28 Şubat Darbesinin Mağdurları Cezaevinde Unutuldu!

28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor.

1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girmelerine engel olan katsayı duvarını kaldırdı. Başörtüsü yasağı nedeniyle üniversiteden atılan öğrencilere af getirdi. Kamuda başörtü yasağını kaldırdı. Başörtüsü nedeniyle ihraç edilenleri görevlerine iade etti. Özlük haklarını kısmen iade etti.

28 Şubat darbesinin yaraları sarılırken, bu darbenin kumpaslarına maruz kalanlar cezaevinde unutuldu. 28 Şubat darbesinin yıldönümlerinde “cezaevindekilerin mağduriyetlerinin de giderilmesini” talep ettiğimizde, insanlar şaşırıyor, “hala cezaevinde yatan mı var” diye soruyor.

FETÖ’nün emniyet ve yargı içindeki uzantıları vasıtasıyla 2007 yılında başlayan kumpaslarından dolayı, cezaevlerinde tutuklu veya hükümlü hiç kimse kalmadı. Ama 28 Şubat darbesinin kumpas mağdurları hala cezaevinde. Hem de yirmi yıldan fazla yatanlar var. Böylesine önemli bir mağduriyetin bu kadar geri plana atılmasını anlamak gerçekten mümkün değil. Beş yüzden fazla masum insanın, özgürlüğünden yoksun bırakılmasından söz ediyoruz. 28 Şubat darbe dönemindeki davaların birçoğunda avukatlık yapmış biri olarak, “bu insanların ne ile suçlandıklarını, nasıl yargılandıklarını, niçin cezaevinden çıkamadıklarını” açıklamak istiyorum.

28 Şubat darbesi, Türkiye’deki tehdit konseptinin ve mevzuatın, Amerika’nın 1989 yılında değiştirdiği yeni politikasına uyumlu hale getirilmesinden ibarettir. Bu darbenin ana hedefi, dindar kitle, din ve vicdan özgürlüğü olmuştur. İslam’ı tehdit olarak nitelemenin toplumda destek görmeyeceğini çok iyi bildikleri için, “irtica” kavramını paravan olarak kullanmışlardır. 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulunda, irtica tehdidinin PKK’dan bile önemli olduğu belirtilerek, birinci tehdit haline getirilmiştir. Bu tehdidin ne kadar ciddi olduğunu kanıtlamak için, kurgu olduğu sonradan ortaya çıkan, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz, Sisi gibi şahısların içinde olduğu bir “oyun” sahneye konulmuştur. 2000 yılında İstanbul Beykoz’daki Hizbullah operasyonu ve Sivas katliamı da bu kurgunun bir parçasıdır. Bu darbeyi gerçekleştirenler, dini grup ve cemaatleri “terör örgütü” olarak takdim etmiştir. Almanya’da ikamet eden Cemalettin Kaplan (Kaplancılar, AFİD) aleyhine, anayasal düzeni yıkarak yerine İslam devleti kurmak istediğinden bahisle, üniversitelerdeki öğrenci yapılanması hakkında ve İslami Hareket örgütü hakkında soruşturma başlatmışlardır. Muhafazakar kesime yönelik daha geniş bir harekat başlatmak için, kamu kurumlarında geniş kapsamlı bir tasfiye yapılmış, operasyona hazır hale getirilmiştir. 1995 seçimlerini takiben Refah-Yol hükümeti kurulduğunda, “irtica” Türkiye’nin ana gündem maddesi haline getirilmiştir. Refah-Yol hükümeti düşürüldükten sonra, ikinci aşamaya geçilmiştir. Üniversitelerde başörtü yasağıyla başlayan süreç, katsayı uygulaması, kesintisiz eğitim ve kamu kurumlarından tasfiyeyle genişlemeye başlamıştır.

Toplumun büyük bir kesimi bu uygulamalara itiraz etmiş, Türkiye’nin her yerinde protesto gösterileri başlamıştır. Bu protestolar, 28 Şubat darbesinin amaçlarının gerçekleşmesini yavaşlattığı için, protestolara katılan grupları, cemaatleri, dernekleri, vakıfları sindirmek, korkutmak, itibarsızlaştırmak, halkın desteğini kırmak amacıyla, terörle mücadele şubelerini ve Devlet Güvenlik Mahkemelerini devreye sokmuşlardır! Operasyonlardan önce, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’deki irticai terör örgütlerinin listesini hazırladığı haberi yapılmıştır. (5 Ocak 1998, Sabah) Bu haberden kısa süre sonra, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne izafeten, İstanbul’da faaliyette bulunan 13 gruptan oluşan irticai terör örgütü listesi yayınlanmıştır. (20 Ocak 1998, Milliyet) “İBDA-C, İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği, Ceyşullah, İslami Hareket, Hizbullah Tevhid Selam Grubu, Hizbullah ve Vasat Grubu, Hizbullah Menzil Grubu, Hizbullah-Vahdet Grubu, Müslüman Gençlik-Yıldız Grubu, Müslüman Gençlik Malatyalılar” irticai terör örgütü olarak nitelenmiştir. O tarihte 13 olarak açıklanan listeye, Mazlum-Der gibi dernekler ve dini gruplar eklenerek, 1999 yılının Aralık ayında “Türkiye’de 18 irticai terör örgütü var” haberi yayınlanmıştır.

Bu liste yayınlandıktan sonra, bu listelerde yer alan, terörle, terör örgütüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamen sivil dini grup ve cemaatlere, vakıflara, derneklere, operasyon hazırlıkları başlamış, 2000 yılının başından itibaren de operasyonlar başlamıştır.

Mahkeme kararıyla kurulan ve vakıf senedinde yazılı amaçları doğrultusunda faaliyet gösteren Vahdet Vakfına operasyon düzenlenmiş, vakıf başkanı Hüsnü Aktaş ve bazı vakıf yöneticileri tutuklanmıştır. Kocatepe Camii’nde mevlit okutmak için toplanan Aczimendilere operasyon düzenlenmiş, birçoğu tutuklanmıştır. Selam gazetesi sahibi ve çalışanlarına operasyon düzenlenmiş, Uğur Mumcu suikastiyle suçlanmışlar, Ankara’daki başka bir grupla birleştirilerek, tutuklanmışlardır. Üniversitelerdeki İslamcı gençlerden oluşan “Müslüman Genç” grubuna operasyon düzenlenmiş, birçok kişi tutuklanmıştır.

Salih Mirzabeyoğlu, (cebir ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle değil) yayınladığı ve piyasada satılmakta olan kitaplarındaki görüşleri nedeniyle tutuklanmıştır. Cemalettin Kaplan’a sempati duyanlara operasyon düzenlenmiş, uçakla dalış yaparak anıt kabiri bombalayacakları iddiasıyla tutuklanmışlardır. Yine bu listede yer alan, Malatya’da bulunan İslami Dayanışma Vakfı yöneticilerine ve birlikte faaliyet gösterdikleri dernek ve vakıflara operasyonlar düzenlenmiş, Malatya’da bulunanların çoğu tutuklanmıştır. Cuma namazı çıkışında protesto gösterilerinde bulunan yüzlerce kişi, kesintisiz eğitimi protesto amacıyla işyerinin camına 5+3 yazan esnaf dahi tutuklanarak cezaevlerine gönderilmiştir. Bu davaların her biri, ibret vesikası, hukuk tarihimizin utanç sayfalarıdır.

Darbelerin en önemli özelliklerinden biri, devlet erklerinin (yasama, yürütme, yargı) tamamen veya kısmen işlemez hale gelmesidir. Bu erkler 28 Şubat darbe sürecinde de işlemez hale gelmiştir. Sadece yargı, görevini yerine getirseydi dahi, bu meşum darbe gerçekleştirilemezdi. Görevi hak ihlallerini önlemek olan yargı, diğer darbe dönemlerinde olduğu gibi bu darbe döneminde de hak ihlallerinin taşıyıcısı olmuştur. Bu durum, vesayet sisteminin ve yargının vesayet altında olmasının soncudur. Bu süreçte görevini yapan hakimler ve savcılar, HSYK tarafından meslekten ihraç edilmiş veya başka yerlere sürülmüştür. 28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütü operasyonlarının fitilini, darbenin siyasi ayağı ateşlemiştir. Terörle mücadele şubeleri irticai terör örgütlerini kurarak, DGM savcılarına sevk etmiştir. DGM savcıları da örgütle hiçbir ilgisi olmayan insanların işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürerek kamu davaları açmıştır. DGM’ler de işkence ürünü emniyet ifadelerini esas alarak binlerce masum insanın mahkumiyetine karar vermiştir.

Vicdan sahibi bazı mahkemelerin kararlarını, Yargıtay hem de sanıklar aleyhine bozmuştur. 28 Şubat darbe sürecinde irticai terör örgütü operasyonlarında, bu darbeyi gerçekleştirenlerin hepsinin parmağı (payı) olmakla birlikte, Yargıtay’ın bu davalardaki kararları belirleyici olmuştur. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının baş aktörü Yargıtay’dır. 1990 yılında, Ceza kanunlarında ve Terörle Mücadele Kanununda sanıklar aleyhine hiçbir değişiklik yapılmadığı halde, Yargıtay, “anayasayı ihlal” suçuyla ilgili içtihadını değiştirerek, cebir ve şiddete bulaşmayan insanlara ömür boyu hapis cezası verilmesinin önünü açmıştır.

Yargıtay Darbe Sürecinde İçtihadını Değiştirdi

1990 yılına kadar, yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, anayasayı ihlal suçunu, silahlı terör örgütünün terör eylemlerinin ileri bir aşaması olarak görmekteydi. Terör ve şiddet eylemlerinin ülke genelinde yaygın ve yoğun olmasını, anayasal düzeni kısmen veya tamamen değiştirmek, işlemez hale getirmek için elverişli vasıtalara sahip olmasını” arıyordu. Yargıtay 9. CD: (E: 1979/751 K: 1979/2110 T: 09.05.1979) Devamlılığı asıl olan, düzeni zorlayıp çökertici bu girişimleriyle sarsıp yıkacakları Anayasal düzenin yerine, kendi Anayasalarını ve iktidarlarını getirmeyi sağlayacak hareketler TCK 146. maddesindeki kast ve unsurları oluşturur niteliktedir.” (Esas: 1987/739 Karar:1987/2514 Tarih:12.05.1987) Anayasayı cebren değiştirmek amacı yönünden olmakla beraber bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler TCK 146. maddesi kapsamına girmez. Örgüt mensubu olan sanıkların, örgütün niteliğinden, bu üyelikten ve ayrıca icra ettikleri eylemden ötürü cezalandırılmaları lazım gelir.” Yargıtay CGK, (22.10.1990, Es.1990/9-193; K.1990/251) “Amaç suç niteliğinde bulunan TCK’nın 125. maddesindeki suçu işlemek doğrultusunda olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler, TCK 125. maddesi kapsamına girmez.” Askeri Yargıtay DK, (24.02.1983 tar. 1983/56 Es. 19830 Kar.) “Silahlı terör örgütünü, ekserisi silahlı” olarak tanımlıyordu.

1990 yılından önce, anayasayı ihlal suçunun işlenebilmesi için, faillerin sayıca ve silah bakımından elverişli vasıtalara sahip olmasını arayan Yargıtay, 1990 yılından sonra, mevzuata ve hakkaniyete uygun olan bu içtihadını, “bir kişinin bile anayasayı ihlal suçunu işleyebileceği” şeklinde değiştirmiştir. Tarihi tecrübelere istinaden, ordunun -doğrudan veya dolaylı olarak- içinde olmadığı bu suçun işlenmesi imkansızdır. Hal böyle iken, 28 Şubat darbe sürecinde, binlerce kişi anayasayı ihlal suçundan mahkum edildiler. Yüksek güvenlikli cezaevlerinde beton duvarların arasına, deyim yerindeyse diri diri mezara gömüldüler. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının temel nedeni, bu insanlara (bilerek) yanlış bir suç tipinin tatbik edilmesidir!

Sanık Lehine Yapılan Değişikliklerden Yararlandırılmadılar

28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütlerinin yargılamaları, doğal olarak yürürlükteki mevzuata göre yapılmıştır. Yargılama sırasında veya yargılama sona erdikten sonra, yasalarda sanık lehine değişiklik yapıldığında, sanıkların lehe değişikliklerden yararlanması, ceza hukukunun temel ilkelerinden biridir. Mahkemeler sanık lehine değişiklikleri, talebe bağlı olmaksızın (resen) uygulamakla yükümlüdür. Yargılama devam ederken veya yargılama sona erdikten sonra, ceza yasalarında sanıkların lehine birçok değişiklik yapıldığı halde, 28 Şubat mağdurları bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMUK), 2005 yılında tamamen yürürlükten kaldırılıp baştan sona yenilendiğinde bile bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Bu davalarda uygulanan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda, AB uyum yasaları kapsamında köklü değişiklikler yapılmış, ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler çıkarılmış, terör suçlarına cebir ve şiddet unsuru eklenmiştir. 28 Şubat mağdurları, işkence ürünü emniyet ifadeleri esas alınarak mahkum edildiği halde, bu değişikliklerden de yararlandırılmamıştır.

Darbe sürecinde silahla adam yaralama suçunu işleyenler, birkaç yıl, o dönemde, (hiçbir hafifletici sebep olmadan) kasten adam öldürenler bile, (24 yıl hapis, 1/6 indirimle 20 yıl hapis cezası alanlar) 8,5 yıl hapis yatıp çıktılar. Yağma (gasp), adam kaldırma, cinsel istismar, uyuşturucu satanlar, 3-5 yıl hapis yatıp serbest bırakıldı. Rahşan affı olarak bilinen (22 Aralık 2000 yılında çıkarılan) af yasasıyla, (adi suç işleyen) otuz binden fazla kişi bu aftan yararlanıp serbest kalırken, 28 Şubat mağdurları, anayasal düzeni ortadan kaldırma iddiasıyla yargılanıp mahkûm edildiği için bu aflardan yararlanamadı.

FETÖ de Kumpas Kurdu, 28 Şubat’ta da Kumpas Kuruldu

Türkiye’de 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale edilmesi, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hükümet erken seçim kararı alarak, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için anayasa paketi hazırlamıştır. Anayasa paketi mecliste kabul edilerek referanduma sunulmuştur. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum, anayasada esaslı değişiklikler yapmıştır. Anayasa değişikliğiyle FETÖ’nün yargıdaki etkinliği artmaya, buna paralel olarak icraatları da tartışılmaya başlamıştır. 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren, devlet bu yapıyla mücadele etmeye başlamıştır. Bu örgütün yuvalandığı özel yetkili mahkemeler kaldırılmış, emniyet teşkilatı başta olmak üzere tasfiye süreci başlamıştır. Özel yetkili mahkemelerdeki dava ve soruşturma dosyaları genel yetkili mahkemelere intikal ettiğinde, bu örgütün kumpasları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ergenekon, Balyoz, Şike, Tahşiye davalarının; Selam Tevhid, 17/25 Aralık, MİT Tırları, soruşturmalarının bu örgütün kumpası olduğu ortaya çıkmıştır.

Çok sayıda kumpas iddiasıyla yargılanan emniyet müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer’in, bu davaların birindeki savunmasında, (28 Şubat darbe sürecinde) “Milli Güvenlik Akademisinde dini motifli örgütler konusunda brifingler verdiğini, devlete hizmet ettiğini” dile getirmesi, FETÖ’nün 28 Şubat darbesinde de aktif olduğunu, bu darbeye destek verdiğini gösteriyor. Mavi Marmara filosu yola çıkmadan başlatılan Selam Tevhid soruşturmasının içeriğiyle, 2000 yılındaki Umut operasyonunun içeriği arasındaki aşırı benzerlik, dini grup ve cemaatlere yönelik geniş kapsamlı bir operasyon hazırlığı dikkate alındığında, 28 Şubat darbe sürecindeki kumpaslar ile 2010 yılından sonraki kumpasların “aynı elin ürünü” olduğunu göstermektedir. Umut davasının onama kararı talimatının STV’deki Tek Türkiye dizisinde verilmesi, 28 Şubat darbesinin, FETÖ darbesinin ikizi olduğunu göstermektedir. FETÖ örgüt mensuplarının açmış olduğu davalar ve soruşturmalar, hemen kumpas davalarına dönüşürken, 28 Şubat darbe dönemindeki kumpaslar hatırlanmadı, gündeme bile gelmedi.

Ne Yapmalı?

Önce bir tespit yapalım. 28 Şubat darbe sürecinde, irtica tehdidi var mıydı? İrticai terör örgütlerinin terör eylemleri var mıydı? Devletin, irtica tehdidini PKK’dan bile tehlikeli olarak kabul etmesini gerektirecek somut olgular var mıydı? Terörle mücadele şubeleri, operasyonları, talimat almadan ve hiçbir baskı olmadan, mevzuat kapsamında mı yürüttü? DGM savcıları, asgari düzeyde görevlerini yerine getirebildi mi? DGM’ler adil bir yargılama yapabildi mi? Hak ihlallerinin son kapısı Yargıtay, görevini yaptı mı? Bu dönemdeki dava dosyalarını esas alacak olursak, bu kurumların hiç biri görevini yapmamış, mahkemeler “adil bir yargılama” yapmamıştır. Terörle mücadele şubeleri, kendi hazırladıkları ifade tutanaklarını zorla sanıklara imzalatmış, DGM savcıları, işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürmüş, DGM’ler, bu ifadeleri esas alarak hüküm kurmuş, Yargıtay da onamıştır. Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin, on binlerce ihlal kararı, Türkiye’de bu dönemde, sistematik işkence yapıldığını ve adil bir yargılama yapılmadığını kanıtlamaktadır. 2005 yılında ceza mevzuatımız tamamen değiştirilirken, “yeni bir sayfa” açmak, adil yargılama yapılmadığı kabul edilen dönemdeki davalar için de düzenleme yapmak gerekirdi. Ancak bu yapılmadı. Olağan yargılama sürecinde, kesinleşmiş yargı kararlarının düzeltilmesi imkânsız denecek kadar zordur. Ceza Muhakemesi kanununda, yargılamanın yenilenebilmesi için, sanığın, mahkûmiyet kararını etkisiz hale getirecek “yeni bir delil” bulması gerekiyor. (CMK 311. madde) İrticai terör örgütlerinin masa başında kurulduğu dikkate alındığında, örgüt iddiasıyla mahkûm edilenlerin yeni delil bulma imkân ve ihtimalinden söz etmek mümkün değildir. Muhakeme hukukunda masumiyet esastır, ispat yükü masum olduğunu iddia edene değil, suçlu olduğunu iddia edene düşer. 28 Şubat darbe sürecindeki dava dosyalarında sanıkların mahkûmiyetini gerektirecek delilin olmaması, mahkûmiyet kararlarını kendiliğinden geçersiz hale getirmiyor. Bu tespitin, yasal prosedür içinde yerine getirilmesi gerekiyor.

Benzer durum, başka ülkelerde de yaşandı. Tunus İdare Mahkemesi, bu yılın Şubat ayında aldığı bir kararla, Devlet Güvenlik mahkemelerinin 1987-2010 yılı arasındaki bütün kararlarını bozdu. Bu davalar yeniden ele alınacak yeniden karar verilecek. Türkiye’nin de 28 Şubat darbesinin başladığı 1990 yılından (DGM ve bu mahkemelerin devamı niteliğindeki mahkemelerin kaldırıldığı) 2014 yılı arasındaki davalarda, resen veya sanık veya hükümlülerin talebi üzerine yeniden yargılamanın yolunu açması gerekiyor. Hükümet bunu, (OHAL) KHK’ya ekleyeceği bir madde veya Ceza Muhakemesi Kanunu veya Terörle Mücadele Kanununa ekleyeceği geçici bir madde ile gerçekleştirebilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsünün yargılamalarının devam ettiği bir süreçte, bu sanıkların da serbest bırakılmasını sağlayacak bir affı gündeme getirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. 28 Şubat mağdurları af değil, işlemedikleri bir suç nedeniyle zedelenen onurlarının iadesini istiyor. 28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. Anayasayı ihlal iddiasıyla yargılanan ve mahkûm edilenlerden hiç birinin, anayasayı değiştirme/bozma iddiası olmadığı gibi, bu suçu işleme gücüne (elverişli vasıtalara) sahip olmadıkları da apaçık ortada. Cezaevine genç yaşında girenlerin saçları burada ağardı, orta yaşlarda girenler pamuk dede oldu. Bu darbenin mağdurlarının bir kısmı cezaevinde öldü, tahliye edilenler de fazla yaşamıyor. Hiçbir terör eylemi olmayan Salih Mirzabeyoğlu, Yargıtay’ın kasıtlı yorumuyla anayasayı ihlal iddiasıyla 1998 yılından 2014 yılına kadar 16 yıl hapis yattı, özgürlüğün tadına varamadan, geçtiğimiz günlerde vefat etti. 28 Şubatın irticai terör örgütlerinden birinin, hiçbir eylemini duydunuz mu? Bu bile bu örgütlerin kumpas olduğunu göstermiyor mu? Terör örgütü iddiasıyla yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen bu insanların, cezaevlerinde isyan çıkardığını, yangın çıkardığını, eylem/direniş yaptığını duydunuz mu? Bunlar gerçekten terör örgütü mensubu ise, niçin terör örgütlerinin yöntemlerine başvurmuyorlar?

28 Şubat darbesinin bütün izlerini hep birlikte kökünden kazıyalım ama birinci sıraya, sadece 28 Şubat darbesine direndikleri için mahkûm edilen ve hala cezaevinde yatanları koyalım. Filmlere konu adli bir hatadan değil, sistematik hak ihlalinden, 20 yıldan fazla cezaevinde yatan yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Umarım bu defa sesimizi duyarlar!

Cevap Yazın