Yeni Dönemde Mısır-Türkiye İlişkileri: Jeopolitik Rekabetten İdeolojik Düşmanlığa

Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık.
Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz.

İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz.

Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak hem Mısır’a hem de İran’a rakiptir. Nitekim tarihte Bizanslıların çapraz ilişkileri de bize bunu öğretmektedir. İran ile Mısır birbirlerine göre periferiyi temsil ederler. Anadolu ise her ikisine göre de eşit oranda rakiptir. Anadolu, Mısır ile dikey, İran ile yatay olarak rakiptir. Bunu Anadolu’nun eşsiz coğrafyası belirler. Mısır-Türkiye ilişkilerinin coğrafi pozisyonunu en iyi ifade edenlerden birisi Gelibolulu tarihçi Mustafa Âlî’dir ki karşılaştırmayı şöyle yapmıştır: Mısır ‘ümmü’d dünya/dünyanın anası’ ise ‘Anadolu da ebu’d dünya/dünyanın babasıdır ’ demiştir. Bu benzetme, jeopolitik farkı ile birlikte birbirleriyle ilişkiyi ve karşılıklı ihtiyacı da çok iyi belirlemektedir. Mısır Osmanlılara tabi iken Osmanlı tacının incisi olmuştur. Mısır Anadolu’dan ayrıldığında hep baş çekmiş ve rakip olmak istemiştir. Firavunlar sülalesi dışında Mısır hiçbir zaman kendi çocukları tarafından yönetilmemiştir. Ya başka ülkelerin egemenliği altına girmiş ya da Kölemenler tarafından idare edilmiştir. Firavunlar da hem kendi halklarına hem de civar bölge halklarına zulüm etmişler ve zulümle anılmışlardır.

Anadolu’nun Bizans hâkimiyetinden kurtulmasından sonra İslam dünyasında karşımıza iki rakip güç çıkmıştır. Bunlardan birisi 1501 tarihi itibarıyla Safeviler diğeri de Memlüklü Sultanı Sultan Eşref Kayıtbay döneminde (1468-1496) Mısır. Kayıtbay’dan sonra Mısır Memlüklüleri zayıflama dönemine girmişlerdir. Osmanlılar Fatih ve ardından Yavuz ile birlikte yükselme dönemine girerken Mısır ise gerilime dönemine girmiştir. Benzeri bir pozisyon Nasır ile Menderes dönemlerinde tekerrür etmiştir. Çağdaş ilişkilerin seyrine baktığımızda Nasır’dan beri de Mısır ile Türkiye’nin ilişkileri Yavuz-Kansu Gavri dönemini andırmaktadır.

1492 sonrasında yükselen Avrupa’nın yeni sömürgeci güçleri İspanya ile Portekiz karşısında Memlüklü yönetimi, gerileme pozisyonunda ve edilgen bir durumdadır. Karşılık verebilecek güçten, konumdan yoksundur. Kaderin cilvesi olarak onlara karşı Osmanlı Devleti’nde Yavuz ile Kanuni Sultan Süleyman çıkmıştır. Bugün yine karşımızda jeopolitik açıdan iki kadim rakibimiz durmaktadır: Bunlardan birisi İran diğeri de Mısır’dır. Safevi-Memlüklü ilişkilerinde olduğu gibi bugün de Mısır, İran’a karşı silik hatta işbirlikçi bir tutum sergiliyor. Türkiye karşısında ise rakip ve atak bir pozisyonu benimsiyor. Muhammed Mürsi sonrasında Türkiye’ye karşı hem jeopolitik hem de ideolojik olarak zıtlaşma hattını benimsemiş bir halde düşmanca bir davranış sergiliyor. İran ile Irak ve Suriye’de rakip pozisyonda olduğumuz gibi Mısır da Kızıldeniz ve Basra Körfezi yanında Doğu Akdeniz’de de diğerleriyle birlikte bizi sıkıştırmaktadır.

Türkiye’nin Basra Körfezi’nde Katar’da askeri üs kurmasına mukabil ablukacı ülkeler olarak anılan Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır Türkiye’yi bu bölgeden silkeleyip koparmaya gayret ediyorlar. Basra Körfezi’nin paralelinde ve Arap Yarımadasının batısında yer alan Kızıldeniz havalisinde ise Somali ve Sudan-Sevakin bölgesinde tutunma noktamızdan bizi çıkarmaya çalışıyorlar. Burada Araplık dürtüsüyle hareket ettikleri intibaını veriyorlar. Ne yazık ki bizden başka onlara Araplıklarını hatırlatan başka bir güç yok! Burada da karşımıza bölgesel güçler olarak Mısır, BAE ve Suudi Arabistan çıkmaktadır.

Kuzeye çıktıkça özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde ise kadim rakiplerimizle askeri, siyasi ve iktisadi alanda işbirliği yapıyorlar. Askeri tatbikatlarla birlikte Türkiye’ye karşı gövde gösterisinde bulunuyorlar.

Yunanistan ve Rum Kesimi arkalarını AB, ABD ve Rusya’ya dayamalarına ilave olarak ortaklıklarına İsrail ve Mısır’ı da katıyorlar.

Türkiye ile mücadelelerinde ellerini ve pozisyonlarını güçlendirmek isteyen Rum Kesimi ile Yunanistan, Mısır gibi ülkeleri kendi lehlerinde ihtilaflı meselelere angaje edebilmek için Türkiye’nin Kıta Sahanlığı ve Adadaki Türk toplumunun iktisadi haklarını peşkeş çekiyorlar. Türklerle anlaşarak ortak servet, zenginlikleri paylaşmak yerine Türklerin haklarını onlara rüşvet vererek Türkiye’yi devre dışı bırakmanın hesabını yapıyorlar.

Fatih’in Son Seferi ve Mısır

Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu ihmal ettiği bir alana yoğunlaşıyor. Bu da İttihad-ı İslam/Panislamizm politikasıdır. Osman Gazi’nin tevellüt ettiği 1258 yılından itibaren İslam dünyası başsız ve halifesizdir. Belki de Yavuz Sultan Selim’den evvel İslam dünyasına dönüş politikasını dedesi Fatih Sultan Mehmet başlatmak istiyordu. Zülkarneyn gibi İstanbul’u aldıktan sonra ve Batı’daki fetihlerinden sonra şarka dönmek istiyordu. Lakin son sefere çıktıktan sonra hedefe ulaşmak müyesser olmuyor. Sefer akim kalıyor. Hammer gibi tarihçiler Fatih’in son seferinin Mısır’a müteveccih olduğunu iddia ediyorlar. (1) Belki de Fatih’in hedeflerinden birisi Yavuz’dan evvel hilafeti İstanbul’a taşımaktı.

Daha önce Avrupa içlerine yönelik fütuhatlar hız kesmeden devam ederken neden birden Fatih, Yavuz devletin dümenini şarka çeviriyor? Zira insan kaynakları yetersiz hale geliyor. Anadolu’da ve Batı’da fethedilen diyarlarda Müslüman nüfusu yerli halka nispetle sınırlı. Bu da bu durumdan mustarip olan Fatih ve Yavuz gibi cihangirleri şarka yöneltiyor. Böylece Fatih’e müyesser olmayan politikayı Yavuz Sultan Selim uyguluyor.

Osmanlıya Karşı Gizli İttifak!

Mısır seferinin birçok esbabı vardır. Bu sebeplerden ilki, Memlüklülerin zayıflaması İspanya-Portekiz ittifakı karşısında kolay lokma haline gelmeleri, İslam yurtlarını savunamayacak duruma düşmeleridir. İkincisi, Osmanlı karşısında Safevilerle gizli ittifak kurmalardır. Memlüklülerden koparak Yavuz’a sığınan Kansu Gavri’nin yakın çevresinden kimseler bu yönde bildiklerini, gördüklerini huzurda dile getirmişlerdir. Bunlara ilave olarak Fatih döneminde İstanbul’un fethi sonrası çevreye müjdeciler salınmış ve bunlardan bazıları da Mısır’a varmış ve Eşref İnal’a müjdeyi ulaştırmışlardır. Fethin müjdesini Fatih’in elçilerinden alan Mısırlı yöneticiler derhal Kahire ve Mısır’da kutlamalar düzenlemişlerdir. Bu gibi müspet davranışlar muhtemel sürtüşmelerin önünü kesiyordu. Sevinç ve neşelerini izhar etmişlerdi. Bu da Fatih’i memnun etmişti. Oysa ki Çaldıran zaferinden sonra Yavuz’un müjdeci ulaklarına karşı duyarsız ve bigane kalmışlar ve zaferi kutlamayı düşünmemişlerdi.

İçeride de Memlüklü yönetimi sosyal açıdan mezalim üretiyordu. Yolsuzluklar almış başını gitmiş ve yargı iflas etmişti. Yöneticiler halkın ahına bigane kalıyorlardı. Islahat konusunda umutlar tükenmişti. Bu nedenle de uç bölgeler Osmanlı’ya katılmışlardı. Bunların başında da Halep şehri ve civarı geliyordu. Halep Şam, Kudüs ve Kahire’nin anahtarıdır. Nitekim Salahaddin Eyyübi Halep’i aldıktan dört yıl sonra Kudüs’e girmiştir. Yavuz Sultan Selim de Halep’ten hemen sonra Kahire üzerine yürümüştür.

Kölemenler Yavuz’dan Halep’i barışçıl yollarla geri istemişlerse de onlara cevabı şu olmuştur: “Kılıçla alınan, kılıçla verilir.” Benzeri bir cevabı Sultan Abdulhamid’in Siyonizmin teorisyeni, fikir babası Theodor Herzl’e söylediği rivayet edilir; ataların kılıçla aldığı ülkenin parayla satılamayacağını hatırlatmıştır. Farklı makamlarda olsa da Nasır yüz yıllar sonrasında Filistin’le alakalı olarak Yavuz’un ifadesini biraz farkla da olsa tekrarlamıştır: Güçle kaybedilen ancak güçle geri alınır! Kansu Gavri bunu söyleyememiş, Nasır ise bunu yapamamıştır!

İngiltere Yerine Amerika

1922 ile 1952 arasında Mısır’da kraliyet rejimi hüküm sürmüştür. Valilikten hidivliğe ondan da kraliyete geçmiştir. Ünvanı büyüdükçe mevkii küçülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni güçlerin dünya dümeninde sahne almasıyla birlikte eski güçler yerlerini muhafaza edemez hale gelmişlerdir. Nitekim 1945 yılından itibaren Suudi Arabistan siyasi patronlukta İngiltere’den ABD’ye dümen kırarken Mısır da onu takip etmekte gecikmemiştir. 23 Temmuz 1952 Devrimi bir saray darbesi olduğu kadar aynı zamanda Muhammed Celal Keşk ile Miles Copeland’ın (Game of Nations) adını koydukları şekilde bir Amerikan darbesidir. Darbeyi CIA tezgahlamıştır.

Bu darbeden sonra Türkiye ile Mısır arasında külahlar değişmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında taşkınlıklarıyla genç Türkiye, Mısır’a rahatsızlık verirken Nasır darbesinden sonra durum tersine dönmüştür. Enerjik ve demagog Nasır, bölgeyi çalkalamış ve Arap milliyetçiliğinin ikonu haline gelmişti. Orada burada Türkiye’nin de önünü kesiyordu. Bir defasında Adnan Menderes Irak Başbakanı Tevfik Süveydi’ye Nasır’dan yakınacaktı: “Adam (Nasır) bizi Orta Doğu’ya sokmamaya kararlı ama bizi kapıdan kovsa da biz pencereden gireceğiz…”

Nitekim Nasır, Bağdat Paktının baş düşmanı kesilecek ve Adnan Menderes’in nüfuz alanı olarak gözüne kestirdiği Suriye’yi peşine takacaktır. Menderes Irak ile ortaktır, Nuri Said Paşa ile birlikte hareket etmektedir. Suudi Arabistan ise ortadadır, ikircikli bir politika izlemektedir. Nasır, körfez emir ve krallarıyla Yemen’de hesaplaşırken Türkiye ile çekişme alanı olarak Suriye’yi seçmiştir. NATO’da Türkiye’nin ortağı olan ABD ise alttan alta ideolojik rakibi olarak görülen Nasır’ı destekliyordu. ABD blok ilişkilerinde, blok içini gözeten bir siyaset izlememektedir. Tarih Suriye’de bir kez daha tekerrür etmiş ve Obama yönetimi Suriye’de Türkiye yerine İran’ı yeğlemiştir. Şimdi de Trump yönetimi ve John Bolton, Suriye’de Sisi’nin nüfuzunu ikame etmek istiyor. İngilizlerden sonra Amerikalılar Orta Doğu’yu Türkiye’ye kapalı bölge haline çevirmek istemişlerdir. Daha doğrusu sadece ABD namına hareket serbestisine sahiptir. Kendi adına harekete veya alan genişletmesine izin verilemezdi. Daha sonra SSCB ile ilişkilerde Nasır rolüne Menderes soyunmak isteyince; Moskova ile siyasi yakınlaşmaya kalkışınca Amerikalılar darbecilere yol vermişler ve yeşil ışık yakmışlardı. Türkiye’deki 27 Mayıs 1960 darbesi, Mısır’daki Hür Subayların gerçekleştirdiği 23 Temmuz 1952 darbesinin tekrarıdır. Amerikan patentlidir. Nasır iktidara geldikten sonra bugün Abdulfettah Sisi’yi andıran hareketlere girişmiştir. Bir taraftan Suriye’de Türkiye’nin önünü kesmeye çalışırken diğer taraftan da Türkiye’ye nispet olsun diye Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla sıkı ilişkiler geliştirmiştir.

Nasır’dan Günümüze Devreden Sakil İlişkiler

21 Ekim 2017 tarihinde Kıbrıs Rum Kesimini ziyaret eden Abdulfettah Sisi, burada yaptığı konuşmada Kıbrıs Cumhuriyeti sırasında cumhurbaşkanı olan Başpiskopos Makaryos ile Nasır arasındaki ilişkilerin derinliğine ve samimiyetine atıfta bulunmuştur. Nasır, İslam’a karşı papazlarla ittifaka girmiş, papazlara hocalardan daha fazla hürmet göstermiştir. Mısırlı İslam alimi Muhammed Gazali’nin ‘Kazaif el Hak/Hakkın Gülleleri’ kitabında da değindiği üzere Makaryos gibi papaz geçmişi olan Katolik Papaz ve Tanzanya Başbakanı Julius Nyerere, Nasır’ın yakın dostu olarak Müslüman Zengibar halkını kıyımdan geçirmiştir. Keza Kıbrıslı Türklere göz açtırmayan ve aman vermeyen Makaryos’u dini ilimlerin okutulduğu Ezher’e davet ederek orada konuşma yapmasını sağlamıştır. Tersini yapıp Kıbrıslı Türkleri Ezher’de ağırlaması gerekirken Makaryos sevgisi ağır basmıştır. Nasır’ın emriyle Ezher Şeyhi Hasan Memun, Ezher adına Makaryos’u ağırlamıştır. (2)

Sisi de Uygur asıllı Ezher talebelerini Çin zalimlerine teslim etmiştir. Nasır Zengibarlı ve Kıbrıslı Müslümanlara ihanet ettiği gibi siyasi varisi Sisi de başta Filistinliler olmak üzere muhtelif İslam topluluklarına yönelik ihanetini esirgememektedir!

Nasır’dan sonra halefleri de Rumlarla aynı sıcak politikayı sürdürmüşlerdir. Enver Sedat kendi döneminde selefinden aldığı Rumlarla ittifak politikasını sürdürmüştür. Bununla birlikte yazar ve bakan Yusuf Sibai’nin 18 Şubat 1978 tarihinde Kıbrıs Rum Kesiminde Camp David sürecine tepki olarak Filistinlilerce öldürülmesiyle birlikte Kahire -Lefkoşa ilişkileri gerilmiştir. Ancak ilişkilerin ruhu aynı kalmıştır.

Rol Hırsızı Olarak Sisi

Abdulfettah Sisi içeride 25 Ocak/11 Şubat Devrimini çaldığı gibi dışarıda da Türkiye’nin pozisyonuna ve rolüne göz dikmiştir. Temerrüd Hareketiyle halkın iradesini kırdığı gibi kirli ittifaklarla da bölgede Türkiye’nin rolüne ve pozisyonuna göz dikmektedir. Kısaca Sisi, başkalarının ittirmesiyle öne çıkmış bir rol hırsızıdır. Rumlarla Türkler arasında anlaşmazlıklar nedeniyle bölgedeki statünün belirsiz olmasına rağmen Mısır Münhasır Ekonomik Bölge konusunda Rumlarla ilkin 2003, ardından da 2013 yılında yaptıkları Doğu Akdeniz Havzasına ilişkin anlaşma ile Türkiye’nin karşısına çıkmıştır.

Türkiye bunun hem adadaki Türk toplumunun çıkarlarını dikkate almadığı hem de Türkiye’nin Kıta Sahanlığını ihlal ettiği görüşündedir. Bununla birlikte, Rumlar ile Sisi idaresi yangından mal kaçırırcasına oldu bitti ile Türkiye’nin ve Türklerin arkasından anlaşabilmektedirler.

İsrail de halkına ve Filistin’e ihanetini ödüllendirmek için Sisi’nin enerji kaynaklarına ulaşmasını temin etmeye çalışıyor. Sisi, enerji kaynaklarına ulaştıktan sonra Türkiye yerine Mısır’ı enerji kaynaklarının tedarik ve tevzi merkezi haline getirmek istiyor. Putin kuzeyin, Sisi ise güneyin pompacısı olacak. İsrail’e ilaveten Doğu Akdeniz’de Rumlarla birlikte çıkarılan doğal gaz ve petrolü Kahire üzerinden Avrupa’ya sevk etmeyi planlıyor. Bu yolla bölgesel enerji yollarının güzergâhını değiştirmek istiyor. Bu petrol bazlı yeni güzergâh, ipek yolunun güzergâhıyla oynamak anlamına geliyor.

Filistinlileri ekonomik anlamda susturmak ve teskin etmek için de eski/atıl bir planı devreye sokmak istiyorlar. Sisi böylece Camp David’de öngörüldüğü gibi Filistinlilerin taşeronu haline gelecek. Bölgesel taşeron Mısır olacak. Bu uğurda, Aralık 2004’te imzalandığı halde askıda bulunan “QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu” yeniden canlandırılacak.

ABD-İsrail Serbest ticaret Anlaşması Uygulama Yasası’nda ve bu anlaşmaya dayanarak İsrail ile Ürdün arasında QIZ ile ilgili yapılan anlaşmalarda Nitelikli Sanayi Bölgeleri şöyle tanımlanıyor ; “Belli oranlarda İsrail ile Ürdün girdisi içermek kaydıyla, üretilen malların ABD pazarına gümrüksüz girmesini sağlamayı amaçlamaktadır.” QIZ olarak ilan edilen bir bölge ‘gümrüksüz bölge’ sayılacaktır. (3)

Mısır İstihbaratının İthalat Şirketi Dolphinus Holdings

Nasır’dan beri, Mısır Devrim Muhafızları (Pasdaranı) olma yolunda ilerleyen ve 1979 yılından itibaren Camp David ordusu olarak anılan Mısır ordusu, bölgede İran Devrim Muhafızlarından sonra en büyük askeri sınai komplekse hükmetmektedir. Ekonomiye hükmetmekte Pasdaran’la yarışmaktadır. ABD’nin en büyük zaafı askeri gücü ile birlikte Yahudi lobisidir. Sabık Amerikan başkanları her iki hususta da uluslarını uyarmışlardır. Nitekim Başkan Dwight David Eisenhower da bu konuya temas etmiş ve uyarılarda bulunmuştur. Ezcümle dediği şudur: devlet yönetiminde askeri sınai kompleksin gereğinden fazla etki sahibi olmasına engel olmalıyız. Gücün bu odak tarafından yanlış bir şekilde elde edilmesi ve kullanılma potansiyeli vardır ve bu potansiyelin mevcudiyeti kalıcı olacaktır.Bu iç içe olma durumu ülkeleri çürütmektedir. Fazla güç, zaaftır.

Çağdaş Safevi veya Memlük güçleri diğer ifadesiyle Mısır ile İran orduları örtülü ticari faaliyetler de yürütmektedir. Dolphinus Holdings de Mısır ordusuna ait paravan şirketlerden birisidir. İsrail ile kirli petrol ve doğal gaz alışverişini yürütmek için tasarlanmıştır. Prof. Dr. Sedat Aybar’ın bu husustaki analizi, epey detaylar içermektedir: Open Democracy yazarlarından Maged Mandour’un, Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment for International Peace için kaleme aldığı “Mısır’ın, İsrail ile Gelişen İttifakı” başlıklı 20 Mart 2018 tarihli makale ilginç detaylar veriyor (Mandour, 2018). Yazının vurguladığı gibi şayet Mısır, İsrail ile iktisadi ve siyasi alanlarda bahsedilen bir takım iş birliklerini gerçekleştiriyorsa, Filistin Barış Sürecinde bağımsız bir ara bulucu olması da artık söz konusu olamaz. Bu durum Mısır’ın uzun vadede bu bölgede ABD için güvenilir bir müttefik olma potansiyelini de eritiyor.

Mısır, Sisi darbesinden sonra, özellikle Suudilerin de girişimiyle İsrail ile yakınlaşma çabası içinde. Bu anlamda, Mısır’ın Dolphinus Holdings isimli özel şirketinin 19 Şubat 2017’de imzaladığı ve önümüzdeki on sene için İsrail’den on beş milyar dolarlık doğal gaz ithal etmesini garantileyen anlaşma önemli. Böylece Dolphinus, 2017 Ağustosunda Mısır’da kabul edilen ve doğal gazın depolanması ve ticaretine ilişkin kısıtlamaları kaldıran yasadan yararlanan ilk şirket oluyor. Bu reformların, sadece Mısır’ın enerji sıkıntısını gidermek için değil “ithal edilen doğal gazın Avrupa’ya ihraç edilerek döviz sıkıntısını aşmak” için de kullanılacağı söylentisi yaygın diyor, Mandour. Her şeyin ötesinde bu anlaşmanın imzalanması Mısır’ın, İsrail’le iktisadi ilişkilerini geliştirmek istediğini gösteriyor.

Aslında Mısır, İsrail ile daha önce de doğal gaz anlaşması imzalamıştı. Kendi iç piyasasında talep düşükken Mısır, 2005 senesinde, kendi ürettiği doğal gazın fazlasını ihraç etmek için İsrail’le bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın gereğini yerine getirmek için Mısır istihbarat birimi (GİZ) bir şirket kurmuş ve bu şirket aracılığıyla doğal gaz ihracatını gerçekleştirmişti. Ancak doğal gaz ihracatı, 2012’de Mısır’ın karşılaştığı enerji krizi ve enerji boru hatlarına yönelik terör saldırıları sonucu akamete uğramıştı. Mayıs 2017’de ise İsrail’e doğal gaz ihracını durdurması karşısında, İsviçre’deki Uzlaşma Mahkemesi, Mısır’ı, İsrail’e 3 milyar dolar ceza ödemeye mahkum etmişti. Mandour’a göre, şimdi de Dolphinus Holdings’in Mısır istihbarat birimi tarafından kurulduğu söylentisi yaygın. Mısır ordusunun darbe sonrası gördüğü destek sayesinde etkisini son dönemde genişletmesi de bu söylentileri destekliyor. (4)

Bu bağlamda son on yılda ilk kez, Nisan 2016’da İsrail’den ekonomist ağırlıklı bir heyetin Kahire ziyaretine dikkatleri çeken Maged Mandour, yapılan görüşmelerde Aralık 2004’de imzalanan “Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin (Qualifying Industrial Zone – QIZ)” daha da geliştirilmesinin konuşulduğunu aktarıyor. Bu bölgelerin, ABD tarafından Orta Doğu barış sürecine katkı yapmak amacıyla 1996 yılında Kongre’de kabul edilen bir kanunla Mısır ve Ürdün’de kurulduğunu biliyoruz. Bu kanuna göre Mısır ve Ürdün, ABD’ye bu bölgelerden gümrüksüz mal ihracatı hakkı elde ettiler. Bu ayrıcalıktan yararlanmanın bir şartı, ihraç edilen malların üretiminde kullanılan girdinin İsrail menşeli ürünler olmasıydı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan, ABD’ye yapılan ihracat, Amerikan Başkanı’nın talimatı çerçevesinde, bu bölgeleri kullanarak İsrail’e girmeden gerçekleşebiliyordu. Bu bölgelerden ABD’ye yapılan ihracata uygun olması için ihraç edilen malın, yeni ve yurt içinde üretilenlerden farklı olması gerekiyordu. Malın ABD’ye giriş yaparken üretim maliyetine konu olan girdilerin %35’inin QIZ’de üretilmiş olması ve bu girdilerin bir kısmının orada yetiştirilmiş/imal edilmiş, bir kısmının ise İsrail menşeli olması şartı bulunuyordu. Özellikle kumaş ve tekstil gibi Amerika’da yüksek ticaret kısıtlarına tabi olan malların QIZ içinde üretilmesi bu bölgeleri çekici kılıyordu.

Mısır böylece uluslararası güçlerin hem askeri hem de ekonomik taşeronu haline gelmiş bulunuyor. Sisi, Filistin’i ve davasını satmayı geçim kapısı yapmış haldedir. İsrail’in kendi topraklarını yani Sina Yarımadasını vurmasına müsaade ediyor. Saldırgana çanak tutuyor. Bu hizmetlerinin sonucunda da Türkiye’nin konumuna Mısır’ı kaydırmak istiyorlar.

Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. (5) Kahire’nin Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail ile anlaşması potansiyel olarak ona bu avantajı, imtiyazı sağlıyor!

Mısır’ın 2020 Planı

İşler planlandığı gibi giderse Mısır, 2020 yılında ekonomik anlamda ayağa kalkmayı tasarlıyor. Beyaz Saray’dan sızdırılan bir belgeye göre, Mısır 2020 yılında ayağa kalkacak ve ekonomik anlamda başkalarına muhtaç olmaktan kurtulacaktır. Bölgesel anlamda Mısır’ın doğal gaz ve petrol sevkiyat merkezi haline gelmesiyle birlikte ekonomik girdisi artacak ve milli hasılası da tavan yapacaktır. Bu belgeye göre, 2020 yılında Mısır bölgenin en büyük ekonomilerinden birisine sahip olacaktır. Mısır, yeni keşfedilen rezervler sayesinde Avrupa’ya doğal gaz ve petrol sevk edecek ve Mısır’a destek mahiyetinde Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi de bu hattı ve koridoru kullanacak. Elbette ABD’nin manevi dopingiyle birlikte Sisi, halkına yakın gelecekle alakalı bu tür hayaller pazarlıyor. Böylece halkın, yaşadığı günlük sıkıntılar yerine geleceğe odaklanmasını sağlamaya çalışılıyor. İtalyan şirketlerinin Kıbrıs açıklarında Rumların bilgisi dâhilinde petrol araması, Türkiye’nin fiili müdahalesi bölgede tansiyonu artırmış ve gerilime neden olmuştur. Öteki alanlardaki gerilim de dikkate alındığında Doğu Akdeniz’deki gerilimin fiili bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği merak konusu olmuştur. Mısır ekonomik haklarından feragat etmeyeceğini söylerken Türkiye de haklarını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını çiğnetmeyeceğini ilan etmiştir. Türkiye-Mısır ilişkileri konusunda uzman isimlerden birisi olan Muhammed Zevavi, gerilimin bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin sıfır değilse bile zayıf olduğunu ifade etmektedir. Bu gerilimin yansımalarından biri de Suudi Arabistan’ın Zahran kentinde yapılan Arap Birliği zirvesi sonuçlarını Mısır basınının tahrif ederek yayınlamasıdır. Al Yom Al Sabi gazetesi Arap Birliği zirvesi sonuç bildirgesiyle ilgili Türkiye’nin Irak’ın hükümranlığını ihlal ettiğini ve Irak topraklarından derhal ve şartsız olarak çekilmesi gerektiğini ileri süren bir bölüm yayınlamıştır. Daha sonra bu bölümün uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Kısaca bölgede İran basınıyla birlikte Mısır basını, basın meslek ilkelerinden ve ahlakından yoksun olduklarını çeşitli vesilelerle ve benzeri örneklerle ortaya koymuş oluyorlar.

Suriye’ye Arap Gücü Yerleştirmek

George Soros bir zamanlar Türkiye’nin en önemli ihraç ürününün askeri olduğunu söylemiştir. Bu ifadeler yine aynı mealde İshak Alaton’un Ermenistan meselesinde ‘Türkiye’yi pazarlayacağız’ şeklindeki ifadelerini hatırlatmıştır. Bu bakış açısı Türk askerini lejyoner olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Batılı güçler Türkiye’den umut kesince umutlarını Mısır botlarına bağlamış görünüyorlar. Trump yakın zamanda askerlerinin Suriye’yi terk edeceklerini duyurmuştu ve bundan geri dönüş olmadığını söylemeyi sürdürüyor. Bununla birlikte ABD terk edeceği mevzileri kime devredecek? Bu önemli bir soru. Bu sorunun cevabını bulmak için Mısır İstihbarat Müdürü Abbas Kamil ile yeni Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton bir araya gelmiştir. Bu hususta Bolton’ın Mısır’ın nabzını yokladığı anlaşılıyor. Cezayir rejimi gibi Mısır rejimi de Suriye’de değneği ortasından tutuyor. Başka bir ifadeyle İran ekseni ve Suriye rejimiyle arası iyi. ABD’nin yerine sahaya indiğinde bu ülke ve rejimle pozisyonunu nasıl ayarlayacaktır? Bu Mısır için sadece askeri alanda değil siyasi alanda da risk barındırmaktadır. Güçlü ihtimal Mısır’ın buna yanaşmayacağıdır. Yanaşması halinde bu durum kaderin bir cilvesi olarak Suriye’nin 1976 tarihinde Arap Barış Gücü sıfatıyla Lübnan’a girmesini hatırlatır. Suriye’nin Lübnan’daki pozisyonunu Mısır Suriye’de almış olacaktır. Suriye’nin Lübnan’a girmesi Kissinger’in onayı ve İsrail’in oluru ile gerçekleşmişti. Bununla birlikte Arap Barış Gücü veya Mısır lejyonerleri Suriye’ye girecek olurlarsa Türkiye ile temas hattına yerleşeceklerdir. Misyonları Türk ataklarından PYD/PKK unsurlarını korumak olacaktır. Esad rejimi 1973 yılından beri yürürlükteki ateşkesle birlikte Kunaytıra sınırını, İsrail mevzilerini fedai eylemlerine kapatmıştır. İsrail’in delinmez zırhı olmuştur. 1976 ve özellikle de 1983 yılında Lübnan’da Arafat güçlerini tasfiye ederek bu ülkede askeri olarak İsrail çıkarlarına hizmet etmiş ve bir ölçüde askeri işgüderi olmuştur. Ali Hüseyin Bakir, Mısır askerlerinin Türkiye’nin harim-i ismetine girmesi halinde bunun çatışma atmosferini besleyeceğini öngörmektedir. Böylece sözde müttefik ABD, 1957 yılında Menderes hükümetine karşı Suriye’de Nasır’ı desteklemesi örneğinde olduğu gibi bu defa da yine Suriye’de Sisi’nin rolünü desteklemiş olacaktır.

Arap-Türk Savaşı mı Tasarlanıyor?

Washington, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile sürtüşme alanını Araplara devretmek istiyor. Bunun için bir Arap gücü kurulmasını teklif ediyor. Bunun gerçekleşmesi halinde Arap-Türk sürtüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’nin Afrin’e girmesinden sonra, Türkiye’yi kim durduracak sorusu gündeme gelmiştir. ABD’ye göre bunun cevabı Araplar olmalıdır. Ruslar da Tel Rıfat ve Minning Havaalanını Türklere devretmek bir yana Lavrov, Türkiye’nin Afrin’i Suriye rejimine devretmesi gerektiğini söylemiştir. ABD Suriye üzerinden Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye ve İran’la sürtüştürmek isteyebilir.

Ümmet Partisi Başkanı Hakim el Mutayri, Batılıların İran ile yüzleşmek adı altında kuracakları Arap cephesini Türkiye’nin önüne süreceklerini ve Suriye üzerinden bir Arap-Türk kapışması kızıştırmak isteyeceklerini ifade etmektedir.

Hakim el Mutayri, ABD ile Batılı ülkelerin ümmetin böğrüne saplanmış bir kama olarak kolay kolay İran ve rolünden vazgeçmeyeceklerini ve onu yedekte tutacaklarını onun yerine Türkiye’yi örselemek isteyeceklerini belirtmektedir. (6)

1- Muhammed el Fatih, Dr. Salim er Reşidi, Mustafa el Babi el Halebi Matbaası Mısır-Kahire, s. 260.
2- http://estqlal.com/article.php?id=42313
3- Mustafa Eğilli, QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu, Kudüs dergisi 2007, s. 29.
4-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018
5-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018
6-https://twitter.com/DrHakem_totals/status

Cevap Yazın