Ya Kurumsal Egemenlik Ya Milli Egemenlik

24 Haziran seçimleri kurumsal egemenliğin tam olarak sonlanması açısından son derece kritiktir. 1961’te başlayan ve egemenlik hakkını milletten alan vesayet odaklarına karşı cevabımızı 16 Nisan’da verdik ancak bu sistemi uygulamadan, hayata geçirmeden henüz sonuç almış sayılmayız. 24 Haziran’da kurumsal egemenlik sonsuza kadar hayatımızdan çıkacak ve milli egemenlik yani biz kazanacağız.

24 Haziran seçimleri sıradan bir seçim değil. Son on yıldır neredeyse her seçim için bu cümleyi kurduğumuz doğrudur. Ancak her bir seçimi tek tek ele aldığımızda, darbe girişimlerinin, muhtıraların, parti kapatmalarının, sivil iradeye müdahalelerin, 17/25 Aralık gibi yargısal darbelerin, Gezi gibi darbe girişimlerinin hemen sonrasında yapılan seçimlere sıradan seçimler demek ne kadar mümkündü diye sorgulamak lazım. Nitekim AK Parti ile yaşadığımız tüm seçimler demokrasi ve sivil iradenin bir adım daha ilerlemesine, güçlenmesine ve vesayet odaklarının gerilemesine yol açan seçimlerdi. Yıllar içinde bunun kazanımlarını da gördük nitekim. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde sivil alanın vesayet odaklarına karşı güçlü direnişine tanık olduk hem de demokrasi açısından sessiz devrimin tüm gelişmelerine gün gün şahitlik ettik. Ancak 15 Temmuz ile birlikte halen kale gibi duran bir kurumsal vesayet gerçeğiyle karşılaştık. 15 Temmuz, FETÖ’nün tek başına kurguladığı ve uygulamaya çalıştığı bir darbe ve işgal girişimi değil, ABD ve bazı Körfez ülkelerinin de içinde olduğu bir darbe ve işgal girişimiydi. Bu girişimin en kritik aracı da kurumsal vesayeti kullanarak ülkeyi kontrol altına almaktı kuşkusuz. Dolayısıyla mücadele etmemiz gereken bu konu sadece FETÖ ile sınırlı değil, onu böylesine etkili kılan sistemin, yani kurumsal vesayetin sivil iradeye karşı etkisiz kılınmasıdır ayrıca. Biraz daha detaylı bakalım.

Gerçek Anlamda Demokratik Siyaset Hep Kâğıt Üstündeydi

1921 Anayasası’nın en önemli maddesinde; “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” yazar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin en kritik hamlelerinden biridir bu madde. Hâkimiyet millete aittir denerek yeni bir sistem, halka dayalı bir sistem vaad edilir topluma. Sonuç olarak 1923’te Cumhuriyet ilan edilir ve egemenlik maddesi tekrar güncellenir. 1924 Anayasası’nda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, milleti TBMM temsil eder ve egemenlik hakkını yalnız o kullanır” ibaresi yer alır. Yani ülkeyi yönetme iradesi millete verilmiş ve bu iradeyi kullanması için de TBMM vazifelendirilmiştir. Dolayısıyla milli iradenin ülke yönetimine direk yansıması söz konusudur burada. Ancak teoride demokratik olan bu durum pratikte farklı uygulanmıştır. Zira TBMM sadece tek bir partiye açıktır. CHP’nin dışında başka bir partinin seçime girmesine izin verilmediği için millet iradesinin TBMM ile değil, CHP eliyle kullanılması söz konusu olmuştur. Zaman geçtikçe dünya şartları ve Türkiye şartları değişmiş, Demokrat Parti kurulmuş ve seçime girilmesine izin verilmiştir. İşte ilk defa gerçek anlamda demokratik bir siyaset kurumu ancak 1950’de mümkün olabilmiş ve Demokrat Parti’nin seçim mottosu “Yeter, söz milletindir” olmuştur. Milletin iradesine vurgu yapan Demokrat Parti, askeri bir darbeyle indirilmiş ve Menderes ile arkadaşları idam edilmiştir. Türkiye’nin ilk gerçek milli egemenliği kullanma girişimi böylece çok sert bir şekilde bastırılmıştır.

Ülkeyi Statükonun Kadroları Yönetti

Türkiye’yi Türkiye’ye bırakmayacak kadar önemseyen ABD ve içerideki müttefiklerinin darbe sonrası yaptıkları 1961 Anayasası’nda egemenlik mevzusu yeniden yazılmıştır. 1961 Anayasası’nda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” ibaresi yer alır. Artık kaza eseri Demokrat Parti gibi bir parti ortaya çıksa da ulusal ve küresel vesayet odakları ülke yönetimini millete bırakma riskini ortadan kaldırmış, egemenlik hakkını kurdukları kurumlara devretmişlerdir. Peki nedir bu kurumlar? TSK, AYM, YÖK, HSYK, Meslek Odaları vb. Bütün bu kurumlar egemenliği milletin elinden alıp, kendi uhdelerinde kullanmaya başlamışlardır. Hepsinin koruyuculuğunu da tarihimiz boyunca vesayetçilerin kontrolünün dışına çıkamayan Cumhurbaşkanlığı makamı ve TSK bizzat üstlenmiştir. İşte kurumsal vesayet dediğimiz hikâye tam burada başlamıştır. 1961 yılından 16 Nisan referandumuna kadar bu kurumsal vesayet, sivil iradenin gerçek anlamda siyaset yapmasına izin vermemiş; darbe, muhtıra, 17/25 Aralık ya da Parti kapatmaları gibi yargısal darbe şeklinde pek çok enstrümanı devreye sokmuştur. Yıllar içinde bu kurumlar tam da istedikleri gibi Kemalist zihniyet içerisinde şekillenmiş, Cumhurbaşkanlığı’ndan meslek odalarının başkanlarına kadar tüm kadrolar bu şekilde gelişmiştir. Bu süreçte hangi parti iktidara gelirse gelsin ülkenin yönetimi esasen bu kurumlar eliyle yürütülmüştür. Halk kendi seçtikleri siyasetçilerin ülkeyi yönettiğini sanmış ve gerçek anlamda hiç bir toplumsal soruna çözüm bu süre zarfında hayata geçirilmemiştir. Esas amaç, küresel vesayet odaklarının çıkarına hizmet eden statükonun korunması olmuştur. CHP de bu statükonun korunmasında esas aktör olmuştur. Zira iktidara gelmese de kadroları bu kurumlar eliyle ülkeyi yönetmiştir. Siyaset sahnesinde kimi zaman bu statükoyu kırmaya yönelik, yeni Menderesler ya da Demokrat Partiler ortaya çıksa da hemen hepsi hızlıca bastırılmış, tasfiye edilmiştir. 60’larda Demirel muhtıra ile, 70’lerde Ecevit TÜSİAD bildirileriyle, 80’lerde Özal partisini kaybetmesiyle, 90’larda Erbakan 28 Şubat ile, 2000’lerde Erdoğan muhtıralar, yargısal darbeler, suikast girişimleri, Gezi gibi sahte ayaklanmalar ve 15 Temmuz ile tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Bu girişimlerden sağlam bir şekilde çıkan ve yoluna devam eden sadece Recep Tayyip Erdoğan olmuştur.

Kemalistler Vesayeti Fetö’ye Devretti

Kurumsal vesayetin Kemalistlerden sonra özellikle 90’larda yeni sahibi artık FETÖ olmaya başlamıştır. FETÖ ülkeyi yönetmenin tek yolunun kurumsal egemenliğe sahip olmak olduğu bilinciyle tüm kurumları ele geçirmeye başlamıştır. Emniyet, yargı, ordu, AYM, HSYK ve diğerleri örgütün hedefi olmuştur. Tüm bu kurumlar sayesinde onlarca yıl egemenliğin sahibi olmuşlardır. Recep Tayyip Erdoğan bunun farkına vardığı andan itibaren bu örgüt ile mücadeleye girişmiş ve kurumsal vesayeti yok etmek için çaba içerisine girmiş, ancak sonuçta 15 Temmuz gibi bir darbe ve işgal girişimiyle karşılaşmıştır. Zira FETÖ ile mücadele sadece örgüt ile değil, aynı zamanda bu kurumsal vesayeti devam ettirmek isteyen küresel odaklarla da olmuştur. Dolayısıyla FETÖ ile mücadele başladığı andan itibaren özellikle ABD ve diğer müttefikleri Erdoğan’ın başarısız olması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.

Ya Kurumsal Ya da Milli Egemenlik

Türkiye’yi yönetmek için kurumlara sahip olmak gerektiği bilincinde olan FETÖ ve diğer vesayet odakları için kötü haber 16 Nisan referandumu olmuştur. Zira tıpkı 1921 ve 1924 Anayasalarında yer aldığı gibi yeniden “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deme fırsatı doğmuştur. Bu da milletin iradesinin ülke yönetimine direk yansıması anlamına gelmektedir. Halk, egemenliğini direk seçtiği Cumhurbaşkanı eliyle hiçbir aracı kuruma ihtiyaç duymadan kendisi kullanacaktır yeni sistemle. Sandıktan çıkan irade vesayet odaklarının değil, halkın çıkarları için çalışacak, kurumları halkın iradesine göre şekillendirecek, seçimle gelip seçimle gittiği için de yani milli iradeye dayandığı için de kurumsal egemenlik burada son bulacaktır. Yeni Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi işte tam bu noktada önem kazanmaktadır. Tam da bu yüzden 16 Nisan referandumunda tüm dünya “hayır” cephesinde buluşmuş ama buna karşılık halk “evet” oyu vermiştir. 24 Haziran seçimleri kurumsal egemenliğin tam olarak sonlanması açısından son derece kritiktir. 1961’te başlayan ve egemenlik hakkını milletten alan vesayet odaklarına karşı cevabımızı 16 Nisan’da verdik ancak bu sistemi uygulamadan, hayata geçirmeden henüz sonuç almış sayılmayız. Zira uygulamaya geçecek olan yeni sistem sonrasında sandıktan çıkacak olan Cumhurbaşkanı tüm kurumları milletin iradesine göre şekillendirecek, siyasetin dışında hiçbir odağın müdahale etmesine izin vermeyecek, sadece halkın çıkarı ülke yönetimi için esas hedef olacaktır. 24 Haziran’da ya kurumsal egemenlik sonsuza kadar hayatımızdan çıkacak ya da milli egemenlik yani biz kazanacağız.

Cevap Yazın