Milli İrade Siyasetin Merkezine Giriyor

24 Haziran kadim ile modern siyasi tecrübelerini sentezleyen Yeni Türkiye’nin doğum anıdır. Cumhurbaşkanlık sistemine geçişi sağlayacak 24 Haziran seçimleri, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olmasının yolunu açmak açısından kritiktir. Türkiye nasıl ki ulusal alanda kadim ile moderni sentezleyerek fabrika ayarlarına dönme yoluna girdiyse, bölgesel ve uluslararası alanda da tarihinden gelen kadim “büyük devlet” stratejisine dönüş yapma eğilimi içerisindedir.

Gerçek Cumhuriyet Bölgesel Güç

24 Haziran seçimleri Türkiye siyasetinde iki büyük kırılma gerçekleştirecektir. Bu kırılmalardan ilki, Türkiye’nin gerçek anlamıyla cumhuriyet rejimini tesis edecek olmasıdır. İkincisi ise Türkiye’nin coğrafyasında bölgesel güç, uluslararası arenada ise küresel bir aktör olmasının önünün açılmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması ve çöküşü ortaya şekil verilmeyi bekleyen bir siyasi düzensizlik bıraktı. Cumhuriyet’in kurucu elitleri bu düzensiz yapıya yeni bir siyasi formla –Cumhuriyet rejimi ve ulus-devlet– şekil verdiler. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, toplumu oluşturan tüm bireylerin eşit olduğu bir siyasi düzen, yakın coğrafyasında eşit egemen ulus-devletlere bölünmüş bir bölgesel düzen ve uluslararası alanda ise Batı medeniyetinin evrenselliğini kabul eden bir küresel düzende vücut buldu. Cumhuriyet rejimi Padişah-bürokrasi-tebaa üçlüsünden müteşekkil Osmanlı siyasi düzenini, Padişahlık makamını ortadan kaldırarak radikal bir şekilde dönüştürdü. Padişahlığın kaldırılmasında amaç –en azından iddia edildiği şekliyle– monarşik bir yönetime has olan tahakküm eden-edilen ayrımını sona erdirmekti. Oysa adalet kavramının kilit rol oynadığı Osmanlı siyasi düzeninde Padişahın rolü, devlet bürokrasisinin tebaaya tahakküm etmesini engellemek ve herkesi yerli yerinde tutmaktı. Padişah tahakküm eden değil, tahakkümü engelleyen ya da en azından kendisinden beklenen rol itibariyle adaleti sağlaması gereken siyasi aktördü. (Cumhuriyet’in ilanıyla Padişahın sembolik olarak yerini alan Cumhurbaşkanlığı makamının “tarafsızlığı”na yapılan sürekli vurgunun tarihi kökenini, Padişah’ın bu özel rolünde aramak gerekir). Geniş toplum kesimlerini devlet bürokrasisine karşı koruyacak Padişahlık makamı ortadan kalkınca, devlet bürokrasisi ile geniş toplum kesimleri baş başa kaldı. Bu noktadan sonra, devlet bürokrasisinin milleti tahakküm altına aldığı, otoriter ve Cumhuriyetçiliğin eşitlikçi ruhuna ve hukuki yönetim anlayışına ters düşen bir siyasi düzen ortaya çıktı.

Cumhuriyet Kâğıt Üzerinde Kalmaktan Öteye Geçemedi

Meseleye sosyolojik derinlik katacak olursak, Cumhuriyetin vaat ettiği eşitliğin ideolojik zemini laik-milliyetçi kimlik olarak belirlenmişti. Bireyler bu laik-milliyetçi kimlikte özdeş ve böylece eşit kabul ediliyordu. Bu kimliğe sahip olduğu ölçüde bireyler eşit vatandaş olarak kabul gördüler. Bu kimliğin dışında kalan ve özellikle “Anadolu Müslümanlığı” kimliğinde bir araya gelen geniş toplum kesimleri siyaseten ve hatta zaman zaman hukuken eşit kabul edilmediler. Tüm homojenleştirme ve asimilasyon çabalarına rağmen laik-milliyetçi kimlik topluma yayılmayı başaramadı ve demokratik açıdan meşru bir siyasi zemin olma noktasına gelemedi. Toplumun dar bir kesimi tahakküm eden, geniş kesimi ise tahakküm edilen konumunda kaldı. Cumhuriyet ideali, monarşinin kaldırılmış olmasına indirgenen ve kağıt üzerinde kalan bir olgu olmanın ötesine geçemedi.

Oligarşik Statüko Tarih Olacak

Cumhuriyet rejiminin kuruluşunu tamamlamasının ardından siyasi hayat, tahakküm eden konumunu ve oligarşik siyasi düzenini korumaya çalışan bürokrasi ve toplumsal uzantıları ile milleti tahakkümden kurtarmak isteyen muhalif siyasi hareketler arasındaki mücadeleler tarafından belirlendi. Bir tarafta oligarşik statüko güçleri yer alırken, diğer tarafta mevcut siyasi düzeni radikal bir şekilde reforme ederek Cumhuriyet rejimini gerçek anlamıyla tesis etmek isteyen güçler yer aldılar. 1950’li yıllarda Adnan Menderes liderliğinde Demokrat Parti, 1980’li yıllarda Turgut Özal liderliğinde Anavatan Partisi ve Necmettin Erbakan liderliğinde Milli Görüş partileri bürokratik oligarşiye kafa tuttular. Lakin bu reformist siyasi aktörlerin hiçbiri ülkede köklü bir kurumsal dönüşüm gerçekleştirmeyi başaracak siyasi yeteneği ve basireti gösteremediler ve böylece millete tahakküm edilmesi son bulmadı. Geniş halk kitleleri askeri darbelerle, sivil ve bürokratik vesayet kurumlarının kuşatması tarafından durduruldu ve pasifize edildi.

Erdoğan Bürokratik Oligarşik Düzeni Tasfiye Etti

2002’de başlayan AK Parti iktidarı ülkeyi bürokratik oligarşiden Cumhuriyet rejimine taşıma mücadelesi verdi. Bu mücadele Türkiye’de siyasetin köklü bir şekilde reforme edilmesi demekti. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti, bürokratik oligarşik düzeni büyük ölçüde tasfiye etti. Bu tasfiye sürecinde vesayet rejimi 2007’de 367 krizi, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan muhtırası ve 2008’de AK Parti’yi kapatma davasıyla büyük bir direnç gösterdi ancak başarılı olamadı.

100 Yıllık Bürokratik Oligarşik Düzen Çöküyor

Aynı zamanda 100 yılı aşkın bir süreye yayılan bürokratik oligarşik düzen çökerken yerine Cumhuriyet rejiminin yapı taşları döşendi. Etnik, dini ve mezhepsel dışlamaları sona erdirecek açılım politikaları devreye sokuldu. Laik-milliyetçi kimlik kenara itilerek siyasi topluluğun sınırları, herkesi kuşatacak şekilde (ve mümkün olabildiğince) genişletildi. Bürokrasi ile siyaset arasındaki dengenin, özellikle askeri ve yargı kanadının etkisinin kırılmasıyla, siyaset lehine ağır basmasıyla demokratik siyasetin alanı genişledi ve kökleşti. 2007’de Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesinin kabulüyle başlayan yönetim sistemini dönüştürme süreci, 10 Ağustos 2014’deki Cumhurbaşkanlığı seçimiyle belli bir olgunluğa ulaştı ve 16 Nisan 2017’deki halk oylamasıyla da kritik bir noktaya geldi. 24 Haziran seçimleriyle Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine geçiş süreci, tam anlamıyla olgunlaşacaktır.

Milli İrade Siyasetin Merkezine Giriyor

Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin önemi, son 16 yıldaki demokratik kazanımları somutlaştırmak ve ülkeyi gerçek anlamda Cumhuriyet rejimine doğru taşıma noktasında kritik bir eşik olmasıdır. Cumhurbaşkanlığı sistemi milli iradeyi siyasetin merkezine koyarken ve diğer tüm iradelerin –özellikle de tahakküm etme amacının hâkim olduğu bürokrasi ve sermaye sınıfının– üstüne taşırken, siyasetin alanını genişletmekte ve demokrasinin en önemli unsuru olan seçimlerin itibarını yükseltmektedir. Bu haliyle 24 Haziran seçimleri, 29 Ekim 1923’de ilan edilen Cumhuriyet’in vaatlerinin en ileri düzeyde hayat bulması anlamını taşımaktadır. Bürokratik oligarşik bir rejimin yerini demokratik Cumhuriyet rejiminin almasıdır. Tanzimat’tan itibaren modern siyasi tarihimizde en büyük kırılma noktalarından birisidir.

Millet, Bürokrasi ve Sermayenin Tahakkümünden Kurtuluyor

Gerçekten de Cumhurbaşkanlığı makamının tesis edilmesi, bürokrasi ve sermayenin tahakküm etme eğilimine karşı milleti tahakkümden kurtaracak ve toplumda adaleti sağlayacak bir aktörün yeniden siyasi hayatımıza kazandırılmasını temsil etmektedir.

Cumhurbaşkanlığı makamı milletin oylarıyla belirlenmekte ve milli egemenliği/iradeyi temsil etme iddiası taşımaktadır. Bu haliyle Cumhurbaşkanlığı sistemiyle istikrarı, gücü ve adaleti ön plana çıkaran kadim Türk-İslam siyasi geleneği ile bu makamın seçimle oluşturulması, milli egemenlik, özgürlük ve eşitliğe yaptığı vurguyla da Cumhuriyet geleneğimizi bir araya getirmektedir. (Benzer kurumsal bir sentezin 1688’de Britanya’da, 1790’larda ABD’de ve 1960’larda Fransa’da gerçekleştirildiğini burada belirtmekte fayda vardır). Yüzyıldır ülkenin enerjisini emen devlet-millet yabancılaşmasını sonlandırmaya ve modernleşmenin yol açtığı kültürel-ideolojik ayrışmaları siyasetin merkezine çekerek toplumsal normalleşmeye katkı sağlayacak, demokratik ve güçlü bir Türkiye idealinin siyasi-kurumsal zeminini oluşturmaktadır. 24 Haziran, kadim ile modern siyasi tecrübelerini sentezleyen Yeni Türkiye’nin doğum anıdır. Nasıl ki Cumhurbaşkanlığı sistemi ülkedeki siyasi düzensizliğe yeni bir form kazandırıyorsa, uluslararası alanda da güçlenme ve nüfuz alanını esnetmeyi tetiklemektedir. Bu güçlenme ve esneme eğilimi Cumhuriyet’in kuruluşundaki ikinci form, yani ulus-devlet yapısı üzerinde dönüştürücü bir etki yaratmaktadır.

Milli iradeyi siyasetin merkezine koyan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, ulus-devlet formunu zorlamakta ve yeni bir devlet yapısının kapısını aralamaktadır. Bu ulus-devlet-ötesi formun ne olduğu hakkında şu noktada net bir görüş bildirmek mümkün değildir. Ancak şurası kesindir ki ABD, Çin, Rusya, AB ve Hindistan gibi “büyük topraklı” devletlerin ön plana çıktığı ve küreselleşmenin yerini reelpolitiğe ve yeniden paylaşım mücadelelerine bıraktığı yeni uluslararası şartlarda güvenliğin sağlanması ancak rakipler kadar büyük olmaktan geçmektedir. Aksi taktirde diğer devletlerin insafına kalmaktan kurtulunamaz (ABD’nin tek-taraflı Kudüs kararı ve sonrasında Filistinlilerin başına gelenler ortadadır).

Türkiyenin Güvenliği Bölgesel ve Uluslararası Statükoyu Değiştirmesiyle Mümkün

Türkiye’nin güvenlik şartları aynı zamanda ülkeye hâkim olan rejimin doğası nedeniyle de farklıydı. Batıcı bürokratların kontrolündeki devletin, bölgesel ve uluslararası statükoya boyun eğmesi, oligarşik rejimin güvenliği açısından elzemdi. Kemalist oligarşik rejim ancak bölgesel parçalanmışlık ve Batı’nın hegemonyası sürdüğü sürece içeride ve dışarıda güvende olabilirdi. Bir ulus-devlet ideolojisi olan Kemalizm için ulus-devlet yapılarını yeniden üretecek uluslararası politikalar tek yoldu.

Milli iradeye dayanan Türkiye devletinin güvenliği ise bölgesel ve uluslararası statükoyu değiştirmekten ve revizyonist bir devlete dönüşmekten geçmektedir. Gerçekten de Türkiye’nin güvenliğini etkileyen iki faktör bulunmaktadır: Bölgesel parçalanmış yapı ve Batı’nın evrenselliğine yaslanan bir uluslararası stratejik zihniyet. Türkiye bölgesinde nüfuzunu esnettikçe –2002’den itibaren bölgeye yönelik “dönüştürücü entegrasyon” politikası, Arap Baharı sürecindeki revizyonist dış politika ve Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonlarıyla– ve Batı’nın güvenlik çerçevesinden çıkarak kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldıkça güçlü bir aktöre dönüşme yoluna girmiş bulunmaktadır.

24 Haziran Eski Türkiye ile Yeni Türkiye Tercihi Olacaktır

Bu haliyle Cumhurbaşkanlık sistemine geçişi sağlayacak 24 Haziran seçimleri Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olmasının yolunu açmak açısından kritiktir. Türkiye nasıl ki ulusal alanda kadim ile moderni sentezleyerek fabrika ayarlarına dönme yoluna girdiyse, bölgesel ve uluslararası alanda da tarihinden gelen kadim “büyük devlet” stratejisine dönüş yapma eğilimi içerisindedir.

Sonuç itibariyle, 24 Haziran seçimleri ülkede hangi siyasi formların hâkim olacağına karar vereceğimiz seçimler olacaktır. Muhalefetin başarısıyla seçim sonuçları eski formlara (Eski Türkiye) dönmeyi gösterirse ülke tekrardan baskıcı oligarşi ve dışa bağımlılığa mahkûm olacaktır. Cumhur ittifakının başarısıyla seçim sonuçları yeni formlara (Yeni Türkiye) onay verirse ülke sonunda gerçek manada demokratik bir Cumhuriyet rejimine kavuşacak ve ülkeye bölgesel ve küresel aktör olmanın yolu açılacaktır.

Cevap Yazın