Üniversitelerin Bölünmesi

Son yasal düzenleme ile yeni üniversiteler kuruldu; bazı üniversiteler ise ‘bölündü’. Özellikle üniversitelerin bölünmesi kamuoyunda tepki topladı. Tepkilerin bir kısmı ideolojikti, bir kısmı YÖK’ün açıklarını ortaya koyan yönüyle haklıydı. YÖK’ü yaklaşan seçimler öncesinde iktidarı toplum nezdinde zor durumlara düşürmekle eleştiren siyasi çevreler, “Üniversitelerdeki akademik ve idari sorunlar ortadayken iyi hazırlanmamış bir tasarıyı gündeme getirmenin sırası mıydı?” sorusunu yöneltti.

Eğitim Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Her dönem önemli oldu, her dönem çözüm bekledi, her iktidar/bakan döneminde yeni arayışların/politikaların deneme tahtası oldu. Ak Parti döneminde de. 15 yılı aşan iktidarında Ak Parti beş bakan (Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı) eskitti; altıncısı İsmet Yılmaz ile başta TEOG ve YKS olmak üzere sınav sistemlerinden zorunlu eğitim şekline eğitimin birçok alanında çözüm üretme çabasında.Eğitim alanındaki son ve çok tartışmalı işlerden biri ‘üniversitelerin bölünmesi’ olarak anlaşılan/lanse edilen düzenleme oldu. YÖK’ün ve üniversitelerin (ve tabii siyaset cephesinin de) konu ile ilgili tavrına geçmeden Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ile ilgili birtakım düzenlemelerin de yapıldığı kanunun içeriğinde neler bulunduğuna bakalım önce:

Bölünen Üniversiteler

Söz konusu kanuna göre, 16 devlet, beş vakıf üniversitesi kuruluyor: İstanbul, Gazi, Anadolu, Karadeniz Teknik, İnönü, Selçuk, Erciyes üniversitelerinde bazı bölümler yeni kurulacak üniversitelere bağlanıyor. Kanun tasarısı hakkında TBMM Milli Eğitim Komisyonuna bir sunum yapan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin, “Bazı büyük üniversitelerimiz bölünerek ve bazı illerimize de yeni üniversiteler kurularak Türkiye’deki yükseköğretim hayatına yeni bir dinamizm kazandırmayı amaçlıyoruz.” diye konuşmuştu. Aynı toplantıda YÖK Başkanvekili Prof. Dr. Safa Kapıcıoğlu da son yıllarda yükseköğretim alanında çok ciddi değişimler yaşandığını ifade etmişti. Kapıcıoğlu, 2006 – 2008’de çok sayıda üniversite kurulduğunu dile getirmiş ve şunları eklemişti yeni tasarının gerekçesi olarak: “1982’de 27 olan üniversite sayısı 185’e ulaştı. Bununla beraber niteliksel büyümenin de çok önemli olduğunu düşünerek birtakım hususları gerçekleştirdik. Bir kalite kurulu oluştu. YÖK’ten bağımsız bir kalite kurulu ile akademinin, yükseköğretimin niteliksel olarak akredite edilmesi ve değerlendirilmesi söz konusu olacak. Araştırma üniversiteleri bölgesel kalkınma odaklı misyon farklılaşması çerçevesinde değerlendirilmektedir. Akademik hayatımızda, üniversitelerimizde belli alanlara yoğunlaşarak daha kapsamlı, nitelikli ve rekabetçi bir bilimsel alana yönlenmemiz için bu tasarı hükümetimize sunulmuştur.” Tasarıya/kanuna karşı çıkanların art niyetli olmayan itirazlarını karşılayacak bir mantık bu cümlelerde yer almıyor: YÖK’ün yükseköğretimde kaliteyi artırmak için ‘kalite kurulu’ oluşturması, üniversitelerin bir kısmını daha fazla ‘araştırma’ya yönlendirmesi, bölgesel kalkınmaya odaklanılması iyi hoş da bu hedeflere ‘bölünme’ ile mi ulaşılacak sorusunun cevabı yok.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç da konu ile ilgili eleştirilere yanıt verirken şöyle konuştu: “Böylesine önemli bir karar İstanbul Üniversitesi için şaşırtıcı oldu”, “Bu yeni bir durum”, “Aceleye getirildi”, “Tartışılmalıydı”. Acaba öyle mi? Yaklaşık 10 senedir bu konunun İstanbul Üniversitesi’nde tartışıldığını, üç rektörlük döneminde gündemde olduğunu, kurullarda zaman zaman meselenin irdelendiğini herkes bilir. Demek ki yeni bir durum değil. ‘Bu marka değerini düşürür’ deniliyor, akreditasyonları iptal ettireceği söyleniyor. Halbuki akreditasyonlar üniversiteye değil programlara veya birimlere veriliyor.” Saraç, Hürriyet gazetesinden Hande Fırat’a yaptığı açıklamada yeni durumu ‘yeni bir model’ olarak niteleyebileceğimizi de söylüyor ve ‘kalite’ vurgusunda bulunuyor: “İstanbul Üniversitesi aslında ikiye ayrılıyor olsa da bu yeni durumun yeniden organize olma olarak nitelendirilebileceği alt normlarda düzenlemeler yapmayı planlıyoruz. Yani ayrı iki tüzel/hükmi kişiliğe sahip bu iki yapının akademik faaliyetlerde birbiriyle uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlayan ve pek çok mesele ve kararın kendi süreçlerinde başlayıp biteceği yeni bir sistem düşünüyoruz. Böyle yeni bir model gerçekleştirildiği takdirde, bunun güçlü bir sinerji yaratacağını umuyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın İstanbul Üniversitesi’nin yeniden organizasyonundan beklediği, kalite çıktısının artması ve kalite çıtasının yükselmesi beklentisini bu iki üniversiteye vereceğimiz yeni imkânlarla behemehal sağlamalıyız. Diğer bir ifade ile bu yeni durum İstanbul Üniversitesi için daha özerk bir sistemi de beraberinde getirecek. Her iki üniversitenin kendi arasında akademik konulardaki ‘bir oluşu’ bu iki üniversitenin araştırma özelliğini daha öne çıkacak. Dolayısıyla bu değişim aslında her iki üniversite için akademik konularda ve alanlarda, disiplinler arası çalışmalarda birlikte yönetişim sergileyebilecekleri daha özerk bir sistemi de peşi sıra getirecek. Karar alma süreçlerinde diğer üniversitelere nispeten daha fazla karar alma yetkisinin bulunacağı bir model, bu imkân şimdilik İstanbul üniversitelerine mahsus olacak ve neticeleri izlenecek.” Saraç’ın ‘kalite çıktısının artması’ için İstanbul Üniversitesi örneğinden hareketle bir taraftan ‘bölünme’yi savunması, öte taraftan “Her iki üniversitenin kendi arasında akademik konulardaki ‘bir oluşu’ bu iki üniversitenin araştırma özelliğini daha öne çıkaracak” sözleri de tutarlılıktan uzak görünüyor. Görünen o ki YÖK, ‘kalite artırmak’ niyetiyle girişimde bulunmakta haklı olsa da yöntem ve o yönteme ilişkin gerekçeyi üretmekte yeterince hazırlıklı değil.

Eğitimde Kalite Nasıl Sağlanır?

Akademik çevrelerde ‘eğitimde kalite’ konusu tartışılırken üniversitelerin öğrenci sayısı bakımından çok büyüdüğü, sınıfların kalabalıklaştığı, özellikle uygulamalı derslerin kalabalık sınıflarda/laboratuvarlarda verimli olamadığı söylenir; bu durumun kaliteyi düşürdüğünden, mezunların diploma sahibi ama ‘yetersiz’ olduğundan yakınılır. Üniversitelerin çoğalması, fakültelerin, bölümlerin, yüksek okulların ve meslek yüksek okullarının gerekli altyapı oluşturulmadan açılmasının anlamsız olduğu düşünülür ve hem YÖK hem de siyaset kurumu eleştirilir. Özellikle ‘her ilçeye bir meslek yüksek okulu’ uygulaması oldukça sorunludur; zira il merkezlerindeki fakülte, yüksek okul ve meslek yüksek okulu kadrolarının bir çok yerde yetersizliği ortadayken tenha ilçelerde öğretim elemanı bulundurmanın oldukça zor olduğu kolayca tahmin edilebilir. (Buna karşılık yine akademik çevrelerde önce herkesin yüksek öğretim hakkından yararlandırılması, sonra kalitenin sağlanmasına odaklanılmasını savunanlar da bulunuyor.) Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Enformatik Enstitüsü Başkanı ve eski Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut da söz konusu tasarıyı savunurken yüksek öğrenci sayısının kaliteyi düşürdüğünü söyledi: “100 bin öğrenci ile üniversite yönetilemez. Dünyadaki örnekleri de incelediğimizde, üniversitelerin yönetilmesinde ideal öğrenci sayısının 20-25 bin olduğunu düşünüyorum. Üniversitelerimiz, dinamik olmak, dünya ile yarışa girip iyi yerlere ulaşmak ve iyi öğrenci yetiştirmek istiyorlarsa tabii ki küçülmeleri gerekir.” Dolayısıyla genel olarak kemiyetin keyfiyeti olumsuz etkilediği, istenen/arzulanan hedeflere hem lokal olarak hem de ülke geneli bakımından ulaşılamadığı kabul ediliyor. Kalitenin artırılması, memleketin-milletin daha güzel hedeflere ulaştırılması açısından eğitim kurumlarının daha planlı, daha özenli, daha donanımlı bir şekilde kurulması, eğitim kadrosu oluşturulmadan öğrenci alınmaması, öğrenci kontenjanının ölçülü olması şart. Uygulamalı bölümler için pratik yapılabilecek altyapının da göz önünde bulundurulması lazım. (Yükseköğretimde sorunlar ve kalitenin artırılması meselesi ayrıca üzerinde durulmayı gerektirecek kadar derin bir mevzu.) Türkiye’de siyasetin eğitim alanına yaklaşımı genellikle ‘daha çok okul’, ‘daha çok öğretmen’, ‘daha çok öğrenci’ odaklı oldu. Ak Parti iktidarından önce de bu yaklaşım söz konusuydu, Ak Parti döneminde de. Ancak ‘eskiler’ bu alanda yeterince başarı sağlayamadı; okul, öğretmen, öğrenci ve diğer alanlarda Türkiye arzu edilen gelişmeyi gösteremedi. Ak Partili dönemde eğitimin ‘kalite’ ile ilgili boyutunda sorunlar bulunsa da ‘nicelik’ boyutunda bir hayli yol alındığı açık.

Siyasetin Yaklaşımı

Son tartışmalarda yeni düzenlemenin ‘kalite’ ile ilgili boyutu hiç şüphesiz siyasetin de gündemine geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul ve Gazi üniversitelerindeki yeni düzenlemeye yönelik protestoları “Bu üniversiteler sadece ikisi değil ama bu ikisinde maalesef bir tezgâhtır gidiyor” sözleriyle eleştirdi ve 105 bine ulaşan öğrenci sayısının İstanbul Üniversitesi’nde eğitim kalitesini düşürdüğünü söyledi. Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz ise şu sözlerle yeni düzenlemeyi savundu: “Ülkemizin her alanda hedeflerine ulaşabilmesi için nitelikli bilgiye ve nitelikli insan kaynağına sahip olması gerekir. Nitelikli bilgiyi üretecek ve nitelikli bilim adamlarını yetiştirecek kurumlar da üniversitelerimizdir. Bilimsel ve teknolojik alanlarda gerçekleştirilecek yenilik ve başarılar ülkemizin sürdürülebilir kalkınmasının ve sosyoekonomik gelişiminin de anahtarı olacaktır.”

Yeni düzenlemeye muhalefet partilerinden, bazı sivil toplum kuruluşlarından ve ilgili üniversitelerden itirazlar yükseldi. İtirazların bazıları Erdoğan’ın da işaret ettiği gibi “ideolojik”ti; bazıları biraz daha teknik içerikliydi. İdeolojik tepkileri görmezden gelmek, değersiz saymak mümkün; ancak YÖK’ün kamuoyundan yükselebilecek makul ve makbul itirazlar için hazırlıklı olması, böyle bir tasarıyı hazırlarken hem iktidarı zor durumda bırakmamak hem de toplumsal hassasiyetleri gözetmek bakımından dikkatli davranması daha doğru olurdu. Muhalefet partilerinin yeni düzenlemeye itirazı makul olmaktan uzak görünüyor; ‘bölünme’yi savunan YÖK’ün öne sürdüğü gerekçelerin yeterince doyurucu olmaması gibi. Düzenlemeyi erken seçim stratejisi olarak değerlendiren muhalefetin karşıtlığı “Üniversitelerin marka değeri düşer; köklü eğitim kurumları parçalanamaz” gibi sloganik ifadelerden öteye geçmedi. Tasarıyı “parçala ve yönet” politikası olarak niteleyen CHP’li Prof. Dr. Gaye Usluer, “Yangından mal kaçırır gibi önümüze koyuldu. Yapılan değişiklikler ve ekler komisyon toplantısının olduğu gün tesadüfen öğrendiğimiz değişiklikler oldu” dedi. Yeni düzenlemeye en çok tepki gösteren iki üniversite İstanbul Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi oldu. Bu iki üniversiteden akademisyen ve öğrenciler protestolarını ‘Üniversiteme dokunma’, ‘Üniversiteler bakteri değildir’ gibi sloganlarla ortaya koydu. Öğrencilerin çoğu, üniversitelerinin akademik başarıları ve yurtdışındaki tanınırlıklarının zarar göreceği görüşünü dile getirdi.

Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı Hülya Çalışkan da fakültesinin İstanbul Üniversitesi’nden koparılmasını “Yüksek puanlarla yerleştirilmiş olan öğrencilerinin ve eğitim camiasının ağır kaybı” olarak niteledi. İstanbul Tabip Odası da yine siyasi tavrını takınarak konuya dahil oldu. Başkan Prof. Dr. Pınar Saip, yasanın İstanbul Üniversitesi’ni yok etme projesi olduğunu belirterek, “Bilin ki bu çınar devrilirse altında önce siz kalırsınız” dedi. Türk Eğitim Sen Genel Başkanı Talip Geylan, üniversitelerin çalışan ve öğrenci sayısı bakımından çok fazla büyümüş olmasının ‘bölünme’nin gerçek gerekçesi olmadığını düşünenlerden. Geylan, hükümeti bu tasarrufu hangi gerekçeyle kullanmak istediğini dürüstlükle açıklamaya davet ettiği konuşmasında bir çelişkiye dikkat çekti: “Bölünen üniversitelerin çok büyük olduğu için yönetilebilir olma kabiliyetini kaybettiği tezi doğru olsaydı; şimdi bölünen Sütçü İmam, Dumlupınar ya da Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden çok daha büyük olan başka üniversiteler de pakete dahil edilmez miydi? Öncelikle şu gerçek görülmelidir: Yönetilebilir olma zafiyetinin nedeni, çalışan ve öğrenci sayısının büyüklüğü değil; liyakatli yönetici yoksunluğu, özerklik eksikliği, katılımcı, modern ve demokratik yönetim anlayışının tesis edilememesi gibi daha temel unsurlardır. Ayrıca bu üniversitelerimizdeki akademik ve idari personel tarafından, üniversitelerin yaşadığı sorunlar nedeniyle bölünmesi gerektiği yönünde bir ihtiyaç olduğu talebi hiç gündeme getirilmemiş iken hiç tartışılmadan, hele ki konunun doğrudan muhatabı olan söz konusu üniversitelerin akademik ve idari çalışanlarının görüşü dahi alınmadan, ‘Ben yaptım oldu’ anlayışıyla kurumların kaderini tayin eden böylesi radikal bir karar alınıyor olması sağlıklı bir tavır değildir.”

Cerrahpaşa’nın Farkı

Yeni yasal düzenlemeye hiç şüphesiz en yaygın ve yüksek tepki İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden geldi. Önce İbn-i Sina adıyla kurulacak yeni üniversiteye bağlanması planlanan, daha sonra tepkiler üzerine yapılan değişiklikle “İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa” formülü ile Türkiye’nin belki en önemli tıp fakültesi, İstanbul Üniversitesi’nden ayrılmış oldu.

Bu duruma tepkilerin bir kısmı -yukarıda belirtildiği üzere- çok da makul değildi. Ancak tepkilerin bir kısmı söz konusu olan tıp eğitimi de olduğu için dikkate değerdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran, fakültenin, üniversiteden ayrılarak başka bir üniversiteye bağlanacak olmasına ilişkin, “Bu markanın değerini yitirmesine izin verilmemelidir. Net olarak açıklanmayan gerekçeler arasında ‘Bir üniversitede iki tıp fakültesi olmaz’ görüşünün olduğu duyumları alınmaktadır. Bu görüş kesinlikle doğru değildir. İki tıp fakültesine sahip olması İstanbul Üniversitesi’ne her zaman güç katmıştır” dedi. Yeni düzenlemenin 600 yılık geçmişe sahip üniversiteyi küçülteceğine Duran da vurgu yaptı ve fakültelerin köklerinden koparılmaya çalışıldığını, oysa akademik kurumların tarihleri, geliştirdikleri kültürleri, bilimsel çalışmaları ve yetiştirdiği bilim adamlarıyla güçlendiğini söyledi. “Bir üniversitede iki tıp fakültesi olmaz” şeklinde bir duyumdan bahseden Duran, “Bu görüş kesinlikle doğru değildir. İki tıp fakültesine sahip olması İstanbul Üniversitesi’ne her zaman güç katmıştır. Üniversitenin yayınlarının üçte ikiden fazlası tıp fakültelerinden yapılmaktadır. 50 yılı aşkın süredir Cerrahpaşa ve Çapa tıp fakülteleri yeri geldiğinde bir birileriyle yardımlaşmış yeri geldiğinde de farklı bir rekabet içerisinde halkımıza kaliteli sağlık hizmetleri sunmuşlardır. Türkiye’deki hekimlerin ve tıptaki akademik kadroların çok önemli bir kısmı bu iki fakültemiz tarafından yetiştirilmiştir. Ayrıca Roma Üniversitesi’nde olduğu gibi iki tıp fakültesine sahip örnekler de bulunmaktadır” diye konuştu.

YÖK Başkanı Saraç’ın yeni yapılanmayla birlikte Çapa ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinin akademik konularda ‘bir oluşu’ ve böylece bu iki üniversitenin araştırma özelliğinin daha öne çıkacağını söylediğini bir kez daha hatırlayalım. Dekan Alaattin Duran’ın söyledikleri de Saraç’ın fakültelerin ‘bir oluşu’ sözleriyle paralellik oluşturuyor. İki büyük tıp fakültesi birlikte hareket edecekse, rekabet ederek araştırma özelliğini artıracak ve halka hizmet edecekse YÖK’ün ‘bölünme’ tasarrufu neden gerekti

Eğitimde kalitenin artırılmasına yönelik planları, programları, düzenlemeleri desteklemek eğitimcilerin kaçınacağı bir şey olamaz; bu bakımdan iyi niyetli eleştirileri, tavsiyeleri dikkate almak memleketin faydasına olur. Ancak YÖK’ün kendi görev, yetki ve sorumluluk alanlarını düzenleyen son kanunun yasalaşması sürecinde olduğu gibi, iyi iş çıkarmak, tasarıları sağlam bir zemine oturtmak, itirazların fazla olmayacağı gerekçeler oluşturmak da şart.

Cevap Yazın