ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu: “Yeni Dönemde Siyasette Kutuplaşma Ortadan Kalkacak”

Çoklu seviyedeki ittifakların Türk siyasetinde uzun zamandır herkesin çok şikâyetçi olduğu kutuplaşmayı azaltacağını düşünüyorum. Şu an bakın artık kutuptan bahsedemiyorum. Kutup neresi? Hangi kutuplar var? O kutuplaşma bir anda gitti Türkiye’den. Bir yasa çıktı ve ondan sonra partilerin buna çok hızlı adapte olması, dillerini buna göre modifiye etmeleri yaşandı ülkemizde. Şu an kutuplaşma yok.

ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu, Yörünge’nin Mayıs sayısına verdiği mülakatta 2019 seçimlerinin erken geleceğini, Türkiye’nin sonbahadarda bir erken seçime gideceğini söylemişti. Açıklamaları çok tartışılsa da muhataplarınca yalanlansa da üzerinden iki hafta geçmeden haklı olduğu ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Devlet Bahçeli’nin çağrısı üzerine seçimlerin 24 Haziran 2018’de yapılacağını ilan etti. Yeni oluşan ittifaklar sonrasında Türkiye’de siyasetin kritik bir eşikten geçtiğini söyleyen Dr. İbrahim Uslu ile seçimlere 1 ay kala, seçmen psikolojisini, ittifakları, Türk siyasetinin geleceğini konuştuk.

Seçimin erken olacağını Mayıs ayında Yörünge’ye verdiğiniz bir mülakatta söylemiştiniz. Kamuoyunda çok ses getiren bir çıkış olmuştu. Sizin öngördüğünüz tarih 2018’in sonbaharıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Devlet Bahçeli’nin seçimleri ‘26 Ağustos 2018’de yapalım’ teklifini daha da öne çekerek 24 Haziran 2018’i erken seçim tarihi olarak ilan etti. Neye bağlıyorsunuz bunu? Niye bu kadar erkene alındı seçimler? Adeta erkenin de erkeni olmadı mı bu karar?

Tabii gerçekten de buna artık “erken seçim” değil “çok erken seçim” demek lazım. Yüksek Seçim Kurulu zaten en az 2 ay gibi bir sürede bir seçimi organize edebiliyor. Aşağı yukarı 2 ay süre içinde erken seçim yapılacak. Kimileri seçimin bu kadar hızlı yapılmasını ekonomik kriz tehditine bağladılar. Ama ekonomik problemler uzun zamandır zaten vardı, dolayısıyla bu yeni bir şey değildi. Hatta birçoklarına göre de döviz fiyatlarındaki olası artış nedeniyle seçim kararı alınmadı, tersine seçim kararı alındığı için sonrasında dolardaki artış hızlandı. Kur grafiklerine bakıldığında bu durum gözle görünür bir biçimde ortada. Bana göre erken seçim kararının dövizle pek alakası yoktu. AK Parti şöyle bir analiz yaptı: Devlet mekanizması erken seçim kararı alındıktan sonra duruyor. Sonbahara kalması durumunda o kadar süre boyunca bürokrasinin atıl kalmasını istemediler. O yüzden de seçimleri bir an önce yapıp devlet mekanizmasını yeniden çalışır hale getirmeyi düşündüler. Çünkü bürokrasi bu gibi zamanlarda hep “bakanlar gidecek, kendisi görevde kalacak mı değişecek mi” tedirginliği yaşar. Bürokratlar bu süreçte yani seçim kararı alındığı günden itibaren tabiri caizse işleri rölantiye alıyor, devlet arabasını sağa çekip çalışır vaziyette tutuyor ama yol da almıyor. Birincisi bu, yani devleti bir an önce çalışır hale getirmek. İkincisi, avantajları vardı. Erken seçim kararı alınmadan önceki röportajda da konuşmuştuk. Cumhur ittifakının oyu %50’lerin üzerindeydi. Cumhurbaşkanlığı da ilk turda bitiyordu. Öyle olunca bu avantajlı durumu 3-4 ay sonrasına tehir etmenin yaratacağı riskleri öngörüp oy açısından en avantajlı durumdayken erken seçime gitmeyi istediler. Üçüncüsü de muhalefeti hazırlıksız yakalamayı düşündüler. Çünkü AK Parti büyük oranda kongrelerini yapmıştı. Bir kaç büyük il kalmıştı kongresi yapılmayan. Onun dışında bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Hatta seçim yatırımı sayılabilecek pek çok karara da imza atılmıştı. Taşeron düzenlemesi dâhil olmak üzere. Ayrıca yol haritası çıkarılmıştı ve en önemlisi kendi ittifakları kurulmuştu. Muhalefetin henüz ne cumhurbaşkanı adaylığı konusunda ne de parlamento konusunda bir ittifakı söz konusuydu. Dolayısıyla muhalefeti hazırlıksız yakalamak istediler. Nitekim muhalefet, cumhurbaşkanlığı konusunda bir ortak aday üzerinde uzlaşamadı. Belki yeterli zaman olsaydı, ortak aday üzerinde uzlaşabilirlerdi. Çünkü uzlaşabilmek için muhalefetin bazı çabalar içerisinde olduğunu kamuoyu biliyor. Bu bir sır değil. Zaten uzlaşmak için çaba harcadılar. Ama süre yetmedi. AK Parti’nin bu hesabı tuttu ama parlamento konusunda muhalefet sürpriz yaparak ittifak kurmayı başardı.

Siyasette Yeni Dönem: İttifaklar

Muhalefetin hazırlıksız yakalanması stratejisine vurgu yaptınız ama sanki çok da hazırlıksız yakalanmadılar. Çok hızlı toparlanıp hemen oyuna adapte oldular sanki.

Bu ittifak yasası parlamentodan geçtikten sonra diğer partiler de ittifak konusunda bir diyalog arayışına girdiler. Fakat AK Parti’nin avantajı zaten ittifak yasası geçmeden önce ittifakı yapmış olmasından kaynaklanıyor. Her durumda muhalefetin süresini kısaltmak AK Parti’nin lehine bir şeydi. Ya da iktidar bloğunun lehine diyebiliriz. Belki daha geniş ittifaklar kurulabilirdi. Mesela şu an üç partiden oluşan bir ittifakla seçime giriyorlar. Demokrat Parti var ama yok gibi. Belki uzun bir süre olsaydı çok daha geniş tabanlı bir ittifak da kurabileceklerdi. Bunu bilmiyoruz. O yüzden süreniz ne kadar azsa bu işler için vaktiniz de o denli kısıtlı hale geliyor. Çünkü partilerin bu arada ittifaklar yapması, çeşitli konularda uzlaşması gerekiyor. Yetmiyor, her parti kendi içinde pek çok problemle karşılaşıyorlar. Aday listeleriyle ilgili sıkıntılar yaşanıyor. Hem CHP’de hem İYİ Parti’de hem AK Parti’de benzer problemler yaşandı. Dolayısıyla bu süreç ne kadar kısa olursa partilerin çözmek zorunda olduğu problemlere ayrılacak vakitler de o kadar kısalıyor. Bence partilerin yeterince hazırlıkları yoktu ama çok kısa süre içerisinde ittifak kurabildiler. 4 partilik bir ittifak kurmayı, mesela HDP’yi de bu ittifaka dâhil etmeyi başarabilirler miydi? HDP bu ittifakın içerisinde yer alabilir miydi? Uzlaşabilir miydi? Bunun dışında kalan diğer partileri de işin içine katarak daha geniş bir ittifak bloğu oluşturulabilir miydi? Referandumda olduğu gibi %50’lere yaklaşan güçlü bir muhalefet bloğu gerçekleştirilebilir miydi? Bunları bilmiyoruz. Şimdi duruma baktığımızda %25 olan bir CHP, anketlerde %10’lar civarında görülen bir İYİ Parti ve son seçimlerde binde 6 oy almış bir SP’nin ittifakı söz konusu. Yani en fazla %35’lik bir ittifak kurulabildi. Oysa son seçimlerde %48’lik bir hayır bloğu vardı. Demek ki o %48’i konsolide edecek süreleri olmadı.

İttifak Yasasının Etki Analizi Yapılmadı

AK Parti en başından beri %10 barajının kaldırılmasına karşı çıktı. Fakat bu ittifak yasaları sayesinde bir manada zımnen seçim barajı dediğimiz şey ortadan kaldırılmış olmadı mı?

Şu an bir tek HDP için baraj söz konusu.

Bu yeni durum Türk demokrasisi adına yahut parlamentodaki temsil adına önemli bir sonuç doğurabilir. Ancak bu AK Parti’yi olumsuz etkileyecek bir hamle değil mi?

Öyle oldu nitekim.

Bunu öngöremedi mi AK Parti?

Benim samimi kanaatim bu ittifak yasasının etki analizi yeterince yapılmadı. Aslında bu bir projedir sonunda ve dünyada proje yönetiminde proje hayata geçirilmeden olası etkileri üzerinde mutlaka bir inceleme süreci olur, simülasyonlar, çeşitli analizler yapılır ve olası etkileri tahmin edilmeye çalışılır. Ama ben ittifak yasasının ne tür siyasal sonuçlar doğuracağı konusunda taslak hazırlanırken bir etki analizi yapıldığını zannetmiyorum. Bu sistem gerçekten sürprize açık bir sistem. Her seçimde biz bu ittifak modelinin yol açacağı sürprizleri gözlemleyeceğiz gibime geliyor. İlk sürpriz gözlemlendi zaten. Daha önce denklemde olmayan, bir siyasi gücü bulunmayan küçük aktörlerin önemli bir etkiye sahip olmasının yolunu açtı bu ittifak modeli. Örneğin 1 Kasım seçimlerinde seçmenin önünde 4 tane seçenek vardı. Şimdi o seçenekler aşağı yukarı ikiye katlandı. 6 ayrı seçenek var. 6 ayrı seçeneğe oy verilebilir. Şimdi bir seçmenin önünde ne kadar çok seçenek varsa belli bir partide konsantre olma olasılığı o kadar azalıyor. Aslında AK Parti burada farkında olmayarak kendisi aleyhine durum yaratacak bir modeli, bütün siyasi partilerin ve seçmenlerin önüne sundu. Ben bütün diğer partilerin ve bütün seçmenlerin bu yeni modelin kendisine sunduğu imkânlardan sonuna kadar yararlanacağını düşünüyorum. Bundan sonraki seçimlerde daha da fazla yararlanacak. Biz bundan sonra partilerin ittifak yapmadığı bir parlamento seçimine şahit olmayacağız. Yani hiçbir parti bundan sonra ittifaksız seçime girmeyecek. Karşısında sürekli ittifaklar oluşturma olasılığıyla diğer partilerin yer alması, hâkim parti olan AK Parti’yi tehdit eden bir şey aslında. Hâkim parti modelinde karşısında kendisinden iktidarı alabilecek güçte başka bir siyasi aktör yoktur. Bu sebeple girdiği her seçimi o kazanır. Diğer partiler de bir çaresizlik halinde nasılsa o kazanacak inancıyla ancak ana muhalefet olmak için, sadece parlamentoda temsil edilmek için ya da yerel seçimlerde belli belediyeleri almak için rekabet ederler. Oysa ki şimdi artık her partinin iktidar olabilme şansı var. Cumhurbaşkanlığının da ittifakla el değiştirme olasılığı var. Ayrıca küçük partilerin de ittifak modeli sayesinde parlamentoda temsil edilme imkanı var. Bu model, küçük partilerin ve küçük parti tabanlarının motivasyonlarını arttıran bir şey. Seçmenin de 3 veya 4 seçenekten birini değil 7-8 belki 9 seçenek arasından tercihte bulunma durumu söz konusu. Bundan sonra ben bütün partilerin yeniden canlanacağını, seçime girebilmek ve bir ittifak içerisinde yer alabilmek için çabalayacağını düşünüyorum. Aslında şu an çok sayıda siyasi parti var, fakat yasal gerekleri yerine getiremedikleri için şimdi seçimlere katılamıyorlar. Ama bir sonraki seçime kadar ben o partilerin büyük çoğunluğun yasal gereklilikleri ikmal edip seçimlere girmek için çabalayacağını düşünüyorum. Çünkü ittifaklar içerisinde yer alıp parlamentoda temsil edilebilme şansı var artık. Binde 6’lık bir Saadet Partisi’nin şu an hem cumhurbaşkanı adayı var hem de parlamentoda temsil edileceğini hepimiz biliyoruz. Ama bir önceki seçimde yani 1 Kasım seçimlerinde hiçbirimiz Saadet Partisi’ni konuşmuyorduk. Niçin artık Saadet Partisi’ni de konuşuyoruz? Saadet Partisi çok önemli işler yaptığı için değil. Bu ittifak yasası nedeniyle. İşte bu durumlara sebebiyet verdiği için ben ittifak yasası taslağını hazırlayanların bir etki analizi yapmadığını ve bunları öngöremediğini düşünüyorum.

CHP Sağa mı Kayıyor?

İttifaklar sonrası ortaya çıkan aday listelerine baktığımızda hem parlamento hem de cumhurbaşkanlığı için ortaya çıkan isimlerin daha sağ eğilimli olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ya da Türk siyaseti bundan sonra nereye doğru kayıyor? Daha marjinal sol aday desteklemek isteyen seçmen bundan sonra nereye doğru evrilecek? Özellikle CHP listelerinde ciddi bir sağa doğru kayma söz konusu. Konya’da Abdüllatif Şener’in 1. sırada olduğu bir CHP listesi var. Cumhurbaşkanı adayı olarak Muharrem İnce’nin tercih edilmesinde de sanki benzer bir eğilim var. Türk siyaseti nereye doğru evriliyor?

Benim gördüğüm; bu sağcılaşma aslında sadece Türkiye’de değil dünyanın pek çok yerinde gün geçtikçe ivme kazanıyor. Bu durum, aslında 2008 küresel krizine toplumların verdiği bir reaksiyon. İspanya, Yunanistan, İngiltere gibi az sayıda ülkelerde toplumlar, küresel krize, neoliberalizmin krizine karşı sol partilere eğilim gösterirken, bu 3 ülke dışında daha çok sağ partilere yönelmeye başladılar. Hatta sağ içerisinde de aşırı sağ yani merkez sağ, liberal sağ değil daha aşırı sağ diyebileceğimiz, daha tutucu sağ diyebileceğimiz sağ partiler ivme kazandı. Türkiye’de de sağ partilerin güçlendiği bir döneme girdik. Gerçi tarihsel olarak Türkiye’de sağ güçlüydü ama konjonktürün de etkisiyle sağ partilerin ve sağ söylemlerin iyice revaçta olduğu bir periyoda girdik.

Burada bir parantez açarsak: batıdaki sağ ile Türkiye’deki sağ aslında birbirine taban tabana zıt değil mi?

AK Parti kurulduğunda neoliberal bir parti olarak kuruldu. AK Parti’nin programına bakın. Acil eylem planına bakın ve o ilk döneminde yaptığı tüm işlere bakın. Tam da neoliberal değerlere inanan bir parti görünümündedir. Fakat 2015’teki 7 Haziran seçimlerine doğru giderken AK Parti, oylarındaki gerilemeye reaksiyon olarak daha sağcı ve milliyetçi söylemlere kaydı. Ancak o sağcı, milliyetçi söylemlere kayarak 7 Haziran’daki gidişatı durduramadı. 1 Kasım’a gelindiğinde ise o gidişi tersine döndürmüş ve %50’ye yeniden ulaşmayı başarmıştır. 7 Haziran’a giderken AK Parti o çözülmeyi ve oylardaki gerilemeyi gördü. Bunun çaresi konusunda Avrupa’daki neoliberal partilerden farklı olarak yeni söylemler ve arayışlara girdi. Avrupa’da neoliberal partiler klasik söylemlerinde direndikleri için aşırı sağ partiler yükselişe geçti. 7 Haziran’da AK Parti o neoliberal söylemleri terk etti fakat geç kalmıştı. İstediğini tam olarak elde edemedi. Nevruzda çözüm masasını dağıtarak başladı söylemini sertleştirmeye ve daha milliyetçi bir dile geçmeye. Fakat bu yetmedi ve hatırlayacaksınız AK Parti’den giden oylar MHP’yi %16’ya yükseltti. Yani daha uçtaki bir sağ partiye kaydı oylar. Sonra AK Parti’nin bence Avrupa’daki diğer neoliberal partilere göre en inovatif hamlesi “mademki sağ yükseliyor o zaman ben de biraz daha sağda yer alırım” demesi oldu ve biraz daha sağa doğru söylemlerini kaydırdı. Politikalarını kaydırdı ve 1 Kasım’da MHP’ye giden bütün oylarını geri almayı başardı. O günden itibaren AK Parti daha sağda bir söyleme sahip. Ben CHP’nin daha fazla sağa kaydığını düşünmüyorum. Hâlâ ortanın solunda hareket ediyor. Geçmişte CHP de bir sapma yaşadı. 28 Şubat süreciyle birlikte ulusalcı bir dile sahip oldu. CHP, İnönü’yle başlayan ve daha sonra Ecevit’le iyice belirginleşen ortanın solu kulvarından sağcı bir söyleme kaydı. Arada kesintiler var ama 12 Eylül sonrasında Türkiye’deki sol harekete bakacak olursanız sol partiler gerçekten bir sosyal demokrat söyleme sahiptirler. Yani o sosyal demokrat halkçı partiler, SODEP’ler, SHP’ler hepsinin söylemi daha sonra DSP’nin söylemi aslında sosyal demokrat bir söylemdir. Fakat sonra 28 Şubat süreciyle birlikte Türkiye’de sol, özellikle CHP sağcı bir dile savrulmaya başladı. 70’lerdeki Kadro Hareketi’nin söylemlerini yeniden keşfetti adeta. Fakat bundan zarar gördü. İlk önce barajın altında kaldı. Daha sonra barajı aştı. Bir sol parti döneminde ekonomik krizin olması ve o sol partininin cezalandırılması nedeniyle sol CHP’ye yöneldi. CHP o süreçte de iki arada bir derede pozisyon aldı. Diğer taraftan ulusalcı, askeri vesayetçi söylemlere sarıldı. Aynı şeyi biz 2007’de de gördük. Yani o cumhuriyet mitingleri ve muhtıradan sonra CHP doğrudan o söylemlerin parçası oldu. Fakat sonrasında kendi içerisinde yani bu ulusalcı dilin kendisine beklediği, arzu ettiği oyu getirmediğini gördükten sonra bu sefer muhafazakar seçmene açılmayı denedi. Söylemini yumuşattı. Çarşaf açılımını yaptı hatırlayın. Sağdan adayları o dönemde almaya başladı kadrolarına. Aslında yine beklediği şeyi bulamadı. 2010’lardan sonra CHP sağa açılmaya devam etti fakat beklediği oy oranlarına ulaşamadı. Şimdi yeni bir şey deniyor. Şimdi içindeki ulusalcı solcu isimleri, aşırı söylemlere sahip ve seçmeni rahatsız eden isimleri dışarda bıraktı. Bence kendini yeniden ortanın solu çizgisine getirmeye çalışıyor. Ben CHP’nin sağa gitmeyeceğini ama Avrupa’daki muadilleri gibi sosyal demokrat çizgiye; yani dinle, yerel değerlerle, yerel kültürle barışık ama bir taraftan da politika olarak sosyal demokrasiyi önceleyen bir partiye dönüşeceğini düşünüyorum. Bu seçimdeki hamlesi bu yönde. Bence daha fazla sağa açılmayacak. Bu seçimde şimdiye kadar hiç yapmadığı bir şeyi gerçekleştirerek ulusalcı solu tasfiye tasfiye etti. Ben bundan sonra CHP’nin ortanın solunda bir yerde konumlanacağını, yani daha ortaya geleceğini ama sağcılaşmadan yine sol sınırlar içerisinde kalan bir strateji deneyeceğini düşünüyorum.

Ulusalcı ve Marjinal Solun Akıbeti

Bu durumda ulusalcı sol ya da marjinal sol kendini nerede konumlandıracak?

Birincisi ben bu tabanın yavaş yavaş dönüşeceğini düşünüyorum. Yani CHP aslında sosyal demokrat değerleri savunmaya başladıkça kendi tabanının da dönüşeceğini düşünüyorum. Sadece sosyoloji siyaseti etkilemiyor. Siyaset de sosyolojiyi etkiliyor. Benim tahminim eğer CHP gerçekten ortanın soluna bir yere yerleşecek olursa tabanı da dönüştürür ve Amerika’da İngiltere’de veya Almanya’da ya da diğer Avrupa ülkelerinde gördüğümüz tarzda bir sosyal demokrat tabana ulaşır. Şu an biz insanlara kendinizi nasıl tanımlarsınız diye sorduğumuzda kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlar %10’dan biraz fazla. Onun dışındakiler başka ideolojik kimliklerle kendilerini tanımlıyorlar. Bunların sayısının artması lazım. Onların sayısının artması için CHP’nin kendini o şekilde tanımlamaya başlaması lazım. CHP bunları yapacak olursa siyasetin sosyolojiyi dönüştürebileceğini düşünüyorum. Siyaset sosyolojiyi gerçekten dönüştürme yeteneğine sahip. Tersi de doğru sosyoloji de siyaseti değiştiriyor. Ama burada bu sefer CHP eğer isterse bunu başarabilir. O zaman 2 şey yaşanır. Ulusalcı sol iyice marjinalleşir. Zaten solda Vatan Partisi gibi hali hazırda başka partiler de var. Orada temsil edilirler ama onların gün geçtikçe marjinalleşme potansiyeli yüksek.

CHP, AK Parti’nin yaptığını yapıp siyasi yelpazenin biraz daha ucuna yönlenmiyor. AK Parti ortadan sağa doğru giderken CHP, soldan merkeze doğru geliyor. Hangi stratejinin daha olumlu sonuçlar doğuracağını göreceğiz. Bence Türk siyasetinin önümüzdeki sürecinde en büyük trend bu olacak. Merkezdeki AK Parti biraz sağa giderken, daha soldaki CHP ortaya doğru geliyor. Uçların mı yoksa ortanın mı daha güçlü dolduğunu önümüzdeki süreç bize gösterecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dışındaki adayların neredeyse tamamının topluma vaat ettiği somut bir eylem planı yok. Özellikle seçimlerde ikinciliği zorlaması beklenen isimler siyaset stratejilerini Sayın Erdoğan’ın yaptıklarını yıkmak üzere kurmuşlar gibi bir hava var. Sandıkta vatandaşlar neyi oylayacak? Seçmenin tercihlerinde ideolojiler mi yoksa vaatler mi baskın gelecek?

Muhalefet ortak bir aday çıkaramadı. Aslında ortak bir aday çıkarmayı başarsalardı dönüp kendi tabanlarına şunu diyeceklerdi: Bu seçimde kimin geleceği değil, kimin gideceği daha önemli. O yüzden de bunu bir güven oylamasına dönüştüreceklerdi. Yani Erdoğan’a güveniyorsanız ona oy verin, eğer güvenmiyorsanız ve gitmesini istiyorsanız onu bir gönderin ondan sonra Türkiye’de siyaset normalleşir. Şimdi bu olmayınca bir boşluk oluştu benim gördüğüm. Ve muhalefet başka bir stratejiye geçti. Cumhurbaşkanlığından daha çok parlamento seçimlerine asılmayı deneyecekler. Ve Meclis’te bir karşı ağırlık oluşturmaya çalışacaklar. Nitekim parlamento için bir ittifak oluşturdular ve şu an parlamentoya daha stratejik bir perspektifle yaklaşıyorlar. Dolayısıyla muhalefet partilerinin cumhurbaşkanlığını almayı çok arzu ettiklerini düşünmüyorum. Ya da bunu çok beklediklerini düşünmüyorum. Ama esas stratejileri şu yönde: cumhurbaşkanlığında Erdoğan’ın küçük bir oy farkıyla kazanması ve parlamentoda muhalefet bloğunun süreçleri etkileyebilecek bir çoğunluğa ulaşması. Şu an bütün strateji bunun üzerinde kurgulanmış durumda bence. Ve seçmenin önünde çok fazla seçenek olması da zaten seçmenin merkezkaç eğilimlerini tahrik eden birşey. Dolayısıyla bunun doğal avantajı var muhalefete.

Uzlaşma mı Kutuplaşma mı?

Peki Türk siyasetini yakından takip eden, inceleyen biri olarak Türkiye gibi bir ülke için bu durum, daha kaotik bir ortam anlamına gelmez mi? Kutuplaşmacı, çatışmacı siyasal ortam daha güçlenmez mi?

Olmayabilir. Gerçi bu çatışmacı anlayışla gidecek olurlarsa evet siyasetimiz her gün kavganın olduğu, hiçbir üretkenliğin olmadığı bir dönem yaşayabilir. Ama bundan önce böyle bir tablo söz konusu değildi. Bir hâkim güç vardı. Dolayısıyla bu hâkim güç uzlaşma ihtiyacı hissetmiyordu ve söylemini de istediği gibi belirleyebiliyordu. Söylemini hâkim güç pozisyonunu sürdürmek üzere kurmuştu. Ama şimdi artık bir hâkim partiden söz edemeyiz. Çünkü bir ittifaklar dönemine girdik. Böyle olunca AK Parti nasıl ki kısa bir süre öncesinde çok sert polemiklere girdiği MHP ile şu an çok yakın ilişki ve karşılıklı centilmenlik prensiplerine uygun bir ortaklık sürdürüyorsa diğer partilerle de parlamentoda böyle bir dile geçmek durumunda kalabilir. Ben siyasetin çözüm üretme yeteneğini hafife almamak gerektiğini düşünenlerdenim. Aslında bir araya geleceğine ihtimal vermediğimiz partilerin şartlar oluştuğunda nasıl bir anda geçmişi unutup bir arada gayet uyumlu süreçler yönetebildiklerini gözlemleyebiliyoruz. MHP ile AK Parti’nin ve Saadet’le CHP’nin bir araya gelmesi bunların göstergeleri. O yüzden illa kavgalar olacak diye düşünmüyorum.

Cumhurbaşkanlığı sistemiyle AK Parti’nin TBMM’yi zayıflatacağı, meclisin neredeyse tamamen devre dışı bırakılacağı suçlamaları vardı biliyorsunuz. Bu iddialar çökmüş olmuyor mu? Aslında eskisinden daha da güçlü bir meclis ortaya çıkmış olmuyor mu bu anlattıklarınızla?

Ben hiç kimsenin Meclisin böyle bir yapıya kavuşacağını öngördüğünü zannetmiyorum. Yani o tartışmalar yaşanırken AK Parti’nin de böyle bir Meclisi murat ettiğini düşünmüyorum. Muhalefetin de böyle bir Meclis yapısı ortaya çıkacağını tahmin etmediğini düşünüyorum. O yüzden dedim ya ittifak yasası çıkarken hiç kimse etki analizi yapmamış. İttifak yasası çıkarken muhalefet o yüzden itiraz etti. Sonra itiraz etmekten vazgeçtiler. İlk önce sadece bunun AK Parti’ye avantaj getirecek birşey olduğu gibi değerlendirmeler çıktı fakat sonra öyle olmayabileceği de anlaşıldı. Şimdi öyle olduğunu kimse iddia etmiyor. Ben bu ittifak yasasının ne tür sonuçlar doğuracağını ne iktidarın ne de muhalefetin baştan öngörmediğini düşünüyorum. MHP’nin “artık bunun adını koyalım ve bu ittifak ilişkisini hukukileştirelim” talebi üzerine hazırlanan bir şey oldu bu. Ama sonuçları bence herkes için sürpriz oldu. Muhalefetin güçlendiği bir parlamentonun illa kaos ve kriz doğuracağını söylemenin de yanlış olacağını düşünüyorum. Tam tersine uzlaşma kültürü de gelişebilir. Buna benzer durumların yaşandığı ülkeler var dünyada. Amerika’da başkan çoğu zaman parlamentoda, senatoda ve temsilciler meclisinde azınlığa düşebiliyor. Azınlığa düşmese bile orada parti disiplini olmadığı için bütçesini gönderdiğinde bütçesi reddedilebiliyor. Ama sonunda başkanla temsilciler meclisi ve senato uzlaşıyor. Benzer durumlar Fransa’da da yaşanıyor. “cohabitation” evresi deniliyor. Yani cumhurbaşkanının bir partide parlamentonun diğer partilerde olduğu dönemler için böyle bir tabir kullanıyorlar. Kohabitasyon devrelerinde de Fransızlar hep siyasal krizle karşılaşmadı. Evet işler beklendiği kadar hızlı yürümeyebiliyor. Kanunlar daha yavaş çıkıyor. Üzerinde konuşularak, uzlaşılarak ve uzun uzlaşı süreçlerinden geçiliyor. Ama o süreçler her zaman bir kaosa, bir krize ve gerilime yol açmayabiliyor. Türkiye’de de bu kohabitasyon devreleri yaşanabilir. Bu seçimde de olabilir, bundan sonraki parlamento seçimlerinde de olabilir. Bir uzlaşı kültürü geliştirilebilir bu ittifak yasasıyla birlikte. Ve ben bunun yıkıcı sonuçlar doğuracağını iddia etmek için elimizde yeterli done olmadığını düşünüyorum. En azından ittifak yasasından sonra partiler arasında aslında Türk siyaseti açısından olumlu saymamız gereken güzel diyaloglar gelişti, işbirlikleri gelişti. Ben bu işbirliği kültürünün parlamentoya yansıyacağını ve şöyle şeyler olacağını düşünüyorum: Bir yasa tasarısı geldiğinde farklı ittifak kompozisyonları oluşurken, başka bir yasa tasarısında daha farklı ittifak kompozisyonlarının ortaya çıkacağını, bazısında hiç o güne kadar uzlaşmamış partilerin bir araya geleceğini, o ana kadar uzlaşan partilerin fikir ayrılığına düşebileceğini öngörüyorum. Şimdi bu çoklu seviyedeki ittifakların Türk siyasetinde uzun zamandır herkesin çok şikâyetçi olduğu kutuplaşmayı azaltacağını düşünüyorum. Şu an bakın artık kutuptan bahsedemiyoruz. Kutup neresi? Hangi kutuplar var? O kutuplaşma bir anda gitti Türkiye’den. Bir yasa çıktı ve ondan sonra partilerin buna çok hızlı adapte olması, dillerini buna göre modifiye etmeleri yaşandı ülkemizde. Şu an kutuplaşma yok. O yüzden ben parlamentoda buna benzer gelişmeler yaşanacağını, önümüzdeki yerel seçimde farklı illerde, farklı seçim çevrelerinde, farklı ittifak modelleri göreceğimizi ve bunun siyasal kültürümüze olumlu katkıları olacağını düşünüyorum. Bu sebeple bundan önceki dönemlerdeki gibi “kutuplar var dolayısıyla bu ittifaklar birer kutup gibi davranacak” yaklaşımını doğru bulmuyorum. Hayır, bunlar ittifak ve birer kutup olmaları doğalarına ters. Mümkün değil ki. Partiler tek tek olduğunda kutup olabiliyorlar. Ama partiler tek olmayıp, ittifak blokları olduğunda zaten kendi içlerinde hassas bir denge oluşuyor. Dolayısıyla artık kutup olamazlar.

Bahçeli’nin Af Çıkışı

Fikir ayrılığı demişken, Bahçeli’nin son dönemdeki af çıkışı, Alaattin Çakıcı ile fotoğraf vermesi, ısrar etmesi, cumhurbaşkanı olsam ben şimdiye affetmiştim beyanatı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da net bir ifadeyle af yok açıklaması, bunları nasıl yorumlamak lazım?

Eğer Bahçeli, bu af konusunda ısrar edecek olursa sonunda bu fikir ayrılığı bir çatlağa dönüşebilir. Yani kriz demesek bile bir çatlağa dönüşebilir. Nitekim AK Parti tarafı gündemimizde yok diyerek bunu reddetti. Ama Sayın Bahçeli de ısrar ediyor. Diyelim ki seçimden sonra tasarıyı hazırladı parlamentoya sundu, AK Parti de ona hayır oyu verdi. O zaman işte tartışmaya başlamak lazım bu bir krize neden olacak mı, bir çatlağa neden olacak mı diye. Ama ben şimdi seçime kadar bunun bir kriz nedeni olacağını düşünmüyorum işin doğrusu. O zaman Bahçeli bunu niye yaptı? Benim gördüğüm bu eski ülkücüleri, 12 Eylül öncesi ülkücülerini özellikle de onların mafyaya bulaşanlarını sayın Bahçeli çok doğru bir kararla bu güne kadar hep siyasetin ve MHP’nin dışında tuttu. Şimdi onların bu süreç içerisinde İYİ Parti’ye destek vermelerini yani fiilen gidip aday olmaları anlamında değil, dışardan kanaat önderi olarak kendi tabanlarını, etkileyebildikleri insanları İYİ Parti’ye doğru yönlendirebileceklerini değerlendirdi bence Sayın Bahçeli. Ve o tabanın İYİ Parti’ye kaymasını engelleyecek bir hamle olarak onu gündeme getirdi. Çünkü Alaattin Çakıcı nezdinde bütün eski suça bulaşmış ülkücüleri sahiplendi. Onların vatanperverliğine vurgu yaptı. Ben herkesin o konumda, o pozisyonda ya da benzer backgrounda sahip bütün eski ülkücülerin aynı mesajları aldığını düşünüyorum. O yüzden bu çıkışın, bir genel af çıkarma çabasından daha çok o kitlenin İYİ Parti’ye gitmesini engellemeye yönelik bir siyasi hamle olduğunu düşünüyorum.

Doların Yükselişi Manipülasyon mu?

Son iki sorum var: Doları sormak istiyorum. Ekonomideki bu kriz havası ve dolardaki yükselişler devam ettiği sürece seçmen bundan nasıl etkilenir? Seçmen bu yaşananları AK Parti’ye ve Türkiye’ye yönelik manipülatif bir operasyon olarak görüp AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanının yanında mı yer alır? Yoksa bütün bu gelişmeleri bir ekonomik başarısızlık şeklinde yorumlayarak faturayı hükümete mi keser?

Şimdi her ikisi de olacak işin doğrusu. Yani “bu bir manipülasyondur, ülkemize ve partimize bir saldırı var” diye düşünüp bazı seçmenler partilerine dört elle sarılacaklardır. Ama AK Parti ve özellikle iktidarla bu kadar sıkı duygusal bağları olmayan seçmenler için bu argüman tatmin edici olmayabilir. Onlar daha çok ekonomik faydalarına, çıkarlarına bakıp ona göre davranırlar. Seçmenin ekonomik performansa göre karar vermesi, iktidarın ekonomik performansına göre oyunu şekillendirmesi seçmen davranışlarını açıklayan en güçlü teorilerden biridir. Yani bütün dünyada yapılan araştırmalarda iktidar eğer ekonomi yönetiminde başarılıysa yani işsizlik düşükse, enflasyon düşükse, büyüme hızı yüksekse, kişi başına düşen milli gelir artıyorsa, gelir dağılımı dengeliyse o zaman seçmenler bu ekonomik konularda başarılı olan iktidarı ödüllendiriyorlar ve tekrar seçiyorlar. Eğer tersi söz konusuysa yani işsizlik yükseliyor, fiyatlar yükseliyor, gelir dağılımı bozuluyor, büyüme azalıyor, kişi başına düşen milli gelir azalıyorsa o zaman iktidarlar cezalandırılır. Ekonomik dengelerin bozulması, her durumda iktidarların aleyhine olur. Biz benzer bir şeyi yani ekonominin bozulduğu bir dönemde seçmenin nasıl reaksiyon verdiğini aslında 2009 yerel seçimlerinde gözlemledik. 2009 yerel seçimlerinde dünyada yaşanan bir ekonomik kriz vardı. 2008’de başlayan ve Türkiye’yi etkileyen bir ekonomik kriz söz konusuydu. Ve seçmen o zaman 2007 yılında %47 oy verdiği AK Parti’ye 2 yıl sonra %38 oy verdi. Ekonomik kriz dışında oy kaybına neden olan başka bir faktör de söz konusu değildi. Biz seçim sonrası çalışması yapmıştık ve tek faktör ekonomi çıkmıştı. Çünkü seçimin yapıldığı Mart ayı, işsizliğin tavan, küçülmenin de dip yaptığı ay olmuştu. O dönemde, Türkiye küçüldü, işsizlik arttı ve seçmenler de bir olumsuz reaksiyon verdiler. Şimdi burada da benzer bir olumsuz reaksiyon verebilirler. Ama burada olumsuz reaksiyon verecek seçmenlerin oranı seçim sonuçları üzerinde çok etkili olacak. Tabii krizin ne kadar şiddetleneceği de bir başka parametre. Ama prensip olarak ekonomik şartlar kötüleşirse iktidarlar bundan bütün dünyada da Türkiye’de de olumsuz etkileniyorlar. Bu adeta fizik kanunu gibi bir şey. Ama o olumsuz tepkinin şiddeti önemli. Sadece birkaç puanlık mı, yoksa daha yüksek bir reaksiyon mu olacak? Mesela 2002 seçimlerinde 2001 krizine tepki olarak %22’lik DSP %2’ye düştü yani seçmenin %90’ı DSP’yi terk etti. 2009 krizinde yaklaşık 9 puan AK Parti’yi terk etti. Yani gördüğünüz gibi şiddetler birbirinden farklı oluyor. Ekonomik krizin şiddetine paralel olarak reaksiyonun şiddeti de farklı olabiliyor. Burada ne kadar insan reaksiyon verecek onu birlikte göreceğiz. Ama prensip hiç değişmiyor. Ekonomi kötü giderse vatandaşın tepkisi de olumsuz olur.

Son olarak oy oranlarını sormayacağım, ilk turda biter mi seçim?

Hâlâ ilk turda bitecek gibi duruyor. Ama tabii önümüzdeki 1 aylık süreçte neler yaşanacak ona da bakmak lazım. Yani seçim kararı alındığı günden bu tarafa o ilk turda bitme durumu değişmedi.

Çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum.

Cevap Yazın