Kutsala Saldırı ve İslam’ı Şiddetle Özdeşleştirme Çabaları

Dinleri ve dini metinleri şiddetle özdeşleştirmek veya şiddetin referansı olarak göstermek dinlerin mesajını sabote etmektir. Gerçekten bir din şiddeti besliyor ve ona destek oluyorsa, artık o andan itibaren aslî hüviyetini kaybetmiş demektir. Son dönemlerde oldukça fazla bir şekilde İslam’ın bir terör ve şiddet dini olduğu yayılmaya çalışılmakta ve buna da kanıt olarak Kur’an’dan bazı ayetler delil olarak getirilmeye çalışılmaktadır.

Günümüzde İslam’la şiddetin yan yana getirilme çabalarında sistematik bir artış gözlemlenmektedir. Gündemimize girsin ya da girmesin Batı dünyasının İslam düşmanlığında hiçbir zaman duraksama ya da yavaşlama görülmemiştir. Oryantalizmin doğuşundaki ve nihai hedefindeki amillerin iyi irdelenmesi halinde Batının niyetini ve onu gerçekleştirme uğruna başvurduğu yolları bütün açıklığı ile görmek mümkün olacaktır. Ancak şu kadarını ifade edelim ki onların hiçbir zaman kendilerince üçüncü dünya diye tabir edilen zavallı ve fakir milletlerin hayrına bir işleri olmamıştır. Bu hususta din ayırımı gözetmeksizin yaptıkları geçmişten beri hep böyle olmuştur. Bırakın geçmişi araştırmayı, daha yakın zamanlarda İslam dünyasında derin krizlere yol açan olaylara bakıldığında her şey bütün çıplaklığıyla görülecektir.

Hint asıllı İngiliz yazar Selman Rüşdi üzerinden yürütülen bir kurgu ile tarihin çarpıtılarak Kuran’a şüphe bulaştırılma gayretleri ve bu yolla İslam toplumlarının keşmekeşe sürüklenme çabaları, üstüne üstlük bunlara sebebiyet veren kişinin İngiliz kraliyet nişanı ile taltif edilmesi daha dün gibi hafızalardadır. Bu olay üzerinden çok geçmeden Avrupa’nın değişik ülkelerinde Peygamber Efendimize hakaret içeren karikatürlerin yayınlanması ve hatta Hollandalı aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders’in İslam karşıtlığı içeren karikatürleri internete koyarak dinimize ve kutsalımıza saldırması bir tesadüf olamaz. Yakın geçmişte aralarında sabık Fransa devlet başkanı Sarkozy’nin de bulunduğu üç yüz kişilik Fransız grubun, Kur’an’dan bazı ayetlerin çıkarılması talebini içeren açıklaması ise sistematik İslam karşıtlığının en son örneği olarak karşımızda durmaktadır. Avrupa’da cereyan eden ferdi ya da toplu İslam karşıtlıkları veya fiili saldırı içeren cami kundaklamaları neredeyse vakayı adiye haline gelmiştir. Bütün bunlara karşı hala daha batı toplumlarının İslamofobi edebiyatı yapmaları bizdeki “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” atasözünü hatırlatmaktadır.

Geçmişte İslam’a yönelik saldırılar genellikle dış kaynaklı iken, son yıllarda içeride de oldukça keskin ve sınırları zorlayan çıkışlar görülmektedir. Ülkemizden birileri de kimi zaman çıkıp, Fransızların sözlerine benzer şekilde Kuran’dan bazı ayetlerin çıkarılmasını önerebilmektedir. Dünyadaki olaylar tesadüfi ve birbirinden bağımsız cereyan etmemektedir. Hele de İslam dünyası söz konusu olduğunda İslam karşıtı milletler hangi din veya inançtan olursa olsun birlikte hareket ederek, adeta küfrün tek millet olduğunu doğrulamaktadırlar. Bunun en canlı örneğini Kudüs olaylarında masum onlarca insanın katledilişi hadisesinde gördük. Fransızların bildirgelerinden evvel benzer şeylerin İslam dünyasında konuşulur olması, Kudüs’ün aslında herhangi bir toprak parçası olmaktan öte bir anlam taşımadığı, ona kutsiyet atfedilemeyeceği… yollu fikirlerin kamuoyu önünde dillendirilmesi, bütün bunların Kudüs ile ilgili Batı’nın uygulamalarını meşrulaştırmaya dönük olarak İslam dünyasında algı oluşturma faaliyetlerinin bir parçası mı sorusunu hatıra getirmektedir. Kudüs veya vatan niteliğine haiz herhangi bir toprak parçasının tabii ki bir kutsiyeti vardır. Zira mal, can, namus, din, akıl, özgürlük, hak ve hakikat ancak vatan sayesinde korunabilir. Onun için vatan sevgisi imandandır. Hele de bir beldeye tarih boyunca başta Müslümanlar olmak üzere bütün din mensupları kutsiyet atfetmiş, orası için mücadele etmişse, söz konusu yerin önemi bir kat daha artmaktadır. Bunun en bariz örneği Kudüs’tür.

Kudüs niçin önemlidir? Biz millet olarak Kudüs’e niçin başkalarından daha fazla değer vermeliyiz? Kudüs, bir peygamberler diyarıdır. Bu nedenle sık sık oraya Cenabı Hak tarafından peygamberler gönderilerek, bozulan yapı düzeltilmeye çalışılmış, bu beldenin daima salih insanların eliyle yönetilmesi istenmiştir. Maalesef geçmişte de bu topraklarda çok elim hadiseler cereyan etmiş, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi kendi kavmini ıslaha çalışan Peygamberler şehit edilmiştir.

Kudüs’ün belli bir ırkın insafına ve yönetimine terk edilmesi çabaları ve oradan Müslümanları söküp atma gayretleri esasında muharref olanlar da dâhil bütün semavî din mensuplarına karşı yapılmış kabul edilemez bir girişimdir. Zira Kudüs, imar edildiği zamandan beri geniş bir coğrafya olan Şam diyarının merkezi ve başkenti olmuştur. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek ve bereketi bol bir bölge ilan edilmiştir. Kuran’da bu husus şöyle ifade edilir: “Biz İbrahim’i ve yeğeni Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık” (Enbiya, 71). Buna ilaveten Efendimiz (s.a.v.): “Üç mekâna ziyaret yapılır buyurmuştur: Mekke’deki Mescidi Haram, Medine’deki benim mescidim ve Kudüs’teki Mescidi Aksa.” Kudüs miraç hadisesinin mukaddes bir mekânı, ayrıca Müslümanların da ilk kıblesidir. Bundan dolayıdır ki Kudüs, fatihlerin öncelikli hedefi, şairlerin ilham kaynağı, Müslümanların huzur mekânı olarak tarihteki müstesna yerini hep korumuştur.

Müslüman fatihler hiçbir zaman Kudüs’ü bir hâkimiyet mekânı olarak görmemişler, aksine ona hâdim olmayı amaç edinmişlerdir. Şehir hiçbir zaman muzaffer bir komutan edası ile değil, hür ve mukaddes bir belde oluşturmak için vefa ve tevazu ile teslim alınmıştır. Hz. Ömer bunun en bariz örneğidir. Kendisi eski, yamalı, mütevazı elbiseler içerisinde şehri teslim alırken, hangi dinden olursa olsun burada yaşayan insanlara inançlarını hür bir şekilde yaşayabilecekleri bir yazılı belge vermiştir. Bu durum sonraki Müslüman idareciler tarafından da aşağı yukarı aynı hassasiyetle devam ettirilmiştir. Osmanlı ise Kudüs’ü bambaşka bir gözle yönetmiş ve inanç özgürlükleriyle bezenmiş mukaddes bir belde haline getirmiştir. Osmanlılar mukaddes belde Kudüs’ü kendi ruhuna uygun olarak adeta bir vakıf şehir haline getirmiş, farklı ihtiyaçları temin için kurulan yüzlerce vakıfla yönetmiştir. On Osmanlı padişahının ve iki valide sultanın Kudüs’te vakfı olduğu düşünüldüğünde, ecdadımızın bu beldeye hangi gözle baktığı çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi bugün de bu millet Kudüs’e asla kayıtsız kalamaz. Aksi halde vakıf şehir Kudüs’ün vakfiyesine ihanet etmiş olur.

Kur’an’a ve Kur’an üzerinden Müslümanlara saldırı tarihte ne ilktir ne de son olacaktır. Ümmet olarak bu tür saldırılara karşı etkin mücadele verebildiğimiz dönemlerde engellemişiz, zayıflık gösterdiğimiz zamanlarda ise maalesef çaresiz kalmışız. Bizim Müslümanlar olarak tarafımıza yöneltilen iddia ve ithamlar karşısında öncelikle kendimizin donanımlı olması lazım. Kur’an belli bir ırkı veya zümreyi özellikle hedef alarak hitapta bulunmaz. Orada yerilen şey, genellikle kötü tutum ve davranışlardır. Bu olayların belli kavimlerin ismi zikredilerek anlatılması, hitabı hususileştirmez. Yani lafzın hususiliği hükmün umûmîliğine engel teşkil etmez. Dolayısıyla Kur’an doğrudan ne Yahudileri ne de bir başkalarını düşman ilan eder. Tam aksine bir Yahudi olup da sonradan Müslüman olarak sahabe şerefine ermiş ve bu ümmete hizmet etmiş kişiler, İslam’ın iftihar vesilesi olmuştur. Nasıl ki Müslümanlar şeklindeki bir genelleme tam tanımlayıcı değilse, Yahudi şeklindeki mutlak ifade de bütün Yahudileri tanımlamaktan uzaktır. Şiddet yanlısı olan Yahudi olduğu kadar, bunları tasvip etmeyen Yahudiler de vardır. Dolayısıyla genellemeci bir tavırla herkesi aynı kategoriye sokmanın yanlışlığı ortadadır.

Ana kaynağı Kur’an olan İslam hukuku kitaplarında şiddeti ifade eden özel bir terim yoktur. Bunun yerine her bir suçu niteleyen ifadeler vardır. İşin özünde ise İslam’ın her daim hakkın tarafında yer alarak zulme, haksızlığa ve şiddete karşı durması yer alır. Yani kime karşı işlenirse işlensin haksızlık günahtır. Her günah aynı zamanda bir zulümdür. Zalim şiddet yoluyla istediğini elde etmeye çalışan zorbadır. Kur’an’da zalime karşı etkin mücadele yürütülür; ancak adalet gereği zalime bile zulmedilmeden fiiline uygun nitelikte bir ceza ile cezalandırılır. Suçun niteliğine göre son derece ağır hükümler olduğu gibi, daha hafif cezalar da mevcuttur. Önceden suçu, suçun unsurlarını ve cezalarını alenen açıklayan bir hukuk sistemi için cezaların ağırlığına bakarak şiddet taraftarı ve uygulayıcısı denilemez. Hele de İslam hukuku gibi suçu hakkıyla cezalandırarak mağdurun hakkını koruyan, bununla birlikte cezası son derece ağır olup kısas gerektiren suçlarda hasım ile mağdur arasında anlaşmaya (sulha/affa) imkân tanıyan sistem için şiddet ve haksızlık ifadelerini kullanmak son derece yanlıştır. Şiddet ve zulüm kelimeleri İslam için kullanılamaz. Hele de toplumu hedef alan yıkıcı ve kargaşaya sürükleyici kitlesel hareket olan terör, İslam’a ve İslam hukukuna yabancı kavramlardır. Zira hukuk, sistem demektir. Terör ve şiddet ise nizam karşıtı olmak demektir. Ne yazık ki İslam geleneğinde bilinmeyen ve bu haliyle tanınmayan terör ve şiddet kavramları İslam ve Müslümanlarla anılır olmuş, bugün Batıda Müslüman denilince hemen 11 Eylül 2001 saldırıları hatırlatılarak Müslümanlar potansiyel terörist ve katil gibi lanse edilir olmuştur. Batı toplumlarının zihin dünyasında Müslümanlar, batının özgürlüğünü yok etmeye çalışan fanatik ruhlu kimselerdir. Oysa batı toplumları ile iç içe yaşayan her iki toplumun fertleri ya da gençleri, bu endişeleri boşa çıkarırcasına aynı ortak hayatı yaşamaktadırlar.

İşin özünde sadece İslam değil, bütün dinler şiddetin karşısındadır. Dinleri ve dini metinleri şiddetle özdeşleştirmek veya şiddetin referansı olarak göstermek dinlerin mesajını sabote etmektir. Gerçekten bir din şiddeti besliyor ve ona destek oluyorsa, artık o andan itibaren aslî hüviyetini kaybetmiş demektir. Son dönemlerde oldukça fazla bir şekilde İslam’ın bir terör ve şiddet dini olduğu yayılmaya çalışılmakta ve buna da kanıt olarak Kur’an’dan bazı ayetler delil olarak getirilmeye çalışılmaktadır. Ancak burada art niyetli bir tutum sergilenerek, naslar hakkındaki farklı yorum veya uygulamalar göz ardı edilmekte ve bir tür kara propaganda yürütülmektedir. Şurası bir gerçektir ki İslam asla şiddeti desteklemez. Ancak bugünkü psikolojik ortam içerisinde bunu dünyaya izah etmek oldukça zordur. Diğer bütün dinlerde olduğu gibi İslam’ın da kurduğu sistemi ve inandığı değerleri korumak için suç saydığı unsurlar ve bunlara uyguladığı değişik cezalar vardır. Sistem içerisinde mevcut, önceden belirlenen, aleni olarak insanlara beyan edilen hususların ve hukukî yaptırımların, şiddet veya terör olarak nitelendirilmesi bir tür algı operasyonudur. Zira İslam’da kendisine karşı saldırmayan veya kaba güç kullanmayanlara yönelik bir hareket söz konusu değildir.

İslam kendisi herhangi bir şiddete ve saldırıya maruz kalmadıkça, karşı tarafla savaşmaz. Allah azgınlık ve taşkınlık yapanları sevmez. Kaldı ki savaşın zorunlu olduğu hallerde dahi İslam keyfiliğe müsaade etmez. Savaşta ancak aktif olarak savaşanlarla mücadele edilir. Kadınlara, çocuklara, aktif olarak savaşa katılmayan din adamlarına ve yaşlılara dokunulmaz. Ayrıca tabiata ve doğal kaynaklara zarar verilmez.

Şiddet İslam tarafından asla tasvip edilmediği gibi, aklı başında hiçbir Müslüman tarafından da savunulmaz. Öyleyse, fiziksel güç uygulamayı gerektiren; cana, mala ve daha pek çok şeye zarar veren savaş emrinin İslam’daki manası ve temel hedefi oldukça farklı olmalıdır. Şu kadarını ifade edelim ki, şiddette kanunî dayanaktan yoksun olduğu halde bir başkasına haksız güç uygulama ve ona zarar verme amacı vardır. Cihat ise meşruiyetini naslardan alır. Cihatta, savaşı başlatan ve sona erdiren meşru bir devlet otoritesi vardır. Onun için neticesindeki benzerliklere bakarak bir takım kavram veya olayları birbirine karıştırmamak gerekir. Meşru otorite kanuna uygun bir nizamın tesisi ve devamı için çaba harcarken, şiddet yanlıları haksız bir şekilde kanuna dayanmayan yetki ve güç kullanımı yoluna giderler. Ancak bugün Batı, kendisi açısından inancını, kültürünü, müesseselerini tehlikeli gördükleri Müslüman devletleri de şiddet yanlısı veya terör destekçisi göstererek, onlara da fırsat buldukça yok etme operasyonları düzenlemektedir.

Tarihteki farklı eylemlerin İslam hukukçuları tarafından hükme bağlanması esnasında muhtemel bir takım yargı hatalarının seçkici bir yolla derlenip, algılama veya uygulama yanlışlığından kaynaklanan olumsuzlukları sistemin bütününe şamil kılmak ciddi bir hatadır. Şayet tarihteki olaylar üzerinden İslam ve Müslümanlar tenkit edilecekse, art niyetliler açısından bu konuda sayısız malzemeye ulaşmak mümkündür.

Netice itibarı ile İslam şiddeti teşvik için değil, onu önlemek için vardır. Modern algının Kur’an ile şiddeti özdeşleştirme çabaları iyi niyetten kaynaklanmamaktadır. Hukuki hükümler kanunilik, aleniyet ve eşitlik esasına göre işlediğinden dolayı, neticesi ne kadar ağır olursa olsun, şiddet olarak nitelendirilemez.

Hiç kimse Kur’an ya da sünnete, içermediği ve amaçlamadığı literal anlamı nassa yükleyerek veya maksadı aşan yorumlarda bulunarak, onlardan şiddete meşruiyet üretemez. İslam ceza hukukunun hükümleri kendi itikadî, amelî ve ahlakî zemininde düşünüldüğünde bir anlam ifade eder. Gelenekten ve fukahanın dâhil olduğu ekolden bağımsız değerlendirmeler hem fıkha, hem fıkhın beslendiği Kur’an’a hem de Müslümanlara yapılan bir haksızlık olacaktır.

Cevap Yazın