Gök Sofrasına Davet

“Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeye başlarız. Bu, dünyanın dışını ilk sarış, ilk yırtıştır. Fakat, oruç bizi kapladıkça duygumuzda bir oruç duyarlığı, düşünüşümüzde bir oruç mantığı geliştikçe ve belirdikçe, bu trajedyanın altındaki tatlı hikmeti sezmeğe, evrenden yükselen vahdet türküsünü, gayb sesini öz kulaklarımızla işitmeğe başlarız…”

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan büyüyen oynıyan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar müslümanlığın çocukluk rü’yasını nasıl görürler?” diye sitemle başlar “Ezansız Semtler” yazısına Yahya Kemal. Bu yazı ilk kez 23 Nisan 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanmış. Demek ki 96 yıl önce yazılmış. Mübarek üç ayların başladığı ve ardından “hoş geldin ya şehr-i Ramazan” demeye hazırlandığımız şu günlerde geriye dönüp eski Ramazanlara bir bakalım. Eski Ramazanlar dediysem “nerede o eski Ramazanlar” diyerek ah vah edecek değilim.Dünyanın bu derece büyük bir köy haline gelmediği, insanların içlerini henüz buzulların kaplamadığı, kendilerine, birbirlerine ve yaşama bunca yabancılaşmadıkları, paranın, maddi değerlerin tek amaç/her şey demek olmadığı zamanlarda Ramazanlar nasıl yaşanırmış? On bir ayın sultanı, ayların efendisi Ramazanda, günlük yaşantı, iftar, teravih, sahur nasıldı? Bugün belediyelerin kurdukları iftar çadırlarından, Kocatepe Camii’nin avlusunda ve Beyazıt Meydanında (ilkin Sultanahmet Camii’nin avlusunda) açılan Dini Yayınlar Fuarlarından ve Feshane’de yapılan Ramazan etkinliklerinden, radyo ve tv’lerimizin beşer, onar dakikalık ‘özel’ programlarından, on bir ay yıpratmaya, aşındırmaya çalıştığı değerlerin bu ayda ticaretini yapan bir kısım basınımızın Ramazan promosyonlarından başka bu günlerin, bu ayın ayrıcalığını bize hissettiren, tattıran, yaşantımızda iz bırakan kutlamalar maalesef yok. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer dememek için kendimi zor tutuyorum. Eski Ramazanlarla ilgili bilgilerin pek çoğuna klasik edebiyatımızda özellikle kasidelerin nesip bölümlerinde rastlamaktayız. Neredeyse Ramazanla ilgili bir şiir türü diyebileceğimiz kasidelere Ramazaniyye, bayramın gelişinin ve coşkusunun işlendiği kasidelere de îdiyye denir. Türk edebiyatında pek çok yazarın oruçla, Ramazan ayıyla ilgili birçok yazısı vardır. Yahya Kemal’den Halide Edip’e, Namık Kemal’den Osman Cemal’e (Kaygılı), Halit Ziya’dan Muallim Naci’ye, Refik Halit’ten Ahmet Rasim’e kadar kimler yazmamış ki Ramazan ayındaki yaşantıyı, iftarın ve sahurun nasıl yapıldığını, teravihin nasıl ve nerelerde kılındığını, iftardan teravihe ve teravihten sahura kadar geçen zamanın nasıl değerlendirildiğini. Hatta Halit Fahri Ozansoy’un “Eski İstanbul Ramazanları”, Cenab Şahabeddin’in “Ramazan Hasbihalleri”, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “İstanbul’da Ramazan Mevsimi”, Süheyl Ünver’in “Bir Ramazan Bin Bir İstanbul”, Amil Çelebioğlu’nun “Ramazanname” kitapları Ramazan ayının edebiyatımızı da bereketlendirdiğine birkaç örnektir. Gecenin gündüze aktığı sahurun nihayet bulduğu seher vaktini, yemenin içmenin son bulduğunu haber veren müezzinin salâ sesinden, akşamüstü iftarın yaklaşmasıyla başlayan tatlı koşuşturmaya, topun patlamasıyla “Ya Rabbi, senin rızan için oruç tuttum. Senin verdiğin nimetlerle orucumu açıyorum” diyerek yapılan iftardan, misafirlere verilen diş kirasına, minarelerin Ramazan aylarındaki gerdanlığı olan mahyalardan, Direklerarası eğlencelerine kadar devam eden süreç şiir olur, mısra mısra akar şairlerin gönüllerinden kalemlerine. Kalemlerinden de kâğıtlara. Her ülkede, her şehirde hatta şehirlerin değişik semtlerinde, mahallelerinde farklı kutlanırmış on bir ayın sultanı. Telaş, koşuşturma da mutlaka bugünkünden çok farklı yaşanırmış o zamanlar.

Ramazan mübarek ay, müminlerin balayı; Hatırla der, suyu bal kaybedilmiş sılayı…” biçiminde çok veciz bir tanımını yapar Necip Fazıl Ramazan ayının, arınma mevsiminin. Nihat Sami Banarlı’ya ithaf edilen “Atik – Valde’den İnen Sokakta” gördüklerini bakınız nasıl anlatıyor bize Yahya Kemal Beyatlı:

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizara çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyorlar top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gümbürtüsüyle bu sahilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu Cehennem’den âzâd” olan bu mübarek ayda Arif Nihat Asya’nın Dua’sına bütün içtenliğimizle bizde âmin diyoruz:

Yarının yollarında yılları da
Ramazansız bırakma, Allah’ım!
Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma Allah’ım!
Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma, Allah’ım!

Her yıl bir mucize gibi gelen, hanemize, ülkemize, dünyamıza, kültür ve folklorumuza bereket, zenginlik ve derinlikler katan Ramazan ayını “elveda ey mâh-ı gufran” diyerek uğurlamadan, oruç yazılarıyla bizleri “Samanyolunda Ziyafet”e davet edip oruç ülkesinde yolculuğa çıkaran üstad Sezai Karakoç’a kulak verelim şimdi de: “Oruç başlı başına bir melek ülkesinin dünyaya çağrıldığı ay olmanın dışında her günkü zamandan daha çok ve katmer katmer donanmıştır namazla da, Kur’anla da. Oruç topluma inen bir takva gibi gelmiştir. Her yıl gelen bir takva mucizesidir oruç. Sürekli bir mucizedir… Oruç dünyasına girer girmez, her gün kıyısından geçtiğimiz halde, alışkanlığın zulüm özlü direnişiyle fark etmediğimiz veya göz kapadığımız evrensel trajedyayı görmeye başlarız. Bu, dünyanın dışını ilk sarış, ilk yırtıştır. Fakat, oruç bizi kapladıkça duygumuzda bir oruç duyarlığı, düşünüşümüzde bir oruç mantığı geliştikçe ve belirdikçe, bu trajedyanın altındaki tatlı hikmeti sezmeğe, evrenden yükselen vahdet türküsünü, gayb sesini öz kulaklarımızla işitmeğe başlarız…

Ey oruç, diriltici rüzgâr, islâm baharı
Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
Kevser içir, âb-ı hayat boşalt kristal bardağından
Susamış ufuklara insan kalbinin ufuklarına.

Ve Kamil Eşfak Berki’nin de belirttiği gibi, Sezai Karakoç “Kıyamet Aşısı adlı kitabında şair ve oruç arasındaki ilişkiyi edebiyatımıza kazandırmıştır.

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan derken, Ramazan-ı Şerifinizin kutlu olmasını ve âlemi İslam’a hayırlar getirmesini niyaz ederim…

Cevap Yazın