24 Haziran Seçimleri Ne Anlama Geliyor?

24 Haziran Milletvekili Genel Seçimlerinin daha önce yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinden en önemli farkı, seçimlere açık, yasal ittifaklarla girilmesidir. Bu uygulama hiç şüphesiz milletimizin yararına olacaktır. Bu yarar bu seçimde olmasa bile, daha sonraki seçimlerde daha net ortaya çıkacaktır. İttifak sisteminde boşa giden oylar olmayacağı gibi, baraj altında kalan partilerin sayısı da azalacaktır.

Eski Sistemden Yeni Sisteme

Yaklaşık yüz yıl sonra köklü bir sistem değişikliği anlamına geliyor. Ne idiği belirsiz, karmaşık, karmakarışık, kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan bir sistemin bir düzene, bir ayara, bir ahenge girmesi anlamına geliyor. İki başlı bir sistemin, tek başlı olması anlamına geliyor.

Kuvvetler ayrılığı kavramı çerçevesinde yutturulan, kuvvetlerin iç içe olduğu bir sistemden, kuvvetler ayrılığı sistemine geçiş anlamına geliyor. Rahmetli Hasan Celal Güzel’in sıkça dile getirdiği jüritokrasi yani yargıçlar hâkimiyeti sisteminden, milletin hâkimiyetine yani demokrasiye geçiş anlamına geliyor.

Yürütme ile yasamanın birbirinden ayrılması ve yasamanın yürütmenin yanlışlarına ortak olmaması, yürütmenin yanlışlarına göz yummaması anlamına geliyor. Yürütmenin kendi işine yasamanın kendi işine bakması anlamına geliyor. Yürütmenin konunun uzmanı olmayan vekillerin tasallutundan kurtulması, kurtarılması; yürütmenin konusunun uzmanı olan kişilerin eline geçmesi anlamına geliyor.

Milletin vekili olan kişilerin iş takibinden kurtulması, ülkeyi daha güzel geleceğe taşıyacak yasalar üzerine kafa yorması anlamına geliyor. Hemen olmasa da bundan sonraki seçimlerde TBMM’nin daha bilgili, daha kaliteli, daha seviyeli, daha uzman, daha güzel, kendi ayağı üzerinde durabilen insanlardan oluşması anlamına geliyor.

Yürütmenin odaların, baroların, sendikaların, medyanın, finans dünyasının, kısaca güç odaklarının tasallutundan ve vesayetinden kurtulması, ülke ve millet için daha güzel, daha faydalı işler yapması anlamına geliyor. Ülkenin ve milletin 27 Mayıs ve 12 Eylül Darbe Anayasalarının şerrinden, prangasından, kösteğinden, engellemelerinden kurtulması/ kurtarılması anlamına geliyor.

Hükümet sürelerinin uzaması, demokrasimizin ayak oyunlarından kurtulması, daha yeni yaşadığımız yüz kızartıcı, insanlık onurunu zedeleyici milletvekili transferlerinden kurtarılması anlamına geliyor. Her hükumet değişikliğinde bürokrasinin baştan aşağı yenilenmeden, işlerin belli bir düzen içinde yürümesi anlamına geliyor. Devletin danışılmayan danışmanlardan, oturacak yer bulunamayan deneyimli bürokratlardan ve çalışandan daha çok sayıda merkezde oturan valilerden kurtulması anlamına geliyor.

İş takibi için milletvekilliğinden sonra Ankara’dan ayrılmayan eski vekillerden kurtulması, eski vekillerin deneyimleri varsa, bu deneyimlerini halkımıza anlatabilmek ve onların gönüllerine girebilmek amacıyla halkımızın arasına karışması, halkımızın kerametleri kendilerinden menkul vekillerimizden istifade etmesi anlamına geliyor.

Karizması olmayan, partilerine lider bile olamayan, halkın içinde hiç karşılığı bulunmayan, kendi gayretiyle bir mahalleye muhtar, bir derneğe başkan bile olamayacak olan; milletin töresine, kültürüne, inancına, tarihine, değerlerine ters hatta düşman olan kişilerin devletin başına gelememesi anlamına geliyor.

Bu aziz milletin kendisine dar gelen hastalıklı, öksürüklü, defolu, ucube bir sistemden kurtulup, kendisini geleceğe taşıyacak bir yönetim sistemine kavuşması anlamına geliyor. Tıkanan, iş yapamaz hale gelen, her türden güdülmeye açık bir sistemden kurtulup; bizi bizim yöneteceğimiz bir sistemle buluşmamız anlamına geliyor. Tarih boyu bir çadır kurma kolaylığında devlet kuran bu aziz milletin dönen talihi çerçevesinde, tıpkı Osmanlı Cihan Devleti gibi Türkiye Cumhuriyeti Cihan Devleti Yürüyüşünü daha kolay yapacağı bir sistemle tanışması anlamına geliyor.

Sistemin Ahtapotlaşması

Biraz siyasetle ilgilenen, biraz tarihi geçmişinden haberdar olan, biraz gelecek hesabı yapan, biraz devlet ve milletçe güçlü olma düşü gören, biraz Cihan Devleti sevdası taşıyan, biraz aklı eren insanlarımızın yıllardır üstü açık veya kapalı dile getirdikleri bir sistemdir Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi.

Nitekim 1997 yılında yayınlanan “Sistemin Ahtapotlaşması” başlıklı kitabımda bu sistemi şöyle dile getirmişim:

“Öyle bir idari yapılanmaya gitmeliyiz ki: Hem milletin beklediği görevler en etkin bir biçimde yerine getirilmiş olsun… Hem de millete gereğinden fazla yük oluşturmasın. Bu iki şey arasındaki denge gerçekten çok önemlidir. Eğer idari yapılanma milletin beklediği görevleri etkin bir şekilde yapacak biçimde organize edilmemişse, yönetim boşluğu doğar ki bu boşluk hayatın dinamiği içinde, istenmeyen birileri tarafından doldurulur. Bu da anarşi ve zulme sebep olur. Eğer idari yapılanma millete gereğinden fazla yük oluşturacak bir biçimde şekillenmişse, bu zaten bir zulümdür. Bu nedenle, yönetimin görevlerinin çok iyi belirlenmesi gerekir. Aksi halde, yönetim, devletin görevi olmadığı halde, üzerine aldığı birçok görevin altından kalkamaz ve içinden çıkılmaz bir kargaşaya yol açmış olur.

Ülkemizin bugünkü sıkıntısı budur. Yönetim, gereğinden çok büyük ve hantal bir idari yapılanma içine girmiş ve milletin kendi hesabına çok rahatlıkla, çok daha iyi, çok daha çabuk, çok daha ucuz yapabileceği birçok şeyi üzerine almış; daha sonra da bu işlerin altından kalkamadığı gibi, içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bu arada, yetersiz kaldığı bu işler için milletten aldığı vergileri çarçur ettiğinden, millete zulüm eder bir konuma düşmüştür.

Öyleyse nasıl bir idari yapılanma? Yönetime, sadece yönetim görevini veren… Yönetimi üretimden, ticaretten ve hizmet sektöründen yani “paradan uzak tutan” bir idari yapılanma. Sadece organizasyon görevi üslenen, kurallarını koyan ve denetleyen bir yönetim… Herkesin işini herkese veren yani Anadolu deyimiyle “ekmeği ekmekçiye veren ve bir ekmek de fazla veren” bir yönetim yapılanması…

Tıpkı bir trafik memuru gibi, bir yönetim… Yani yolu trafiğe açık tutan, arabaları hizaya sokan, fakat şoförlüğe kalkışmayan bir yönetim… Tıpkı bir çoban gibi, sürünün bazen önünden giderek yol gösteren; fakat çoğu zaman arkasından giderek, geride kalanlara yardım eden ve böylece sürünün birbirinden kopmasını önleyen; bu arada katiyen önde gidenlerin önünü kesmeyen; kendi gidebilenleri sırtlamaya kalkmayan bir yönetim… Tıpkı bir hakem gibi, iki takımın kapışmasını yöneten; fakat katiyen çalıştırıcı ve oyuncu olmaya özenmeyen bir yönetim… İşçiyle, işverenle, öğrenciyle, öğretmenle karşı karşıya gelmeyen yani taraf olmayan ve çeşitli grupların aralarında olabilecek ihtilaflarda kendisine başvurulan, adaletinden şüphe edilmeyen bir yönetim… Milletine yol gösteren, yön gösteren, zenginin önünü açan ve sadece öğüt veren, fakirin elinden tutan ve yardım eden, gayretli, özverili ve vakur bir yönetim… Kısacası yükü hafif, pahası ağır, gölge etmeyen ve ışık olan bir yönetim…

Böyle bir yönetim nasıl yapılanacak? Ülkemiz yönetiminin en acil meselesi yetkinin kimde olduğunun bilinmesi, yani yönetimin iki başlılıktan kurtarılmasıdır. Bunun için üç yol gözükmektedir. Yetkiler ya başbakanda toplanacak ve Cumhurbaşkanına sembolik bir görünüm verilecektir: Almanya ve İngiltere’de olduğu gibi… Ya yetkiler Cumhurbaşkanında olacak ve başbakan bir bakan gibi fonksiyona sahip olacaktır: Rusya ve Fransa’da olduğu gibi… Ya da başbakan ve cumhurbaşkanının yetkileri Cumhurbaşkanında toplanacak ve başbakanlık müessesesi ortadan kalkacaktır: Amerika’da olduğu gibi…

Bizim millet olarak tarihi geçmişimizdeki yönetim anlayışımız yetkinin Cumhurbaşkanında toplanması doğrultusundadır. Bu bakımdan, yetkilerin Cumhurbaşkanında toplanması ve başbakanlığın ikinci plana itilmesi, yani başbakanın Cumhurbaşkanı yardımcısı gibi bir konumda bulunması en doğal olanıdır.

Doğal olarak bu durumda, Cumhurbaşkanı ve yardımcısı durumundaki başbakan doğrudan doğruya, iki dereceli bir seçimle, halk tarafından seçilecektir. Cumhurbaşkanı, meclisin içinden veya dışından, hükümetini oluşturacak ve meclisten onay alacaktır. Meclis içinden hükümet üyesi seçilenler; bakanlıkları devam ettiği süre içinde yasama faaliyetlerine katılamayacaklardır. Böylece yasamayı, yürütmenin vebalinden kurtarmak mümkün olabilecektir.

Cumhurbaşkanına, herhangi bir vesile ile yardımcısı konumundaki başbakan vekâlet edecektir. Cumhurbaşkanı ve yardımcısı halk tarafından seçildiği için, Meclis Başkanının protokoldeki yeri üçüncü sıra olacaktır.

Meclis başkanının hiç bir şekilde, Cumhurbaşkanına vekâlet etme durumu olmadığından; yürütmenin işine de hiç bulaşmamış olacaktır.

Bu arada yasama meclisinin üye sayısı 400’e veya daha aşağıya düşürülmelidir. İcranın sorumluluğu, yargı kapısı açık olmak kaydıyla, Cumhurbaşkanına ve bakanlarına ait olacaktır.

Yasama meclisi yasa çıkaracak; bakanlar kuruluna onay verecek; bakanlar kuruluna bağlayıcı olmamak kaydıyla, tavsiyede bulunacak; ayrıntılarına karışmamak kaydıyla, bütçeyi onaylayacak ve en önemlisi, her şeyiyle hükümeti denetleyecektir. Yani, icranın önceden yolunu kesmek ve önünü tıkamak yerine; ikaz etmek ve yanlışların hesabını sormak görevini üslenecektir. Millet adına yargı işlerini düzenleme ve denetleme görevi de yasama meclisinin olacaktır. Yani yargı yasama meclisine bağlı olacak; böylece yönetimin etkisinden kurtarılmış olacaktır.

Yürütmenin görevi, yargının yapılanmasına karışmak değil; yargının taleplerini yerine getirmektedir. Yani yargılanacak kişilerin mahkemeye sevki ve yargının verdiği kararın uygulanması, yürütmeye aittir ve bunu yapacak olan da sivil güvenlik güçleridir.

Anayasa mahkemesi kaldırılacak; yasaların ve uygulamaların Anayasaya aykırılığına, yasama meclisi karar verecektir. Çünkü millet adına, yasaların da anayasanın da sahibi ve bekçisi yasama meclisidir. Böylece, bir yasama meclisinin çıkardığı bir yasayı, üç beş kanun adamının, bozma garabetinden kurtulunmuş olunacaktır. Yargı meclisin denetiminde yeniden yapılanacak; bağımsızlığı sağlanacak, fakat dokunulmaz olmayacaktır. Yani, yargı hukuka aykırı kararlarından mesul olacak ve sonuçlarına katlanacaktır. Bir başka ifadeyle, demokratik hukuk devletinde, devletin başı dâhil hiç bir ferdin dokunulmazlığı yoktur. Doğal olarak, yasama meclisi üyelerinin de… Hukuka uygun kanunlar karşısında herkes eşit seviyededir ve eşit haklara sahiptir.

Hükümetin üye sayısı mutlaka düşürülmelidir. Devlet bakanlıkları tamamen kaldırılmalı ve bazı icracı bakanlıklar birleştirilmelidir. Her akla gelen konuda bakanlık ihdas edilmemeli ve bakanlık sayısı ve isimleri anayasada yer almalıdır. Böylece siyasi amaçlı ve halk yağcılığına dayalı uygulamaların önü alınmış olacaktır.

Genelkurmay Başkanı, icranın başı olarak Cumhurbaşkanına bağlanmalı ve protokoldeki yeri, dördüncü sıra olmalıdır. Milli Savunma Bakanlığı kaldırılmalı ve bu bakanlığın görevini, Genelkurmay Başkanı üslenmelidir. Cumhurbaşkanının talebi üzerine Genelkurmay Başkanı, zaman zaman hükümet çalışmalarına katılmalı; görüşlerini ve taleplerini doğrudan doğruya hükümete aktarma imkânı bulmalıdır. Böylece Milli Güvenlik Kuruluna gerek kalmayacaktır. Ayrıca Milli Savunma Bakanlığı kalktığı için, bir protokol krizi yaşanmayacaktır. Böyle bir uygulamanın bugünkünden farkı ordunun, icranın başı olan, Cumhurbaşkanına bağlı oluşudur.” (Sistemin Ahtapotlaşması, s. 320-323.)

Şimdilik Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemine kavuşacağız. Umarım yukarıda dile getirdiğim ve milletimin yararına olan beklentilerim de zaman içinde gerçekleşir.

Zihniyet Alanları

24 Haziran Milletvekili Genel Seçimlerinin daha önce yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinden en önemli farkı, seçimlere açık, yasal ittifaklarla girilmesidir. Bu uygulama hiç şüphesiz milletimizin yararına olacaktır. Bu yarar bu seçimde olmasa bile, daha sonraki seçimlerde daha net ortaya çıkacaktır.

İttifak sisteminde boşa giden oylar olmayacağı gibi, baraj altında kalan partilerin sayısı da azalacaktır. Eğer bir siyasi parti herhangi bir ittifak içinde yer almışsa, kendi oyu ne olursa olsun, içinde olduğu ittifakın oyu barajı geçmişse, o da barajı geçmiş sayılacaktır. Seçimlerde ittifakların oluşu seçmeni de rahatlatacaktır. Seçmen aslında oyunu vermek istediği, fakat barajın altında kalacağı için oyunu veremediği partiye oyunu verebilecektir.

İttifak sisteminin bir başka yararlı yönü, parti sayısı ne kadar çok olursa olsun, sistemin anlayış olarak iki partili sisteme doğru gidecek oluşudur. Genellikle seçmenin sağcı ve solcu olarak nitelediği, fakat küçük anlayış farklılığından dolayı ayrı duran partiler bir çatı altında seçime gireceklerdir. Böylece seçmen esas olarak iki siyasi zihniyet alanından birine olan tercihini şaşırmadan yapabilecektir.

2003 yılında yayınlanan “CHP’den AKP’ye Siyasi Alan Belirlemeleri” kitabımda ayrıntılı bir şekilde açıkladığım gibi, siyasi alanda iki zihniyet kendisini göstermektedir.

Demokrat Parti Siyasi Zihniyet Alanı
Cumhuriyet Halk Partisi Siyasi Zihniyet Alanı

Bu iki siyasi zihniyet alanındaki seçmenin oy vermeyecekleri siyasi alan esas olarak bellidir. Demokrat Partinin temsil ettiği siyasi zihniyet alanındaki bir seçmen esas olarak Cumhuriyet Halk Partisinin temsil ettiği siyasi zihniyet alanındaki bir partiye oy vermez. Benzer şekilde Cumhuriyet Halk Partisinin temsil ettiği siyasi zihniyet alanındaki bir seçmen de esas olarak Demokrat Partinin temsil ettiği siyasi zihniyet alanındaki bir partiye oy vermez.

Nitekim 1950-2002 yılları arasında yapılan on dört seçimin sonuçları incelendiğinde görülecektir ki siyasi zihniyet alanları arasındaki oy geçişlerinin ortalaması sadece %4,4 olmuştur. Bu iki alan arasındaki en fazla oy geçişleri ise 1969 seçimlerinde %7,8 ve 1999 seçimlerinde %7,6 ile CHP’nin temsil ettiği siyasi zihniyet alanına; 1954 seçimlerinde %5,1 ve 1983 seçimlerinde %13,3 ile DP’nin temsil ettiği siyasi zihniyet alanına olmuştur.

Anlaşılacağı gibi siyasi zihniyet alanlarının oyları oldukça sabittir. Esas olarak oy geçişlerinin olduğu yer, aynı siyasi zihniyet alanındaki partiler arasındadır. Nitekim 1995 seçimlerinde Demokrat Parti Siyasi Zihniyet Alanındaki MHP’nin oyu %8,2 iken, 1999 seçimlerindeki oyu %18,0 olmuştur. MHP yaklaşık %10 civarındaki bu oyu RP/FP’den ve DYP ile ANAP’tan almıştır.
Aynı durumu CHP zihniyet alanındaki partiler arasında da görebiliriz. Bir başka deyişle, siyasi zihniyet alanları arasındaki oy geçişleri oldukça sınırlı olsa da siyasi zihniyet alanlarının içlerindeki oy geçişleri daha fazla olmaktadır. Bunu seçim öncesi seçim bürolarında da açıkça görmek mümkündür.

Demokrat Parti Zihniyet Alanındaki muhafazakâr seçmen hiçbir ayrım gözetmeden bu alandaki siyasi partilerin seçim bürosunu ziyaret eder, çayını içer, fikir edinir ve kendisini CHP iktidarından kurtaracak olan sağcı/ muhafazakâr partiyi kollar. Yani oy vermeyeceği parti CHP’dir; oy vereceği partiyi ise seçim atmosferinde belirler.

24 Haziran seçimlerinde ise muhafazakâr seçmenin işi çok kolaya binmiştir. Cumhur İttifakında yer alan iki/ üç partiden birine oy verecektir. Muhafazakâr seçmen için iki/üç partiden hangisinin fazla oy alacağı değil, ittifakın ne kadar çok oy alacağı önemlidir. Bu nedenle Cumhur İttifakında MHP, AK Partiye göre biraz daha şanslı durumdadır. BBP ise, AK Parti listelerinde yer alan adaylarının durumuna göre oylarını ya AK Partiye ya da MHP’ye verebileceklerdir.

Millet İttifakı olarak isimlendirilen CHP+ İYİ Parti+ Saadet Partisi cephesindeyse seçmenler, mutlaka kendi partilerine oy verecekler ve belli yerlerde oy yığılması sağlayarak kendi partilerinin adaylarının milletvekili olmasını sağlayacaklardır. Burada da daha şanslı olan CHP’dir. Ancak bir iki milletvekili çıkarabilecek olan Saadet Partisinin bütün oyları CHP ve İYİ Partiye yarayacaktır.

Genel olarak baktığımızda 24 Haziran Seçimleri için şöyle bir tahminde bulunabiliriz:

01 Kasım 2015 Seçimlerinde Cumhur İttifakının oyları %62,0’dir. CHP’nin baş çektiği Millet İttifakının oyu ise bilinmemektedir. Elimizde olan CHP+ Saadet Partisi oyu vardır ki (%25,3+ %0,7 = %26,0) buradan bir şey çıkartamayız. Sadece şunu söyleyebiliriz ki sağ seçmen CHP’nin baş çektiği bir alana esas olarak oy vermez.

Buna rağmen İYİ Partinin MHP’den, BBP’den ve AK Partiden oy alacağı da bir gerçektir. Alanlar arası oy geçişleri dikkate alınırsa bu oy geçişinin %5-6 civarını geçmeyeceği kanaatindeyim.

Sonuç olarak, milletvekili seçimlerinde: Cumhur İttifakı %54,0; Millet İttifakı %32,0 oranında oy alabilecektir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakının oyları biraz daha yükselecek, Millet İttifakının oyları biraz daha düşecektir.

Anlaşılacağı gibi Cumhur İttifakının Cumhurbaşkanı Adayı Recep Tayyip Erdoğan ilk turda açık ara seçilecektir. Millet İttifakında yer alan partilerin Cumhurbaşkanı adaylarından: Muharrem İnce %20 civarında… Meral Akşener %12 civarında… Temel Karamollaoğlu ise %0,5 civarında oy alabilecektir.

HDP milletvekili seçimlerinde belki zor da olsa barajı geçecek fakat Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %10’un altında kalacaktır.

Eğer Güneydoğu halkı, kırsalda ve şehirlerde asayişin 365 gün 24 saat süreyle olduğunu görecek olursa yani seçim sonrası bir gece yarısı insanlıktan nasibini almamış PKK’lı teröristlerin kendilerini ziyaret etmeyeceklerine inanırlarsa… Milletvekili genel seçimlerinde de HDP barajı geçemeyecek ve TBMM dışı kalacaktır.

Bu Sefer de Şu Olsun Deme Lüksümüz Yok

İşte böylesine anlam yüklü olan bir seçimde, seçmen konumunda olan insanlarımızın kinlerini din edinmeden, ülkemizin haçlılar tarafından kuşatılmasını görmeleri ve ülkemizi bu kuşatmadan çıkaracak kişiye oy vermeleri gerekmektedir.

İnsanlarımızın bunun için çalışmaları… Şahsi hesaplarını gözden ırak tutmaları… Hesaplaşmayı bir başka zamana bırakmaları… Ülkenin ve milletin menfaatini kendi çıkarlarından daha önce düşünmeleri gerekmektedir.

İnsanlarımız bilmeliler ki: Çok çetrefilli bir coğrafyada yer alan, çok muhteşem bir tarihi mirasa sahip olan ülkemiz, batının korkulu rüyasıdır ve batılılar kendilerine göre yüz yıl önce yarım bıraktıkları işlerini tamamlamak istemektedirler. Bu nedenle ülkenin bugüne kadar ne yaşadığını bilen insanlarımızın “bu sefer de şu olsun” deme lüksüne kapılmadan, kaliteleri, kapasiteleri, omurgaları, heyecanları, millet sevdaları test edilmemiş kişilerin peşine takılmamaları gerekmektedir.

İnsanımız bilmelidir ki ve zaten hakka’l yakin olarak yaşadığı için bilmektedir ki: 15 Temmuz işgalini ve işgalcilerini planlayan, programlayan kimliği belirsiz sümüklü bir vaiz değildir. İnsanımız bilmektedir ve hakka’l yakin olarak öğrenmiştir ki:

15 Temmuz İşgal Hareketinin arkasında CIA ve MOSSAD başta olmak üzere bütün batının istihbarat örgütleri, İslam Dünyasını yönetmek ve yönlendirmek için kurulmuş haçlı vakıfları vardır.

Yine bilmeli ve asla aklıdan çıkarmamalıyız ki: Batı yanında Truva Atı Ashabı ile Katolik İspanya’nın zulmünden kurtarıp, 526 yıl önce gemilerle ülkemize taşıdığımız Boğaziçi Aşireti mensupları da 15 Temmuz İşgal Hareketinin içinde olmuşlar; öncesi ve sonrasıyla bu işgal hareketine taşeronluk yapmışlar, onlara lojistik destek sağlamışlardır.

Bu bakımdan 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri şimdiye kadar yapılan seçimlerden çok farklıdır. Milletçe bunun idrakinde olmak… Ülkemizi ve milletimizi zafiyete düşürecek davranışlardan ve tercihlerden kaçınmak… Maceradan uzak durmak zorundayız.
Dört milyona yakın göçmeni besleyen… TİKA vasıtasıyla bütün dünyaya yardım eden… Savaş halinde olmamıza rağmen hiçbir şeyin yokluğunu bize göstermeyen… Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve ekibine…

Cumhur İttifakının Mimarı olan Sayın Devlet Bahçeli ve ekibine… Cumhur İttifakına destek olan Sayın Mustafa Destici ve ekibine… gerekli olan oy desteğini vermek boynumuzun borcu olmalıdır.

Yazımızı İbrahim Hakkı hazretlerinin sözleri ile bağlayalım:

“Hak Şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif anı seyreyler
Mevla’m görelim neyler
Neylerse güzel eyler”

Cevap Yazın