Türkiye’nin Kader Seçimi

Hem Cumhurbaşkanlığı hem de Meclis için 24 Haziran’da sandık başında olacağız. Türkiye’nin etrafı ateş çemberiyken girdiğimiz bu hayati seçimden çıkacak sonuç, yurt içi dengeler açısından olduğu kadar çevremizdeki gelişmeler açısından da belirleyici olacak. Türkiye’de 25 Haziran’da oluşacak siyasi iradeyi, Ege’den Ortadoğu’ya uzanan dış sorunlar yanında terör örgütleri ve ekonomi başta olmak üzere zorlu bir süreç bekliyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan’da erken seçim tarihini açıkladığı konuşmasında “Türkiye’nin bekası için” vurgusu yapınca, çok sayıda kişi beka meselesini sorguladı. Yörünge ailesi olarak bizler de Mayıs sayımızda bu beka vurgusunun altında neler olabileceğini ayrıntılarıyla işledik. Erken seçim tarihi geldi çattı. Bu ayın sonuna doğru 24 Haziran’da iki ayrı seçim için sandık başında olacağız. Hem Cumhurbaşkanı adayımızı hem de desteklediğimiz siyasi partinin milletvekillerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde güçlü bir şekilde görmek için bir mücadele vereceğiz.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olan 24 Haziran’da bir aday tek başına çoğunluğu sağlayamazsa o zaman 8 Temmuz’da Cumhurbaşkanı’nı seçmek için bir kez daha sandığa gideceğiz.
Cumhurbaşkanlığı için 6 aday yarışıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yanında Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu, Doğu Perinçek ve Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanlığı için aday. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi adayı Muharrem İnce ve Halkların Demokratik Partisi’nin adayı Selahattin Demirtaş partilerinin grup kararıyla; İyi Parti adayı Meral Akşener, Vatan Partisi adayı Doğu Perinçek ve Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu da Yüksek Seçim Kurulu’na verilen 100 bin imza ile aday oldular. Meclis seçimlerinde ise AK Parti ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı; CHP-İyi Parti ve Saadet Partisi’nden oluşan Millet İttifakı ile Vatan Partisi, HDP ve Hüda Par yarışacak. Büyük Birlik Partisi Cumhur İttifakı çerçevesinde AK Parti listelerinden, Demokrat Parti de Millet İttifakı çerçevesinde İyi Parti listelerinden seçimlere girecek.

Önce ittifakların protokolleri Yüksek Seçim Kurulu’na verildi. İttifakları oluşturan partiler bu protokollerde, neden biraraya geldiklerini, amaçlarının, hedeflerinin ne olduğunu anlattı. Ardından siyasi partiler beyannamelerini de açıklamaya başladı. Bu satırların yazıldığı saatlerde Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin seçim beyannamesini açıklıyordu.

25 Temmuz’da iktidar olacak siyasi iradenin ve Cumhurbaşkanı’nın yüz yüze geleceği gündemleri düşündüğümüzde zorlu bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Türkiye gerek giderek artan jeopolitik önemi gerek iç tehditler gerekse de çözülmesi gereken sorunlar nedeniyle gerilimden, tartışmadan kurtulamıyor. Çok kullanılan bir ifadeyle Türkiye’de bir ayda yaşanan olaylar, başka bir ülkede 10 yılda yaşanmıyor. Bu gerçek hiç değişmiyor. Seçim sonrası oluşacak siyasi iradenin önünde farklı bir tablo olmayacak. 25 Haziran’da ortaya çıkacak siyasi iradenin hangi temel sorunlarla karşılaşacağına dair özet bir dosya hazırladık. İşte içte ve dışta yeni siyasi iradenin önünde bulacağı dosyalar:

Fetö ile Mücadele

Yaklaşık 40 yıldır devletin tüm birimlerine sızmaya çalışan ve 15 Temmuz’da devleti ve ülkeyi vekâlet aldıkları güçler adına işgale kalkan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele, Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Seçim sürecinde 25 Haziran’da oluşacak tabloya göre yeniden harekete geçme yönünde işaretler gösteren bu örgütlenmeyle mücadeleye, siyasi parti tabanlarının neredeyse tamamına yakını büyük destek veriyor. Ancak tartışmalar genellikle “yeterince mücadele edilmediği” yönündeki eleştirilerle, partilerin birbirlerine yönelik bazı suçlamaları ekseninde oluyor. Hangi aday Cumhurbaşkanı olursa olsun veya TBMM’de hangi tablo oluşursa oluşsun bu mücadele, Türkiye’nin bekası açısından hayati öneme haiz. Halen birçok kurumda kripto unsurların ortaya çıkması, bu terör örgütünün başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere yurtdışında yaşayan militanlarının Türkiye aleyhine çalışmalarını sürdürmesi gibi nedenlerden dolayı bu mücadelede oluşabilecek bir zaaf, ülkemize çok ciddi zararlar verecek türden. Hazırkıta bekleyen beyni yıkanmış militanlar, oluşabilecek bir zaafta yeniden ortaya çıkabilir ve saldırılarını açıktan tekrarlayabilirler. Bunun çok sayıda örneği var. En çarpıcıları Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı, kumpas davaları, PKK/DEAŞ gibi örgütlerle kurdukları ittifak, 15 Temmuz darbe girişimi ve Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a yönelik suikast. Bu nedenle bu örgütle mücadele, beka sorunumuzun köşe taşlarından biri.

PKK Terör Örgütü ile Mücadele

Türkiye’nin bir başka önemli sorunu da bölücü terörün merkezindeki PKK terör örgütü ile sürdürdüğü mücadele. Açılımlar sürecinin geride kalmasıyla birlikte 24 Temmuz 2015 tarihiyle başlayan ve bugüne kadar devam eden kapsamlı operasyonlarda, yurt içindeki terör kampları yerle bir edilirken, yaklaşık 5 bin olan terörist sayısının yurt içinde bine kadar düştüğü belirtiliyor. Bu teröristlerin büyük çoğunluğu da kafalarını kaldıramayacak bir şekilde sindirilmiş durumda. Çünkü kısa adı SİHA olan silahlı insansız hava araçlarımız, ininden çıkan teröristleri anında imha edecek operasyonları gerçekleştiriyor. Ayrıca terör örgütünün siyasi uzantıları üzerinden yürüttüğü bölücü ve yıkıcı faaliyetlere yönelik özellikle son iki yılda alınan sert tedbirler, örgütü büyük ölçüde etkisiz hale getirdi.

Irak’a yönelik halen devam eden sınır ötesi harekâtlarla örgüt, cephe gerisi olarak nitelendirdiği bölgelerde de büyük darbe yedi. Irak’ın kuzey doğusunda ilerleyen askerlerimiz, şu an Kandil’e çok yaklaşmış durumda. 24 Haziran seçimleri sonrasında Kandil’e bir operasyon yapılması kimseyi şaşırtmamalı. Elbette bunun için bölge ülkeleriyle kurulacak iletişim de büyük önem taşıyor. Yeni oluşacak siyasi iradenin en az FETÖ ile mücadele kadar önemli olan PKK ile mücadeleyi de gündemine alması, vatanımızın geleceği açısından zorunlu.

Suriye İç Savaşı

En uzun sınırımızın olduğu Suriye’de yaşanan iç savaş geçen Mart ayında 7. yılını doldurup 8. yılına girdi. Bu süre zarfında Türkiye’yi tehdit eden PKK/PYD terör örgütü Suriye’nin kuzeyinde çok ciddi bir alanı işgal etti. Burada esas sorun, bu işgalin en büyük destekçisinin NATO’daki müttefikimiz ABD olmasıydı. Terör örgütü bu destekle önce Suriye’nin kuzeyinde birbirinden toprak olarak bağımsız 3 bölgeyi işgal ederken, sonrasında da kuzey bölgesinin doğusundaki ve ortasındaki bölgeyi birleştirdi. DEAŞ/IŞİD gerekçesiyle Batı kamuoyunda meşrulaştırılan terör örgütü, gözünü Fırat’ın batısına ve Afrin bölgesine dikti. İlk adım olarak Fırat’ın batısındaki Münbiç işgal edildi. Sırada Afrin vardı. Amaç bir koridor oluşturarak Türkiye’yi güneyden kuşatmak, Türkiye’nin Suriye ile bağlantısını kesmek, Suriye’yi bölmek, oluşturulan koridorla Irak’ın kuzeyindeki etnik bölgeyi Akdeniz’e bağlamaktı. Böylece ABD liderliğindeki Batı dünyası, bu yapı aracılığıyla hem Orta Doğu’da hem de Doğu Akdeniz’de gücünü ve müdahale alanını genişletecekti. Bu planın hayata geçmesi için devletin içine sızan FETÖ unsurları da büyük katkı yaptı. Provokasyonlar yanında ABD yardımları da PYD’nin alan genişlemesine yol açtı. Ancak önce yurt içinde PKK’ya yönelik operasyonların artması ardından da FETÖ’cülerin temizlenmesiyle beraber Türkiye, sınır ötesi operasyonlara başladı. Önce Fırat Kalkanı, ardından da Zeytin Dalı Harekâtlarıyla PKK/PYD’nin, daha doğrusu arkasındaki gücün koridor hayali tarihin çöplüğüne atıldı.

Suriye iç savaşı, başta mülteci sorunu olmak üzere çok sayıda sorunu Türkiye’ye taşıdı. Ancak 2017 yılı başında Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana’da masaya oturarak başlattığı süreç, iç savaşın sonuçlanması yönünde de umut ışığı oluşturdu. Çatışmasızlık bölgeleri oluşturularak tamamen olmasa da silahların büyük oranda susturulması sağlandı. Ancak sorun henüz bitmiş değil. PKK/PYD terör örgütünün Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki işgali sürüyor. Ayrıca İdlib bölgesinde yaşanabilecek ciddi bir çatışmanın da Türkiye’ye olumsuz yansımaları olabilir. Suriye’nin geleceğindeki bu belirsizlik, önümüzdeki uzun yıllar boyunca gündemimizi meşgul edecek gibi görünüyor.

İran’a Yönelik Taarruz

Bu sayımızda ayrıntılı olarak irdelediğimiz Batı dünyasının İran’a yönelik taarruzu da iktidarın önündeki önemli bir dosya olacak. Suudi Arabistan liderliğindeki Arap ülkelerinin İran’la sıcak çatışma ihtimali bize de yansıyabilecek sorunların fitilini ateşleyebilir. Özellikle Arap ve Fars merkezli etnik, Sünni ve Şii merkezli mezhepsel bir sıcak çatışma, bölgede vekâlet savaşları sonrasında ülkeler savaşını tetikleyecek gibi. Başta PKK/PYD olmak üzere terör örgütlerinin muhtemel çatışma bölgelerindeki varlığı da endişeleri artırıyor. Bu örgütlerin muhtemel bir ülkeler arası savaştan faydalanması durumunda, Türkiye’nin de toprak bütünlüğü tehlikeye girecektir. 25 Haziran’da oluşacak iktidar yapılanmasının, bu mesele üzerinde de yoğun mesai harcaması gerekecek.

Ege ve Akdeniz

Önümüzdeki dönemde sadece güneydoğuda değil Akdeniz ve Ege deniz sınırlarımızda da önemli gelişmeler olacak gibi görünüyor. Ege’de Yunanistan’ın, Doğu Akdeniz’de ise ABD, AB, NATO, Yunanistan, İsrail ve Mısır gibi ülkelerin, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin en doğal haklarına yönelik saldırgan tutumu sürüyor. Yunanistan 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşmasıyla silahsızlandırması gereken adaları silahlandırmakta bir çekince görmüyor ve Ege Denizi’nde askeri tatbikatlar yapıyor. Bu gerilimin temelinde Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki 6 deniz mili olan karasularının genişliğini 12 mile çıkarmaya çalışması yatıyor. Benzer sorun kıta sahanlığında da yaşanmakta. Bu gerilimin bir benzeri Doğu Akdeniz’de Kıbrıs adası çevresinde yaşanmakta. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi, arkasındaki güçlerin de desteğiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomi bölgelerini işgal etmekte bir beis görmüyor. Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen bu güçler, KKTC açıklarındaki enerji sahalarında arama tarama çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda yıllardır sürdürdüğü, uzlaşmaya açık ancak tek taraflı taviz vermeye kapalı tutumu devam ettiği için henüz amaçlarına ulaşmış değiller. Açık söylemek gerekirse, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz meselesi bir devlet meselesi olduğu için 25 Haziran sonrası hangi tablo oluşursa oluşsun bir değişiklik olacağını beklemiyoruz. Ancak ülkede oluşabilecek bir belirsizlik veya gerilim, dikkatleri içe çevireceği için bu durum dış politikayı olumsuz etkileyebilir. Bu sebeple Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda olumsuz bir tablo oluşabilir. Hele de Batı’nın, Birleşmiş Milletler üzerinden yeni bir Annan Planı yıkımı planlanıyorken.

Uluslararası Politika

Türkiye 1952’den bu yana NATO ülkesi olmasından dolayı Batı kutbunun ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Soğuk Savaş döneminde Kıbrıs Barış Harekatı haricinde ilişkileri kopma noktasına getiren bir gerilim de yaşanmadı diyebiliriz. Ancak Soğuk Savaş bittikten sonra genelde Orta Doğu özelde de Türkiye içi ve çevresindeki Kürt meselesi ekseninde kırılmalar yaşandı. Dönem dönem Batı kutbuyla ciddi gerilimler yaşandı. Hatta 1990’lardan günümüze PKK/PYD eksenli mücadelede dolaylı olarak da olsa cephe cepheye gelindiği oldu. Günümüzdeki en ciddi tartışmalardan biri olan NATO üyeliği konusunda siyasi partilerin birkaçı hariç neredeyse tamamı “devam” yönünde görüş beyan ediyor. Bu, bir anlamda devlet kararı olarak da görülüyor. Ancak bu durumun başta bölgedeki komşularımız olan Rusya, İran gibi ülkelerle işbirliğimizi etkilememesi yönünde bir görüş ağırlık kazanmış durumda. Bunda, Batı dünyasının ve NATO’nun terör örgütlerine destek verdiğinin ortaya çıkması, Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve çıkarlarını hiçe sayması çok etkili oldu. Bu çerçevede Türkiye’nin kendi güvenliği için Suriye konusunda Rusya ve İran ile işbirliği öne çıktı. Yine bu dönemde Rusya’dan S-400 alımı kararlaştırıldı.

Ayrıca uzak Asya’da gelişen büyük güç Çin ile ilişkiler geliştirilmeye başlandı. Günümüzün İpek Yolu olarak adlandırılan Kuşak Yol Projesi’nde Türkiye kritik güzergâhlardan biri haline geldi. Suriye, Irak ve terör sorunlarının bir nedeninin de Kuşak Yol güzergâhının kesilmesi olduğu yönünde ciddi analizler yapılıyor. İşte böyle bir dönemde siyasi iradeyi kontrol edecek iktidarın çok dikkatli ve ulusal çıkarları öne çıkaran bir diplomasi izlemesi gerekiyor.

Ekonomi

Büyüme konusundaki veriler her ne kadar olumlu olsa da ekonomide gerek finans gerekse finans bağlantılı üretime ve çarşı-pazara yansıyan ekonomik sıkıntılar öne çıkmaya başladı. Dövizdeki hareketlilik, yatırımcıyı ve vatandaşı tedirgin ediyor. İktidar bunun dış kaynaklı olduğunu açıklıyor ancak vatandaşın tedirginliği geçmiyor. Bu noktada üretime odaklı ekonomik model önerileri öne çıkıyor. Cumhurbaşkanı adaylarının ve siyasi partilerin, 25 Haziran sonrası için önerdikleri politikaların iyi incelenmesi ve sandığa gidildiğinde bu çerçevede yüzeysel değil, temele dayalı çözümlere onay verilmesi hepimiz açısından büyük önem arz ediyor.

Sonuç

Türkiye gerek bölgesel gerek küresel anlamda çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyor. Türkiye’nin seçiminin dünyayı da en az bizler kadar ilgilendirdiği aşikâr. Mayıs ayı içinde yaşanan iki kritik seçim de bunun göstergesi. Ülke gücü olarak Türkiye’nin çok gerisinde olan Venezuella ve Irak’ta yaşanan seçimler, adeta küresel ve bölgesel bilek güreşinin sahası haline geldi. Venezuella’da ABD’nin ısrarla yıkmaya çalıştığı Nicolas Maduro, seçimleri büyük çoğunluğun oyunu alarak kazandı. Ancak ABD, muhalif olduğu her ülkede yaptığı gibi seçimleri tanımadığını açıkladı. Maduro yönetiminin bu tavra karşı hamlesi, ABD büyükelçisine ülkeyi terk etmesi için süre vermesi oldu. Burada önemli bir ayrıntıyı da aktarmakta fayda var: ABD’nin tavır aldığı Maduro’yu ilk tebrik eden liderlerden biri Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu.

Irak seçimlerinde Mukteda es Sadr liderliğindeki ittifakın seçimleri kazanması, Türkiye’yi etkileyecek bir dönemeçe işaret ediyor. Şii olmasına rağmen İran’a mesafeli olan Sadr’ın seçimlerden sonra yaptığı ilk işlerden birinin, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani’ye “Ülkeden ayrıl!” çağrısı yapması İran’a karşı daha bağımsız bir tutumun işaretlerini taşıyor. İran’a yönelik taarruzun önem kazandığı dönemde, seçim sonrası oluşacak koalisyonun gelecek planlaması da merakla bekleniyor. Böyle bir dönemde Türkiye’deki seçim sonuçlarının küresel ve bölgesel etkilerinin, bu ülkelerin seçimlerine göre çok daha önemli olduğu kesin. 25 Haziran’da iktidara gelecek lider ve siyasi yapı ağırlıklı olarak ana başlıklar halinde değindiğimiz dosyalarla bağlantılı sorunları çözmekle uğraşacaktır. Bir anlamda 16 Nisan 2017 referandumu sonrası oluşacak yeni sistem, ilk sınavında Türkiye’nin kaderinin ne olacağını belirleyecektir. Sonucun devletimiz, milletimiz ve tüm insanlık adına olumlu olmasını gönülden temenni ederiz.

Cevap Yazın