Türkiye’yi Bekleyen “Beka Sorunu” Ne?

Türkiye’yi Bekleyen “Beka Sorunu” Ne?
Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek.

Türkiye’nin gelecek siyasi tarihini şekillendirmesi beklenen en keskin dönemeçlerden biri, 24 Haziran’da geçilecek. Erken seçim, herhangi bir seçimden öte, Türkiye’nin yeni sisteme geçişinin de netleşeceği gün olacak.

Seçim tarihi düşünülenden daha erken oldu ama toplumun her kesiminde genel beklenti, Türkiye’nin erken bir seçime gideceği yönündeydi. Hatta tüm partiler de olası bir erken seçim için teşkilatlarını diri tutmak adına açıklamalar yapıyordu. Bu nedenle 24 Haziran seçimleri, kimi çevrelerin bunun üzerinden bir kazanım elde etmek adına ortaya attıkları gibi bir “baskın seçim” gibi görünmüyordu. Öyle ki ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu, erken seçimin sinyallerini Yörünge dergisinin son sayısında şu cümlelerle duyurmuştu:

“MHP, parlamentonun artık misyonunu tamamladığını, yeni dönemin bir an önce başlaması gerektiğini söyleyip erken seçim talep edebilir. Bu talebi AK Parti’nin reddetmesi için hiçbir neden yoktur. AK Parti de ‘aslında bizim niyetimiz süreyi sonuna kadar kullanmaktan yana ama ortağımızın da haklı gerekçeleri var, bu sebeple erken seçime gidiyoruz’ diyebilir.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 17 Nisan’daki grup toplantısında da belirtiği gibi, ülkenin önünde iki seçenek duruyordu. Ya Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin normal tarihi olan 3 Kasım 2019 beklenecekti ya da “milli mecburiyet ve ortaya çıkan meşru gerekçelerden dolayı” seçimler erkene çekilecekti. Bahçeli’ye göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne “herhangi bir tavsama, gecikme” olmaksızın geçilmesi, “milli beka ve tarihi emanetler açısından acil hal almıştı.”

Erken seçimin önünü açan görüşmede MHP Genel Başkanı Bahçeli’yi, Külliye’de kabul eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarihi görüşmeden hemen sonra yaptığı basın toplantısında, bu acil halin altını bir kez daha ve kalın olarak çiziyordu: ‘‘Suriye’de yürüttüğümüz sınır ötesi operasyonlar, Suriye ve Irak merkezli olarak bölgemizde yaşanan tarihi önemdeki hadiseler, Türkiye’nin bir an önce belirsizlikleri aşmasını zorunlu hale getirmiştir. Ülkemizin geleceğine yönelik kararların daha güçlü şekilde alınabilmesi ve uygulanabilmesi için yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesp etmeye başlamıştır.”

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın Ortaya Çıkardığı Özgüven

Erken seçim kararı alınmadan önce piyasalardan spekülatif tepkiler gelmeye başlamıştı. Döviz kurları bu süreçte ardı ardına tarihi rekorlara imza attı. Döviz kurundaki dalgalanma, iş dünyasının ihtiyacı olan istikrar ortamının yara aldığının da göstergesiydi. Piyasalarda, 16 yıllık istikrarın devam etmesi talebi artarken dış politikadaki gelişmeler de Türkiye’nin kendisine bir an önce alan açması için bastırıyordu.

Suriye’deki savaş da seçim kararının alınmasından haftalar önce kritik bir aşamaya evrildi. Duma’da kimyasal silah kullanılması sonrası ABD, İngiltere ve Fransa, Esad yönetimi ve destek verdiği ülkelere füze mesajı vermişti. Ne var ki ABD’nin bölgesel planlarındaki ikili tavrı, değişikliğe uğramamıştı. Müttefiki Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen PKK’yı ve Suriye’deki kolu PYD/YPG’yi desteklemeye devam ediyordu. Türkiye’nin, Fırat Kalkanı ve ardından gelen Zeytin Dalı Harekâtı’ndaki başarısı sonrası artan özgüvenin, sandığa yansıması kaçınılmaz görülüyordu. Çünkü yerli ve milli kaynaklara dayanarak sınır ötesindeki terörle mücadelede yakalanan başarı grafiğinin ortaya çıkardığı özgüven, halk nezdinde güçlü ve kararlı bir liderin etrafında toplanılması mesajı içerecekti.

“Beka”nın Karşılığı

Siyasi analistlere göre “beka” vurgusu, coğrafi parçalanma tehdidini ortadan kaldırmakla birlikte sosyolojik keskinleşmenin derinleşmesini önlemek ve ortak siyasal bir kültür oluşturmak anlamlarına da geliyor. Peki, Türkiye gerçekten erken seçime gidecek kadar beka sorunuyla karşı karşıya mı?

1 Kasım seçimlerine kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sert eleştiriler getiren MHP lideri Devlet Bahçeli’nin gerek referandum çıkışı gerekse erken seçim talebi, çoğu yorumda, “fiili duruma son verme” olarak karşımıza çıktı. Yine benzer yorumlara göre, 15 Temmuz darbe girişimi, Bahçeli ve ekibinde bir “farkındalık” ortaya çıkardı. Buradan da parti yerine “devlet”i önceleyen bir noktaya ulaşıldı. Muhalefetse beka sorunu üzerinden üretilen politika ve güvenlikçi kimi uygulamaları, “tek parti devleti ve diktatörlüğe gidiş” olarak görüyordu. AK Parti-MHP ve BBP’nin yer aldığı “Cumhur İttifakı” ise FETÖ, DEAŞ ve PKK terörü başta olmak üzere bulunduğu coğrafyadaki çöküşlere kadar birçok meseleyi örnek gösteriyordu. Bu örneklerden yola çıkarak da meselenin, güçlü olmayan bir Türkiye’de beka sorunu oluşturacağı savunuluyordu.

En Derin Kriz

Suriye’deki iç savaş yedinci yılına girerken bölgenin güvenliği, siyaset uzmanlarının da tespit ettiği gibi Soğuk Savaş’tan beri en derin krizlere sahne olmaya başladı. Özellikle Türkiye’nin sınır komşularında yaşanan kriz, bölgenin önümüzdeki süreçte daha sert güvenlik sorunlarıyla karşılaşabileceğini gösterdi. Bu da Türkiye’nin öncelikle iç bütünlüğünü koruma ihtiyacını somutlaştırdı. FETÖ’nün darbe girişimiyle yara alan devlet mekanizmasının yeniden inşasına, PKK sorunu da eklenince iç güvenliğin tahkim edilmesi birinci halkayı oluşturuyordu. Türkiye, devlet aygıtının yaralarını sarmaya çalışırken bir yandan da beka sorunu olarak gördüğü “FETÖ ve PKK” hassasiyetlerini, muhataplarına açıkça anlattı. 2016’daki FETÖ darbe girişimi milat olarak kabul edilebilir ancak az daha zorlayarak miladı, biraz daha geriye götürmek mümkün. Çünkü Türkiye 2013’e kadar dış politikada yumuşak güç kullanan bir politika tercih ediyordu. 2013 sonrasında ise kısmen de olsa “köklü” bir değişikliğe doğru ilerleyiş başladı. Arap Baharı ile Orta Doğu’daki değişimler, terörist saldırılar ve vekâlet savaşları, Türkiye’nin dış politikasını yenileme ihtiyacı doğurdu. Türkiye’nin politika değişikliğindeki asıl amaç aslında sınır güvenliğini ve bekasına yönelik tehditleri en yüksek seviyede karşılamaya yönelik adımlardı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçildiği günden beri, uluslararası platformlarda gösterdiği performans kaosları derinleştiren yeni bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. Oluşan bu kaotik durumun özellikle Orta Doğu’ya büyük etkileri net olarak yaşanıyordu. Bu da Türkiye’nin bekası için “güçlü devlet arayışı”nı öncelemesi gerektiği fikrini güçlendirdi. İlişkilerin bir anda nasıl kaosa döndüğüne en iyi örnek Katar kriziydi. Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde 55 ülkenin katılımıyla gerçekleşen ABD-Arap ve İslam Ülkeleri Zirvesi’nin ardından “İtidal, Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’nin açılışı gerçekleştirildi.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, açılış sırasında manidar bir tebessümle dünyayı temsil eden küreye ellerini koydu. Sahne, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde dünyanın paylaşılmasını anlatan karikatürleri anımsatıyordu. Katar’ın İran ile ilişkileri ve ülkenin yasadışı silahlı örgütlere destek verdiği iddiası üzerine Haziran 2017’de Suudi Arabistan liderliğindeki birkaç ülke, Katar ile diplomatik ilişkileri kesti. Katar’a yönelik yaptırımlar, ta Ankara’dan hissedildi ve sıkıntıya neden oldu.

Hegemon Güçler Arası Çelişkilerden Faydalanmak

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi. Sonrasında devletin, sınır içi ve ötesi harekâtlarını ise mevcut kazanımları hasar almadan devam ettirmek olarak görmek gerekiyor.

15 Temmuz’dan sonra bir kırılma daha yaşandığı ve Türkiye’nin ekseninin kaydığı belirtiliyor. Ancak Türkiye, Arap Baharı’ndan önce de bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışırken aynı eleştiri ve yorumlarla karşılaşıyordu.

Belki biraz popülist denilebilecek bu yorumlar yapılırken gözden kaçırılan unsur ise Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın kaygan zemininde hegemon güçler arasındaki çelişkilerden faydalanma zorunluluğundan başka bir şey değildi.

Dün bekasını korumak için ABD ile iyi ilişkilerin, bugün Rusya ile iyi ilişkilere evrilmesi de bir kırılma ve eksen kaymasıyla değil ancak coğrafyanın kaygan zemininde kendisine alan açmak olarak açıklanabilir.

Belirsizliğe Karşı El Kuvvetlendirme

Fırat Kalkanı ile DEAŞ hedef alınırken, Zeytin Dalı ile de PKK/YPG’nin üzerine gidildi. Bu anlamda gerek Fırat Kalkanı gerekse Afrin başarısı, “Suriye’de kaybetti” denilen Türkiye’nin hâlâ aktif olduğu ve sahada “kaybetmeyen” olarak bulunduğunun göstergesi olarak yorumlandı. Yeni güvenlik konseptinin sınırlar içindeki karşılığı ise siyasal istikrarı sağlamak olarak öngörüldü. 16 Nisan referandumuyla eşiği atlanan siyasal dönüşümün kurumsallaştırılması ve Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ülkeyi siyasal istikrar içinde ileriye taşıma amacı güdülüyordu. Yeni konseptin ideologlarına göre içe kapanmak, bu kazanımların tümünün kaybedilmesi anlamına da geliyordu. Yani yeni sistem, “siyasal alanı, devleti ve Türkiye’nin dış politikadaki etkinliğini güçlendirecek ölçüde restore edecek bir yeniden yapılanmayı” da beraberinde getiriyordu. Bu sacayağı aynı zamanda “beka sorunu” oluşturacak unsurlara da cevap olarak okunabilirdi.

Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek.

Cevap Yazın