Yavuz Yenilseydi, Şah İsmail Yenseydi…

Şah İsmail’e kadar ağırlıklı olarak Sünnî ve Şafii olan İran, o zamanlar merkezi Irak’taki Necef olan Şiîliğin taşınması (tehciri mi demeliydim?) sebebiyle belli bir süreç içinde Şiîleştirildi. Yalnız Sünnî İran’ın Şiîleşme süreci Şah İsmail’den çok oğlu Şah Tahmasb döneminde tamamlanmış gözükmektedir.

Farz-ı muhal Yavuz, Şah İsmail karşısında yenilseydi ne olurdu? ‘Farz-ı muhal’ diyoruz ya, hiç de olmayacak bir şey değildi aslında. Daha çok “…saydı – …seydi tarihi” diyebileceğimiz bir tür tarih denemesinde bulunduğumuzun farkındayız; yalnız olmuşu da değiştiremeyiz elbette. Baştan bilinmelidir ki bu “…saydı, …seydi” denemesi, “keşke”leri içermiyor. Sadece olanı değerlendirmede farklı ve belki de tartışmaya yol açabilecek bir üslupla bir ‘deneme’ ortaya koymayı amaçlıyor.

Yavuz ve Şah İsmail ilişkisi son zamanlarda romanlara da konu oldu: Önce Reha Çamuroğlu’nun İsmail’i (Om, 1999), daha sonra İskender Pala’nın Şah & Sultan’ı (Kapı, 2010) bu iki hükümdarı birlikte kurgulayan ve çok okunan romanlar olarak yayın sahamızdaki yerlerini aldılar. Bunlar son örneklerdir ve elbette söz konusu literatür bunlarla sınırlı değildir.

Gelelim Çaldıran Savaşı’na. Bu savaşta Yavuz’un Şah İsmail karşısındaki başarısı ne gibi sonuçlar doğurmuştur? Tarihçilere bakarsak bu savaş, Osmanlı ordusunda çarpışmaya karşı ilk isteksizlik belirtilerinin ortaya çıkması açısından dikkat çekicidir ve Yavuz, atını öne sürüp; “Karısını seven burada kalsın, dinini, memleketini seven benimle gelsin!” gibisinden bir çıkışla askerini motive etmek zorunda kalmıştır. Bu durumun o zamana kadar Osmanlı ordusunda yaşanmadığı kaydedilir.

Acaba bu isteksizliğin sebebi neydi? Tarihçilere göre sebep; Osmanlı ocağının ta baştan beri (Şeyh Edebalı’dan beri) Erdebil Tekkesi’ne bağlı olması ve bu bağlılığa büyük hürmeti bulunan Yeniçerilerin bu sebeple Erdebil Tekkesi bânisinin beşinci kuşaktan torunu olan Şah İsmail’e karşı savaşma konusunda zor motive edilebilmesidir. Zaten Yavuz’un babası Sofu Bâyezid Erdebil Tekkesi’nin samimi bir bağlısıdır ve Şah İsmail’in Hindistan taraflarına düzenlediği seferler için ona ‘savaş harçlığı’ göndermektedir. Nitekim bu zorluğun doğurduğu sıkıntılar savaşın ilk aşamalarına kadar sürmüş olmalıdır ki Yavuz’un, topları ve tüfekleri kullanacak olan askerlerini silah bırakmasınlar diye toplara bağlatması da gerekmiştir. Savaş başlamadan önceki duruma bugünden baktığımızda Yavuz’un, Şah’ın Haydar-ı Kerrâr gibi savaşan askerleri karşısında başarı şansı düşük gözükmektedir. Fakat şu da görülmektedir ki Osmanlı ordusunda ilk kez yoğun bir biçimde Çaldıran’da ateşli silâh (top ve tüfek) kullanılmıştır ve Safevî ordusunda ateşli silâh yoktur. İşte tam bu noktada söz konusu etkenin, savaşın gidişatını Yavuz’un lehine çeviren en önemli, hatta tek etken olduğu değerlendirmesi gündeme getirilmektedir. Her ne hâl ise, bütün tarihçilerin ittifak ettiği üzere savaş Osmanlı ordusunun galibiyeti ile sonuçlanmıştır; bunu net olarak biliyoruz.

Peki böyle sonuçlanmasaydı ve Osmanlı ordusu yenilseydi neler olabilirdi? Bu hususta söylenebilecek şeyler sınırlıdır elbette. Öncelikle görünen ve kılavuz istemeyen köy nazariyesine göre Anadolu’da sayısı bilinemeyecek kadar çok bağlısı bulunan Şah İsmail, Osmanlı topraklarıyla İran’ı birleştirmiş olacaktı. Şahkulu İsyanı onun bu isteğini zamansız olarak ve kendi kontrolü dışında su yüzüne çıkarmıştı zaten. Fakat zaman isabetsizliği sebebiyle Şahkulu’nu Tebriz’e çağırtıp öldürtmek suretiyle cezalandırmıştı. Şah, Anadolu üzerindeki arzularını eninde sonunda icra sahasına dökmeye çalışacaktı ama acaba ne zaman fırsat bulacaktı? Bunu bugünden baktığımızda tam olarak kestiremiyoruz. Fakat işte Yavuz’un gözlemci ruhu onun bu isteklerini sezmiş, Şahkulu isyanı bu gözlemleri pekiştiren bir etmen olmuş, nihayetinde Şah’a karşı safiyane yaklaşımıyla bütün bunların farkında olamayan Sofu Bâyezid’i, yani babasını tahttan uzaklaştırması gerekmişti. Yavuz, siyaseten doğru olanı yapmış, Çaldıran’da kazandığı zaferle de Şah’ın ve Safevîlerin Anadolu’daki bütün arzularını tam anlamıyla söndürmeyi başarmıştı. Fakat işte başaramasaydı ne olacaktı?

Dönemin İran’ına bakalım önce: Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd döneminde Erdebil Tekkesinin ‘devletleşme’ temayülünün iyice ortaya çıkmasıyla gelişen süreç Tebriz’in fethiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Şah, Tebriz’in fethinden önce İran’da ele geçirdiği şehir ve bölgelerde halkın kılına dokunmamış ve fakat Tebriz’i ele geçirdikten sonra tam tersi bir tutum takınmıştı. Halkı ‘Ehlibeyt düşmanları’ olmakla suçlayıp kendisine idam edilecekler listesi sunan adamlarının telkinleriyle Tebriz’i kan gölüne çevirmeye başlamıştı. Bu hususta kendisine karşı çıkan annesini bile boğdurtarak öldürttüğü, rivayetler arasındadır. Tabii Şah İsmail’e sunulan listenin başında cami ve medrese hocaları geliyordu. Dolayısıyla kaçabilenler direkt Yavuz’a sığınıyorlar ve onu Şah’a karşı tedbir alma yolunda teşvik ediyorlardı.

Hâl böyle olunca İran’da camiler ve medreseler boşalmış ve hem bu noktada oluşan boşluğu doldurma hem de Osmanlı hukuk sistemine alternatif bir hukuk sistemi oluşturma ihtiyacı doğmuş bulunuyordu. Kabaca söyleyecek olursak Sünnî olan Osmanlı hukuk sisteminin karşısına konulabilecek en yakın sistem Şianın hukuk sistemiydi. Peki Şah İsmail Şiî miydi? Ne münasebet. Ondaki Ehlibeyt hassasiyeti Halvetî tarikatının bir temsilcisi olmasından ileri geliyordu. Halvetîler ise Şiî değil, Hz. Ali kanalıyla süregeldiği kabul edilen Sünnî tarikatlerden biri idiler. Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla başlangıçta tasavvufî bir ocak olan Safevî hanedanının kurucusu Şeyh Safiyyüddin Erdebilî Sünnî idi. Şah İsmail bu zatın beşinci kuşaktan torunuydu. Uzun lafın kısası Şah İsmail’in de temsilcisi olduğu ocağın Sünnî Halvetîliğe mensubiyeti dolayısıyla Şiilikle bir ilgisi yoktu. Ama Şah ne yapabilirdi ki? Ona Osmanlı sistemi karşısında alternatif bir sistem gerekliydi. Dolayısıyla Şah İsmail’e kadar ağırlıklı olarak Sünnî ve Şafii olan İran, o zamanlar merkezi Irak’taki Necef olan Şiîliğin taşınması (tehciri mi demeliydim?) sebebiyle belli bir süreç içinde Şiîleştirildi. Yalnız Sünnî İran’ın Şiîleşme süreci Şah İsmail’den çok oğlu Şah Tahmasb döneminde tamamlanmış gözükmektedir.

Eğer Şah İsmail Çaldıran’da yenilmeseydi yine de İran’ı Şiîleştirme ihtiyacı duyar mıydı? Tarihin akışına bakacak olursak bu soruya kolayca evet diyemeyiz. Ne İran Şiîleşirdi ne de Anadolu bugünkü gibi bir din anlayışının geliştiği bir İslâm beldesi olurdu. Belki daha farklı; Sünnîliğin daha tasavvufî ve Ehlibeyt vurgularıyla daha içli dışlı bir versiyonu hâkim olabilirdi. İkinci hususta net öngörülerde bulunmak zor ise de İran’ın Şiîleşmemiş olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Sonuçta belki de İslâm dünyasında şöyle bir manzara ortaya çıkabilirdi: Anadolu, İran ve doğusuyla kuzeydoğusundaki Türk bölgeleri, ayrıca bunun da ötesinde -daha XV. Yüzyılda Babur eliyle İslâmlaşmaya başlayan- Hint sahası bir bütün teşkil edebilirdi. Tabii bu arada Şah İsmail Anadolu’da taraftarları (dâîleri ve müritleri) vasıtasıyla tutunsa bile, Yavuz’dan önce İstanbul’u başkent hâline getirmiş olan Osmanlı’yı tam olarak ortadan kaldıramaz, Osmanlı ise Abbasîlerin Endülüs’e sığınan Emevîleri gibi İstanbul’a sıkışıp kalabilirdi. Tabii orada kalmayıp İstanbul’un daha batısına (Avrupa’ya) akacağı zaten iki + iki dört idi. Kendini güçlü, Safevîleri zayıf hissettiği an, Anadolu’yu tekrar ele geçirmeye çalışmaktan da geri durmazdı elbette.

Sonuç itibariyle Yavuz ve Şah İsmail savaşmadan aralarında bir birlik oluşturabilselerdi Anadolu + İran + Orta Asya ve Hint sahalarının oluşturacağı bütünlük bütün İslâm dünyasının gücüne güç katacaktı. Safevî ocağının bir tarikat olarak kalmaması ve devletleşme temayülünün Şah İsmail’de son haddine ulaşması İslâm dünyasını bu birlikten mahrum etmiştir ne yazık ki. Fakat İran’ın XVI. yüzyılda Şiîleştirilmesiyle Anadolu ile Hint ve Orta Asya sahasının arasına kocaman ve aşılamaz bir engel girmiş oldu. Bu durum her yüzyıl geçtikçe İslâm dünyasını gücünü biraz daha zayıflattı. Bu arada İslâm dünyasının dışında baş gösteren bazı gelişmeler de (en başta Rus gücünün palazlanması) hem Osmanlı’nın hem de İran’ın başına yakın zamanlara kadar belâ olmuştur.

Ne diyelim, dış düşmana hâcet yok, Müslümanlar, kendilerini tarih içinde güçsüz düşürecek basiretsizlikleri kendi elleriyle gerçekleştirmişlerdir. Safevî vakıası ise tamamen dinî-tasavvufî saiklerle ortaya çıkan bir odağın zamanla devletleşme temayülü kazanması ve bunu da gerçekleştirmesinin, İslâm tarihinin doğal akışını nasıl etkileyebileceğinin en somut örneklerinden biridir. Bu vakıa İslâm dünyasının bugün içinde bulunduğu güçsüzlüğün temel saikleri arasındadır.

Cevap Yazın