Büyük Dönüş Yürüyüşü ve Gazze’nin Ablukası

Filistin halkı “Toprak Günü” münasebetiyle her yıl 30 Mart tarihinde Gazze başta olmak üzere Filistin’in her yerinden, İsrail’in 1948 yılında işgal ettiği toprakların sınırlarına doğru yürüyerek tepki gösteriyor ve eylemler düzenliyor. Yıllardır abluka altında olan Gazze sınırında, bu seneki “İşgal Edilen Topraklara Büyük Dönüş Yürüyüşü” eylemleri hedefe odaklı, azim kokan ve ses getiren eylemler oldu.

Filistin’de devam edegelen barışçıl yürüyüş eylemlerinin bu seneki farklılığının önemli sebepleri var: Gazze’de 2 milyona yakın insan 2006 yılından beri, işgalci İsrail’in insanlığı, hak ve hukuku çiğneyerek, son dönemde Mısır yönetimi ile de işbirliği yaparak uyguladığı ablukanın tahammül edilemeyecek etkileri altındadır. Gazze’ye günde sadece 6 saat elektrik verilmesi, hastanelerde ilaç ve tıbbi malzeme bulunmaması, insanın en basit temel ihtiyaçlarının temin edilememesi, yardımların girmesine izin verilmemesi, işsizlik oranının %49’a ulaşması, yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranının %40’a dayanması, büyük bir ekonomik kriz yaşanması ve tüm sınır kapılarının kapatılarak Gazze’nin tam anlamıyla açık bir hapishaneye dönüştürülmesi, bu dayanılmaz sürecin yansımalarıdır. Dış sebeplere gelince; Gazze’nin güneyden komşu ülkesi olan Mısır’ın lider koltuğundaki Sisi’nin ve yönetiminin işgalci İsrail’e yakınlaşması Gazze’yi çok olumsuz etkilemiştir. Bu kirli işbirliği sonucunda Gazze’den dünyaya açılan tek kapı olan “Refah” sınır kapısı, Mısır yönetimi tarafından insani durumlar dâhil sürekli kapalı tutulmuş, ilaç ve gıda ihtiyaçlarının sağlanması için kullanılan sınırdaki tüneller yok edilmiş ve Gazzelilere sert yaptırımlar uygulanmıştır. Arap baharı başarı elde eder ve Filistin davasına sağlam bir destek verir düşüncesiyle Filistin halkı çok umutlanmıştı. Fakat bu bahar, kara ve kanlı planlarla çevrilince 70 senedir işgal ve zulüm altında yaşayan Filistin halkı maalesef umudunu kaybetti. Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman ve Muhammed bin Zayed öncülüğünde Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Hamas başta olmak üzere Filistin direniş hareketlerine karşı beslediği kin ve nefret tutumundan dolayı Gazze’de yaşanan ve gün gittikçe büyüyen kriz ne yazık ki ihmal edilip görmezden gelindi. Bu şekilde bölgedeki asıl düşman İsrail unutuldu, düşman hedefine İran konuldu. Filistinliler için Filistin meselesi salt siyasi bir dava değil; aynı zamanda bir aidiyet ve kimlik meselesidir. İşgal üzerinden 70 sene geçmesine, birçok nesil değişmesine ve yaşanan katliamlara rağmen Filistin halkı hiçbir zaman ve hiçbir gerekçeyle davasından vazgeçmedi. Bugün Gazze sınırında yaşlısı genci, kadını erkeği topyekûn topraklarına sahip çıkıyor, haklı davalarını bilfiil mücadele ederek tüm dünyaya anlatıyor. Filistin halkı işgal sürecinin başından beri birçok planı, projeyi ve suni anlaşmayı kararlı duruşuyla bozmuş ve davasını koruyabilmiştir. Şimdi de Trump’ın Orta Doğu’daki müttefikleriyle Filistin meselesini çözmek (!) daha doğrusu tasfiye etmek için, Kudüs’ü, Siyonistlere hediye etmek gayesiyle hazırladığı “Yüzyıllık Anlaşma”yı kanıyla bozuyor ve engel oluyor. Filistin halkı kendini yalnız hissettiğinde, Müslümanların sessiz ve seyirci kaldığını gördüğünde sokaklara çıkar. Kararını ve geleceğini kendi belirler. Tıpkı 14 ve 15 Mayıs 2018’de olduğu gibi.

Meseleye işgalci İsrail açısından bakıldığında şunu sormak lazım: Bir devlet olabilmek için gereken temel unsurlardan mahrum bir şekilde kültür, tarih, millet ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan, sınırları belli olmayan, hiçbir zaman bağımsızlığını kutlayamayan, sadece kuruluşunu kutlayan ve kurulduğundan beri meşruiyet sorunu yaşayan bir devlet nasıl var olabilir ki? Buna rağmen ABD’nin başkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan edip büyükelçiliği Kudüs’e taşımak kararıyla fitili ateşlemiş oldu. Düzenlenen barışçıl yürüyüşlere katılan Filistin halkı, işgalci İsrail’in teknolojik ve gelişmiş silah imkânları karşısında, bir kez daha yalnızlığıyla baş başa bırakıldı. Her zaman olduğu gibi bir güç dengesizliği yaşadı. Bir taraftan bu dengesizlikle mücadele ederken diğer taraftan savaşı ve gerginliği başlatanların sürekli Filistinli direniş hareketleri olduğunu söyleyen işgalci İsrail’in bu yöndeki iddialarını yalanlamak adına sınır eylemlerini geliştirdi ve barışçıl şekilde bu eylemlere devam ediyor. Ayrıca bu eylemleri çok yakından takip eden Filistin direniş hareketleri, savaş taktiklerinde “silah kullanmadan caydırmak” yaklaşımıyla hareket ediyor. Sınırda İşgalci İsrail askerlerine karşı silahsız ve barışçıl bir şekilde çeşitli yöntemler geliştiren bu eylemlerle şu ana kadar pek çok kazanım elde edildi. En önemlisi de bu son eylemlerle birlikte Filistin büyük ölçüde iç bütünlüğe ulaştı. Bu eylemler Filistin halkını birleştirdi ve aralarındaki irtibatı sağlamlaştırdı. Siyonist lobinin uluslararası arenada sürekli ve farklı yollarla yok etmeye ve heyecanını söndürmeye çalıştığı Filistin davasının ruhu tekrar canlandı ve uluslararası gündeme yeniden geldi. İnsanlar yeniden Filistin meselesiyle ilgilenmeye başladı. Filistinlilerin topraklarındaki hakları, yurtdışındaki milyonlarca Filistinli mültecinin vatanına dönme isteği tazelendi. Yeniden yürüyüşler, mitingler düzenlendi ve yardım kampanyaları başlatıldı. Eylemler böylece Filistin’i hatırlatmış oldu. İşgalci İsrail, Gazze’deki savunmasız masum insanlara yönelik yine orantısız kuvvet uygulayarak katliam yaptığı için dünya kamuoyu nezdinde bir kez daha sorgulanmaya başladı. Yeniden uluslararası kamuoyu önünde suçlu ve katil olduğu tescillendi. Artan duyarlılık neticesinde Gazze’ye abluka uygulayan işgalci İsrail ve işbirlikçileri ablukayı hafifletmek için teklifler sunmaya başladı. Fakat Filistin halkı için bu teklifler yeterli olmadığından, küçük ve sınırlı çözümler kabul edilmediğinden, ablukanın tamamen kalkması istendiğinden, Gazze sınırı boyunca barışçıl eylemler geliştirilerek sürdürülüyor ve 5 Haziran 2018 “Naksa” (Toprak Kaybetme Günü) münasebetiyle eylem hazırlıklarına devam ediliyor.

Şurası unutulmamalıdır ki: Filistin davası sadece Filistinlilerin, Arapların veya Müslümanların davası değil; insani bir dava olduğu için vicdan, adalet ve ahlak sahibi olan tüm insanların davasıdır. Bu davada ülkelere, hükümetlere, partilere ve STK’lara düşen tabii ki çok önemli görevler var. Davayı anlatmak ve sürekli canlı tutmak için gençlere çok büyük vazifeler düşüyor. Mitingler, yürüyüşler, konferanslar ve yardım kampanyaları önemli fakat kesin bir sonuç elde edebilmek için bu heyecanı, coşkuyu ve gayreti devamlı hale getirmek lazım. Tüm sosyal mecralarda ilgiyi ve duyguları, farkındalığa dönüştürerek işgalcilerin Filistin davasına yönelik propagandalarına ve iftiralarına cevap vermek gerekiyor.

Cevap Yazın