKK’nın, bu karargâhı Irak’ın kuzeyine taşımasıydı. Zaten 1980’li yıllardan itibaren burada Barzani ve Talabani güçleri ile iletişimde olan hatta elebaşı Öcalan üzerinden 1982 yılında Barzani ile ortak bir anlaşmaya imza atan örgüt, 1990’larla beraber merkez olarak Irak’ın kuzeyini belirledi. Örgüt 1992 yılında Bekaa Vadisi ve Suriye’deki kamplarındaki karargâhını Kandil Dağı’na taşıdı. Bu dağ özellikle, 2000’li yıllarla birlikte PKK ile birlikte anılır oldu. Bütün yönetimini buraya kuran örgüt Türkiye’ye yönelik çok kanlı saldırıların planlamasını ve talimatlarını buradan gerçekleştirdi. Bu saldırılarda yüzlerce askerimiz, polisimiz, korucumuz şehit olurken yine çok sayıda vatandaşımız da hayatını kaybetti.

Kandil’in Özellikleri

Örgütün çok sayıda kampının bulunduğu ve örgüte büyük korunma imkanı sunan Kandil Dağı’nın coğrafi özellikleriyle ilgili 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Uzmanı Erol Başaran Bural enstitünün internet sitesindeki yazısında şu bilgileri aktarıyor: “Kandil Dağı’nın Türkiye’ye olan en yakın kuş uçumu uzaklığı 89,5 km. Türkiye’nin Kandil’e en yakın ili Hakkari’nin uzaklığı ise 120 km. Kandil PKK terör örgütünün yerleştiği genişçe bir bölge. Kandil denince yaklaşık 2.500-3.000 kilometre karelik bir alandan bahsediyoruz. Cudi Dağı’nın yaklaşık 10 katı büyüklüğünde bir alan. Bu alan içerisinde PKK terör örgütünün irili ufaklı 50’ye yakın barınma alanı mevcut.”

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da Odatv internet sitesinde 13 Haziran’da yayımlanan yazısında Kandil’le ilgili, “ortasında derin bir vadi, içinde 600 köy bulunan ve binlerce mağara barındıran bir bölge” bilgisini paylaştı. Milliyet Gazetesi yazarı Nihat Ali Özcan da 8 Haziran’da yazdığı yazısında bulunduğu bölgenin durumu ve coğrafya özelliklerinden dolayı Kandil’in terör örgütleri için “güvenli bölge” özelliklerine sahip olduğunun altını çiziyor.

Kandil’in Politik Önemi

Kandil, yıllarca Türkiye’nin gündemini güvenlik bazında hep işgal etti. Cemil Bayık, Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan gibi terör örgütü elebaşlarının burada bulunması, örgütün ana eğitim kamplarının bu dağda kurulması ve militanların bu bölgeden Türkiye sınırındaki kamplara sevki gibi gelişmelerin yanı sıra, örgütün 2005 yılında temelini attığı KCK terör yapılanmasının da merkezi Kandil oldu. KCK, öteden beri vurguladığımız gibi örgütün devlet yapılanmasını temsil ediyordu. KCK en tepede bulunurken bu örgütlenmeye bağlı PKK Türkiye’ye, PYD Suriye’ye, PÇDK Irak’a ve PJAK da İran’a yönelik eylem örgütlenmeleri oldu. Örgüt politik planlamasını bu bölgede yaptı. Yabancı “heyetleri” bu bölgede ağırladı, Türkiye içindeki siyasi uzantılarını bu bölgeden yönlendirdi.

Günümüz itibariyle hakkında çok şey söylenebilecek Kandil Dağı’na yönelik Türkiye bir harekât yürütmeye başladı. “Kandil’de kimse kalmadı”, “Herkes kaçtı”, “Boş dağları bombalıyorlar” dedikleri yer aslında ABD açısından 26 yıldır bölge ülkelerine yönelik bir saldırı üssü, terör örgütü açısından da bir kale konumundaydı. “Girilemez” zannedilen bölgeye yönelik 10 Mart’ta başlayan harekât tüm ezberleri bozdu. Ancak şunu gözardı etmemek gerekir ki Türkiye Fırat Kalkanı harekâtıyla artık zor gücünü kullanmaya başladığı gibi sınırlarını güvenli hale getirme politikasını da devreye sokmuştu. Yani Irak’ın kuzeyindeki harekât Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nın bir devamıydı. Bu harekâtın paniklettiği kesimler aslında sadece PKK ile sınırlı değildi. Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarı, bölgenin terör örgütleri eliyle kaosa sürüklenmesinin müsebbibi, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan ABD de paniklemişti. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle işbirliği yaparak bu harekâtlara girişmesi, ABD’nin bütün planlarının çöpe atılmasına neden olacaktı. Kurdurdukları veya besledikleri terör örgütleri bölgeden temizleniyor, eylem alanları giderek kısıtlanıyordu. Kendi ifadeleriyle “Washington’un bölgedeki tekerlerine çomak sokulmuştu.” ABD bunun üzerine karşı bir harekâta girişti. Zeytin Dalı Harekâtı ve ardından 4 Nisan’da Ankara’da gerçekleşen Türkiye-Rusya-İran devlet başkanları zirvesinden sonra şu hamleleri yaptı:

– Suriye’nin başkenti Şam’ın Duma bölgesinde henüz kanıtlanamamış bir kimyasal saldırı iddiasıyla 14 Nisan’da Şam’a yönelik saldırı düzenledi.
– Türkiye’yi Münbiç ve Fırat’ın doğusundan uzak tutmak için Ankara ile temasa geçti.
– İran’a yönelik ablukayı artırdı. Bu ülkeyle Obama döneminde başlatılan nükleer müzakerelerden çekildi.
– Rusya’ya karşı Ankara zirvesi öncesinde İngiltere üzerinden “eski Rus ajanı Sergey Skripal’le kızı Yulia’nın Salisbury kentinde zehirlendiği” iddiasıyla diplomatik taarruz yürüttü.
– Terör örgütü PKK/PYD işgali altındaki Fırat’ın doğusunu koruma görevi amacıyla Suudi Arabistan öncülüğünde bir Arap gücü oluşturma çalışmalarını başlattı. Bu güç aynı zamanda İran’a karşı da kullanılacaktı.

Bütün hamlelerin ortak noktasında, Suriye’deki kaosun devamının sağlanması ve bu ülkenin kuzeyinde Fırat’ın doğusunda kurduğu yapının korunması vardı. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki harekâtına da yüksek perdeden ses çıkaramadı. Bu nedenle “ABD PKK’nın temizlenmesine onay verdi” yönünde yorumlar yapıldı. Aslında sürpriz bir gelişme değildi bu.

Çünkü Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı’yla ABD’nin koridor planını paramparça ederken, Amerikalıların Şubat ayında ilginç bir teklifi gündeme bomba gibi düşmüştü. Hatırlanacağı üzere Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’nin ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ile NATO toplantısı çerçevesinde Brüksel’de yaptığı görüşmede Amerikan tarafı Türk muhataplarına “YPG(PYD) ile PKK’yı ayırıp savaştıralım” önerisini yapmıştı. Yani PYD/YPG için PKK’yı bile gözden çıkaracaklarının işaretini vermişlerdi. Türkiye ise Fırat’ın doğusunun temizlenmesi konusundaki kararlılığını sürdürmüştü. Mesele biraz da bu çerçeveden ele alındığında ABD’nin kuvvet yığınağı için seçtiği bölgenin Kandil olmadığını görüyoruz.

HDP Yeniden Sahnede

İşte tam da bu dönemde HDP’nin öne çıkarılmaya başlanması dikkat çekti. Meskun mahal operasyonları süreciyle başlayan ve 15 Temmuz ardından da tüm terör örgütlerini hedef alan sert politika bu partiyi olumsuz etkilemiş, gücü kırılmıştı. Elbette siyaset fikirleri söyleme arenasıydı ancak bu partinin çok sayıda yetkilisinin ve yöneticisinin terör örgütü PKK ile ilişkisi yönündeki bazı bulgular ve bilgiler hiç de küçünsenecek gibi değildi. Hendek ve barikat mücadelesindeki söylemlerin yanı sıra “PKK sizi tükürüğüyle boğar”, “Biz sırtımızı YPG’ye dayadık”, “(Koruculara yönelik) o keleşleri size çevirmesini iyi biliriz” türünden tehditler de unutulmayacak türdendi. Ne olmuştu da bu parti 24 Haziran seçimleriyle beraber yeniden sahneye çıkarılmıştı? Türkiye’deki seçimleri, meydanlarda ve televizyonlarda söylenenleri, sürdürülen harekâtları, bölgeye etkisi bulunan başkentlerin hamleler yapbozunu birleştirmeye çalışıp, ortaya çıkan resmi yorumladığımızda HDP’nin bu parlatılma sürecini, “PKK’nın silahlı olarak pasifize edilmesi, ancak bölücü/yıkıcı politikalarının HDP üzerinden topluma enjekte edilmesi” parçası olarak değerlendirmek uzak ihtimal gibi görünmüyor. Peki bu sonuca nereden varıyoruz? Dediğimiz gibi bir yapboz birleştiriyoruz ve bu yapbozun HDP bölümünün parçaları bize bu fotoğrafı sunuyor. Bu parçaları aktarmak için önce HDP’nin kuruluş sürecine gitmek gerekiyor. HDP’nin kuruluş süreci nasıl başladı? Hangi amaçla bu yapı oluşturuldu? Perde arkasında kimler vardı? Kurulduktan sonra hamleleri neler oldu? Bu ve benzer birçok soruya geçmişe yapacağımız yolculukta yanıt vermeye çalışacağız.

PKK’nın Siyasallaşması

1990’ların başında şehir merkezlerine yönelik ilk kalkışmasını yapan terör örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konsept değişikliği neticesinde 1993-94’ten itibaren silahlı olarak ezilmeye başladı. Hatta teröristbaşı Abdullah Öcalan, İmralı’da yargılandığı davanın, 31 Mayıs 1999 tarihli birinci duruşmasında örgütün yenilgisini şu sözlerle itiraf etmişti: “1993-1994 yıllarında Türkiye’nin gücü beni silip süpürdü.Bu bana bir ikazdır. PKK kötü kullanılmıştır.” Önce yurt içinde sonrasında da sınır ötesinde etkili operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarla Türkiye, Irak’ın kuzeyini “cephe gerisi” olarak gören terör örgütüne “hiçbir yer güvenli değil” mesajı vermişti. PKK elebaşının Türkiye’nin zor gücünü sahaya sürme kararlılığıyla Suriye’den çıkartılıp Kenya’da paketlenmesi sonucu Türkiye’ye getirilmesi süreci, meselenin bir başka boyuta evrilmesine neden oldu. Bu evrilme sürecinde Öcalan’ın yakalanıp yargılandığı yıl olan 1999’da başlayan AB süreci etkili oldu. Zaten ABD politikalarına yön veren RAND Corporation gibi “düşünce” kuruluşları daha 1990’larda bu politikanın yani PKK’nın bölücü/yıkıcı taleplerinin siyasallaştırılmasının altyapısını hazırlamışlardı. Buna AB süreci de eklenince, bu güçlerin taleplerinin PKK’nın talepleriyle neredeyse bire bir örtüşmesi dikkat çekiciydi. Ancak bir sorun vardı:
PKK bir terör örgütüydü ve bu taleplerin silah kullanmayan bir yapı tarafından gündeme getirilmesi gerekiyordu. İşte terör örgütünün siyasi uzantıları bu dönemlerde öne çıkmaya başladı. 1991’de Erdal İnönü başkanlığındaki SHP ittifakıyla gündemimize giren etnik Kürt milliyetçisi siyasal partiler, 2000’lerle birlikte Batı dünyasının gözdesi haline geldi. Türkiye’ye gelen bazı Amerikalı ve Avrupalı üst düzey yetkililer, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın yanı sıra mutlaka Diyarbakır’a veya bir başka Güneydoğu kentine uğrar oldu. Bu kentimize adeta ikinci başkent görüntüsü veriliyordu. Batı dünyasının önemli isimleri, 1990’da Halkın Emek Partisi’yle (HEP) başlayan, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Özgür Parti’den Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adlarıyla boy gösteren siyasi parti yetkililerini, yerel yöneticileri dinledi, onlara “tavsiyeler” sundu. Bu tavsiyelerin ne olduğunu, 2005 yılında DEHAP Batman İl Başkanı olan Mehdi Öztüzün şu şekilde açıklamıştı: “ABD Heyetleri gelip bizimle görüşüyorlar. Bize ‘Ayrı yönlerinizi ön plana çıkarın. Barzani’yi kabullenin’ diyorlardı. Gerekli önlemler alınmazsa Türkiye ikinci Yugoslavya olur.”

Çatı Partiyi Teröristbaşı Ortaya Attı

DSP-MHP-ANAP hükümetleri döneminde başlayan AB süreci, AK Parti döneminde 2015’e kadar çeşitli adlarla sürdürülen süreçler, bu siyasal kanadı zayıflatmadığı gibi güçlendirdi adeta meselenin siyasi muhatabı haline getirdi. Silahlı muhatap ise PKK olmuştu. Yazımızın başında aktardığımız ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde, PKK elebaşısı aynen bir RAND Corporation raporunda eski CIA ajanı Paul Henze’nin önerdiği gibi federalizm formülünü buldu. Bu formül çerçevesinde örgütün sözde devlet yapılanması olan KCK kuruldu. Amaç Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de federal kazanımlar elde etmek, KCK üzerinden de konfederal bir yönetim kurmaktı. Sözünü ettiğimiz partiler faaliyet yürüttükleri dönemde bu yapının bütün talimatlarını uyguladılar. Örneğin KCK “ana dil eylemleri” talimatı verir, ardından bu siyasal yapılar Güneydoğu Anadolu’da bu yönde eylemler, açıklamalar, gösteriler yapardı. Ancak bu siyasal partilerin bir sorunu vardı ve bu sorun büyük planı engelliyordu: Bu partiler sadece Kürt kökenli yurttaşları hedefleyen bir siyaset izliyordu. Oysa büyük plan tüm Türkiye’yi hedef alıyordu. Büyük planı devreye sokarak PKK terör örgütünün ana taleplerini içeren söylemler, daha genele hitap eden bir parti tarafından dile getirilmeliydi. İşte Öcalan KCK hamlesinden sonra bir hamle daha yaptı: “Türk solunu da içine alan bir çatı partisi.”

Hedef Ulus Devletin Yıkımı

2010 yılının Mart ayında avukatlarıyla yaptığı bir görüşmede şu ifadeleri kullandı: “Bütün sol demokratik partiler, bir çatı altında birleşebilirler. BDP de bu çalışmalara ciddi yaklaşabilmelidir. Eğer bu birliktelik sağlanırsa yüzde 10 barajı rahatlıkla geçilebilir. Bu baraj bir kere aşılırsa muazzam bir güç ortaya çıkar. Bütün anti demokratik yasaları, kurumları, uygulamaları süpürür.” Öcalan’ın anti-demokratik yasalar, kurumlar, uygulamalar ifadesiyle kastettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliğiydi. Zaten KCK’yı ayrıntılı bir şekilde anlattığı kitaplarında da hedeflerinin “ulus devleti yıkmak” olduğunu detaylı bir şekilde anlatmıştı. İşte bu hedefi yıllarca avukatları aracılığıyla örgüte ve siyasi uzantılarına aktardı. Son olarak 2012 yılı sonunda başlayan ve 2015 yılı Temmuz ayında sona eren Çözüm Süreci döneminde sözü edilen çatı partinin kuruluş adımları atıldı. Bu süreçte Öcalan ile dönemin BDP yetkilileri Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan arasında 24 Haziran 2013 tarihinde yapılan görüşmede şu diyalog yaşanıyor:

Öcalan: Olağanüstü HDP Kongresi yapılabilir. Yeni baştan örgütlenebilirler. ESP falan çalışmak istiyorlar mı?
Heyet: Evet ESP, SDP, EMEP falan çalışmak istiyorlar ancak partiler arası rekabet genişlemeyi zorluyor.
Öcalan: (…) Alevi, kadın, Türk, Çerkez demeden herkes girmelidir. Gerekirse milletvekilleri genel partide birleşebilirler. Öneri olarak söylüyorum: Taksim sonrası (Gezi olayları) rüzgardan da yararlanıp zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeni parti olarak çıkış yapabilirler.
Yine teröristbaşı, Demirtaş-Buldan ikilisiyle yaptığı 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede şu talimatları veriyordu:
“ESP, BDP, EMEP, Yeşiller, Müslümanlar, feministler, çevreciler hepsi olsun. (…) İstediğiniz kadar hidrojen ve oksijeniniz olsun. İki hidrojen bir oksijen bir araya getirmezseniz su olmaz. HDP’yi bunun için önerdim.”

İşte bu gelişmeler ekseninde HDP’nin kuruluş süreci nihayete erdi ve parti 27 Ekim 2013 tarihinde resmi olarak kuruldu. Bu dönem ilginç bir şekilde FETÖ’nün de harekete geçtiği zamanlara denk gelmektedir. Sonrasında Ayn el Arap’taki PYD-DEAŞ terör örgütlerinin çatışması sonrasında Türkiye’de 6-8 Ekim 2014 olaylarından tutun da meskun mahal operasyonları sırasında hendek/barikat kuran PKK’lılara desteğe kadar HDP’yi her yerde gördük. Ancak burada dikkat çeken şu oldu: Bu parti içinde artık kendilerini “Türkiye Solu” olarak adlandıran kesimler de vardı. Türkiye’nin perde arkasında ABD’nin olduğu PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ örgütleriyle verdiği terör mücadelesinde HDP hep karşı safta oldu. Bunu yaparken eski tabanı olan “gariban Kürt”ten çok Türkiye’de yıllarca “Beyaz Türk” olarak adlandırılan çevrelerin desteğini alması dikkat çekiciydi. Gerekçe olarak “Türkiyelileşme” öne sürülse de yaşananlar daha çok “ABD ve desteklediği PKK’nın bölünme taleplerinin sayısı az ama etkisi büyük bu kesimin desteğiyle tüm Türkiye’ye dayatılmasına”
benziyordu. Çünkü tekrar özetleyecek olursak;

– ABD, 1990’larda Ortadoğu politikaları çerçevesinde Türkiye’de “Kürt meselesi” üzerinden federalizm politikasını yürürlüğe soktu. Bu kapsamda PKK ile ilişki kurdu. Örgütü de kendi yörüngesine soktu.
– AB süreciyle beraber PKK uzantısı siyasal hareket Batı dünyasıyla iletişimini kuvvetlendirdi. AB’nin Türkiye’den talep ettikleriyle PKK terör örgütünün talepleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi.
– Siyasallaşan örgüt, sözde devlet örgütlenmesi KCK’nın kuruluşu sonrasında etkisini artırdı. PKK KCK’nın silahlı gücüyken, uzantılı partiler siyasi kanadı temsil eder oldu.
– ABD baskısı ve “iyi şeyler olacak” denilerek topluma sunulan açılımlar bu siyasallaşmaya katkı yaptı.
– Politik olarak tüm Türkiye hedeflendiği için sadece etnik bir Kürt partisi bu hedefe hizmet etmeyecekti. Bu çerçevede çatı partisi formülü İmralı üzerinden devreye sokuldu.
– HDP, kuruluşunu İmralı ve Kandil hattıyla sürekli istişare ederek tamamladı.
– Türkiye’ye yönelik terör saldırılarında HDP bu sefer sözde Türkiye’yi savunan sol örgütleri de yanına alarak kalkan görevi yaptı.

Önceki satırlarda bir yapbozdan bahsetmiştik. İşte o yapbozda HDP, sıkışan ABD’nin adeta can simidi haline geldi. PKK’yı bile koruyamayacak boyuta gelen ve Türkiye’ye “PYD/YPG ile PKK’yı ayrıştırıp, çatıştırabiliriz” noktasına gerileyen ABD’nin siyasi planlarını bu parti üzerinden ve “Tayyip Erdoğan karşıtlığı” söylemiyle tüm muhalefet tabanına yayması doğal olarak bu değerlendirmeyi öne çıkarıyor. Bu siyasal taarruzda hiçbir zaman emekçi/gariban Türk-Kürt kitlesini önemsememiş olan “Beyaz Türk” denilen liberal kesimler, yanlarına 24 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan karşıtlığı üzerinden Atatürkçü kesimi de eklemlemeyi başardılar. Atatürkçü kesimin binlerce şehidin katilini “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyerek kutsayan bir zihniyetin peşine takılması, akıl tutulmasıyla açıklanacak boyutu çoktan aştı ve ülkenin bekası açısından çok tehlikeli bir siyasal planın uygulanmasına dönüştü. HDP’nin Meclis’e girmesini bu bilgilerle değerlendirirsek, önümüzdeki dönemdeki tartışmaların merkezinin ne olacağını da öngörmekte zorlanmayız.

Cevap Yazın