Şanlı Bir Direniş Kalesi “Kûtü’l Amâre”

“…Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamd ü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki bin beş yüz senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz. Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum…”

İster boynunuzu büküp fısıldayarak söyleyin, ister göğsünüzü gererek binbir övgüyle haykırın, değişmeyen bir hakikat var: Bizler, Osmanlı’nın torunlarıyız.

Osmanlıyı çok bilmediğimiz ve tanımadığımız herkesin malumu. Osmanlı’nın galibiyetleri var mağlubiyetleri var. Ancak bazı zaferleri biraz bilsek de komuta kademelerini, kumandanlarını bilmeyiz. Bilmemek ayıp değil, unutturulmak da mazeret değil. Osmanlı’nın torunuyuz diyorsak orada bir dakika durmalıyız. Ve o bir dakikaya seneler vermeliyiz. İşte o bir dakikanın adı Kûtü’l Amâre’dir. Birinci Dünya Savaşının en büyük zaferlerinden hatta Çanakkale’den sonra en büyük zaferimiz diyebileceğimiz; kitapların yazmadığı, çocuklara öğretilmeyen ve belki de unutturulmak için büyük çaba sarf edilen kutlu bir direnişin adıdır Kûtü’l-Amâre. Ulu çınarlar misali asırlara kök salmış bedeninin harici ve dâhili düşmanlarca gün be gün kemirildiği, boğazına atılan ilmekler sebebiyle iştahla ölümünün beklendiği Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Doğu cephesinde İngilizlere karşı kazanılan en büyük zafer.

İşte bu sebeple “Bu vatan bizim yeter ki ağyar çiğnemesin. Ben canımdan geçerim vatan elden gitmesin.” düşüncesi ile şehadeti şereflerin en yücesi olarak görüp canlarını imanlarına şahit kılan şühedamızı hatırlamak, dualarla her sene anmak, hem kendimize hem de gençlerimize bu ruhu aktarmak boynumuzun borcudur. Onların bu büyük zaferlerini ve İngilizlere yaşattıkları yenilgiyi gelecek nesillere anlatmak milli bir görevdir.

Evet, artık “hasta adam” denilen bir devlet, Irak cephesinde “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” denilen gurur abidesi Britanya’ya öyle bir Osmanlı tokadı atmıştı ki tüm dünya bu tokadı ibretle seyretmişti. Peki, Generel Townshend başta olmak üzere 13 general, 481 subay, 13 bin 300 İngiliz askerinin esir alındığı bu savaşta ne yaşanmıştı? Kendi tarihçilerince “Britanya tarihinin en aşağılık yenilgisi” olarak nitelendirilen bu savaşı İngilizler neden kaybetmişti?

Irak Cephesi

İngilizler Çanakkale’nin acısını çıkarmak ve Araplar üzerinde kaybettikleri otoriteyi geri kazanmak ve belki de en önemlisi zengin petrol yataklarına sahip olmak için Bağdat’ı almak istiyorlardı. Planlarına göre önce Basra’ya çıkacak sırasıyla Fav, Kurne, Kut ve Bağdat’a ulaşacaklardı. İslam dünyası için oldukça büyük önem taşıyan Bağdat’ı almak, İngilizler için İstanbul’u almakla eşdeğerdi.

Osmanlı Devleti ise stratejik olarak İngilizlerin buraya giremeyeceğini düşündüğünden Irak Cephesine fazla ehemmiyet vermemişti. Bu sebeple Irak Cephesine yalnızca Basra Valisi Albay Suphi Bey kumandanlığında 8 bin kişiden mürekkeb 38. Tümen ayrılmıştı. 8 bin kişilik tümenimizin bir kısmı Fav’da, bir kısmı, Halep’te diğer bir kısmı ise Bağdat’ta konuşlanmıştı. Yani tüm tümen aynı yerde bulunmuyordu.

İngilizler ağırlıklı olarak Bombay’dan, Hindistan’dan Müslüman, Hindu ve Sihizm dinine mensup olarak getirdiği askerleriyle ilk olarak 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezi’nden Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçtiler. Fav’da bulunan az sayıdaki askerimiz İngilizlere karşı koyamadı. Ciddi kayıplar vererek Basra’da bulunan birliklerimizin yanına çekildiler. İngilizler bölgede kalıcı olmak için Kurna’ya varmak ve burada konuşlanmak istediklerinden, Basra’ya ciddi bir taarruzda bulunmuşlar, bunun üzerine Suphi Paşa önderliğindeki askerimiz bu kez Kurna’ya çekilmek zorunda kalmıştı.

Kurna’ya saldıran İngiliz askerilerine karşı, sayıları oldukça az olan askerlerimiz fazla direnemediler. Başta Suphi Paşa olmak üzere 989 er ile 45 subayımız İngilizlere esir düştü. İngilizler esirlerimizi önce Basra’da tuttular. Daha sonra gemi ile Karaçi’ye oradan Kalküta’ya ve sonra da Birmanya’ya götürüp esir kampına bıraktılar. Suphi Bey ve 200 kadar askerimiz burada hayatını kaybetmiş ve burada defnedilmişlerdir. Günümüzde bu bölgede bir Türk şehitliği mevcuttur.

Süleyman Askeri

Suphi Bey’in esir düşmesi üzerine Enver Paşa komuta merkezine o sırada Muhacirin Müdürlüğünde görev yapan ancak daha öncesinde Trablusgarb, Libya ve Trakya’da büyük hizmetleri bulunan Süleyman Askeri’yi tayin etti. Süleyman Askeri, bölgeyi iyi tanıması sebebiyle Arap aşiretleri arasında birliği gerçekleştirebilecek ve Türk tarafında savaşmalarını sağlayabilecek bir isimdi. Teşkilatçılığıyla ön plana çıkmış olan Süleyman Askeri daha bölgeye gitmeden İstanbul’da gönüllü bir “Osmancık” taburu oluşturdu.

Türk, Kürt, Çerkez hemen her milletten Osmanlı tebaasının gönüllü olarak katıldığı Osmancık taburu bölgeye gittiğinde Arapların da katılımıyla sayısı 20.000 kişiye kadar ulaştı.

İngilizler, Türklerin toparlandığını fark edince güçlerini ölçmek amacıyla bir keşif saldırısı yaptılar. 12 Nisan 1915 Şuaybe Muharebesindeki şiddetli çarpışmada atılan bir top mermisinin ayağına isabet etmesiyle Süleyman Askeri ciddi şekilde yaralanır. Bağdat’ta tedavi altına alınır fakat doktorların yatarak tedavi olması gerektiğine dair sözlerini ciddiye almaz. Ata binemez durumda olduğundan sedye üzerinden cepheye gelerek savaşa komuta etmeye devam eder.

Süleyman Askeri büyük çaba sarf etse de İngilizlerin her aldıkları mevkiye çektikleri dikenli tel sebebiyle askerlerimiz siperleri geçiyor fakat dikenli telleri aşamıyorlardı. Dikenli tel ve şiddetli taarruzla acı kayıplar veriliyordu. İki gün içinde Süleyman Askeri’nin gözleri önünde dört bin askeri şehit oluyordu. Burada verilen kayıplardan sonra Nasıriye bölgesine çekilmek zorunda kaldılarsa da Aralık 1916’da İngilizler Nasıriye’yi ele geçirdi.

Bu sırada Osmanlı tarafında savaşan Uceymi Sadun Paşa ve aşireti büyük yararlılık gösteriyor olsa da bölgedeki bazı Arap aşiretleri tarafsızlıklarını sürdürüyorlardı. Duruma oldukça sinirlenen Süleyman Askeri birlik olmaya davet etiği aşiret büyüklerine hitaben “Anadolu’da köpekler dahi kendi mahallesine girmeye çalışan yabancılara havlayıp mahalleye sokmaz. İngiliz gelmiş toprağınızı çiğnerken siz nasıl bu duruma sessiz kalıyorsunuz” demiştir.

Süleyman Askeri, bazı Arap aşiretlerinin sessizliği ve gözleri önünde askerleri şehit olurken bir tel makası bulamamanın çaresizliği içerisinde “İngilize esir olmaktansa ölmeyi tercih ederim” diyerek çadırının arka tarafında hayatına son vermiştir. Yanına giden askerleri kendi tabancasını başına dayayarak vefat eden Süleyman Askeri’yi çadırının içerisine defnetmişlerdir. Lawrens, “Bilgeliğin Yedi Sütunu” isimli kitabında Süleyman Askeri’nin ölümüne şu kelimelerle yer vermiştir: Tam oturmuş Şerif Hüseyin’i ikna ederken, Süleyman Askeri’nin ölüm haberi geldi. Şerif Hüseyin haberi alınca “işte bunlar böyle ölmesini bilir” dedi.

Nurettin Paşa

Süleyman Askeri’nin ölümünden sonra bölge komutanlığı geçici olarak Çerkez Mehmet Fazıl Paşa’ya verildi. Daha sonra ise Nurettin Paşa bölge komutanı olarak atandı. Türk tarafının verdiği kayıp ve dirençsizliği sebebiyle İngilizler kendilerine çok güveniyorlardı. Mezopotamya’da hiç ummadıkları bir zafer kazanan Hindistan Dairesi ve Hint Ordusu Genel Kurmayı 15 Nisan sonunda Fırat üzerinden Ammare Limanına, Dicle üzerinden de Nasıriye’ye doğru sefer düzenleme kararı aldılar.

Bu sırada Enver Paşa Irak Cephe komutanı olarak Goltz Paşa’yı atamıştı. Nurettin Paşa buna bozulup İstanbul’a mektup yazar fakat bu defa Enver Paşa arayı yumuşatmak için kendisinden bir yaş küçük amcası Halil Paşa’yı cepheye gönderir.

Bu sırada General Townshend önce Kurna’yı kısa süre içerisinde de Ammare’yi ele geçirir. Haziran ayında da Nasıriye bölgesini almayı başarır.

Türklerin kendilerine karşı koyamadıklarını anlayan İngiltere Savunma Bakanlığı artık Bağdat’a saldırın emrini verir. General Townshend ordumuzun güçsüzlüğü ve gelen emir üzerine Bağdat’a saldırmak ister. Fakat Temmuz 1915’te aşırı sıcaklıklar sebebiyle bu saldırıyı Eylül’e kadar erteler. İngiliz tarafı eksikliklerini giderip güçlenirken, Türk tarafı da 51. ve 45. Tümenle güç kazanmış, 5.000 jandarma ve sınır muhafızı ekleyerek kadro eksikliğini gidermiş oluyordu.

Townshend 1 Eylül 1915’te harekete geçer. Türklerin 4 taburu, az miktarda süvarisi, küçük bir ihtiyat kuvveti, 38 adet de topu vardır. 28 Eylül sabahı vuku bulan savaşta Türk tarafı, 4. 000 kadar askerini kayıp vererek Aziziye bölgesine çekilmiş ve 1. Kut savaşını kaybetmişti. Bu zaman zarfında İngilizler Aziziye’de bulunan askerlerimize saldırıyor ve askerlerimiz en son noktaya Selman-ı Pak’a çekilmek zorunda kalıyorlardı. Nurettin Paşa, Selman-ı Pak’ta mevzii aldırıp, siper kazdırıyordu. Kasım ayı başında İngilizler Bağdat’ta 32. km uzaklıktaki Selman-ı Pak’a ulaşır.

17 Kasımda 51. Tümen Nurettin Paşa’nın imdadına yetişiyor, İngiliz Ordusu ise sürekli yol kat ettiğinden yorgun düşüyordu. Nurettin Paşa şimdi 19 makineli tüfek, 52 topla, donanımlı 20.000 kadar askeri kuvvete sahipti.

İngilizlerin saldırısıyla 3-4 gün büyük çarpışma yaşanır. Boğaz boğaza süngü muharebesi yapılır. İngilizler daha evvelkiler gibi Selman-ı Pak’ı da kolayca geçeceklerini sanıyorlardı fakat burada çakılıp kalırlar. Savaşın en can alıcı noktasında Cavid Bey komutasındaki 51. Tümen’e, karşı taarruzda bulunması emredilir. 35. Tümen de bu hücumu destekler. Çarpışma tüm gün devam eder ve 4. Günün sonunda karanlık çökerken İngiliz ilerleyişi durur.

Savaşta öyle bir an yaşanır ki kimin kazandığı anlaşılamaz. İki ordu da çekilme emri verir. Çekilmenin yaşandığı sırada bölgeye gelen Halil Paşa, İngilizlerin geri çekildiğini fark edince Türk ordusunun geri çekilme kararını durdurur. İşte Selman-ı Pak zaferi bu sırada yaşanır. Kendisinden üç kat fazla olan İngiliz güçlerine Osmanlı kuvvetleri galip gelir. Townshend bu çarpışmada askerlerinin üçte birini yani 11 bin askerinden 4. 200’ünü, Nurettin Paşa ise 6. 100 askerini kaybeder. Yaşadığı hezimetin ardından Townshend askerini önce Aziziye’ye sonra da Kûtü’l Amâre’ye çeker.

Halil Kut Paşa

Nurettin Paşa 6 Aralık 1915 tarihine kadar Kût’u her tarafından kuşatmayı başarmış ve tarihler 23 Aralığı gösterdiğinde Kûtü’l Amâre’de 23.000 Türk askeri konuşlanmıştı. Nihayet taarruz vaktinin geldiğini düşünen Nurettin Paşa, 24 Aralıkta taarruza geçer fakat Türkler 2.000 kayıpla geri püskürtülür. Nurettin Paşa’nın burada biraz sarsıldığını gören Goltz Paşa, 20 Ocak 1916’da Halil Paşa’dan Nurettin Paşa’nın yerine geçmesini ister fakat Halil Paşa bunun bir emrivaki ile değil rıza ile olması gerektiği taraftarıdır. Halil Paşa sohbetleri sırasında Goltz Paşa’ya “1870 Alman- Fransız Savaşında Fransızlar neden kaybetti biliyor musun?” diye sorar. Goltz Paşa “Neden?” dediğinde “Savaş sırasında Fransızlar sürekli komutan değiştiriyorlardı da ondan” der ve Nurettin Paşa ile kendisinin konuşacağını söyler.

Halil Paşa, gelen emri konuşmaya başladığında Nurettin Paşa “beni büyük bir yükten kurtardın” deyip komutayı Halil Paşa’ya verir. Bundan sonra Halil Paşa kuşatmayı yönetecek, Nurettin Paşa da İngilizlere gelen her türlü yardımı engelleyecektir. Halil Paşa, Nurettin Paşa’nın planlarını değiştirmez, Mart ayı boyunca bombardımana devam eder. Şiddetli bombardıman ve aşırı asker kaybı sebebiyle

İngilizler artık dayanacak durumda değildir. İngilizler iaşeleri kesilince havadan yiyecek ikmaline başlamış olsalar da 1911’de kurulan hava kuvvetlerimiz, Almanlardan da aldığımız destek sayesinde İngilizlerin hava yardımlarını engellemeyi başarır. Albay Ali İhsan Sabis Paşa ise Dicle Nehri’nden İngilizlere gelecek her türlü yardımı engellemek amacıyla nehri iki tarafından zincirlerle kapatır. Bu sırada 270 tonluk yiyecek yüklü Julnar isimli gemi tuzağa düşer ve tüm yiyecekler askerlerimize nasip olur.

Ali İhsan Sabis Paşa hatıralarında der ki “Julnar isimli bu geminin biz ismini bıraktık “kendi gelen gemi” dedik. Elime geçen erzakla askere arada bir helva ve pilav yapıyorum. Her kaşıkta ellerini kaldırıp Allah’a şükrettiklerini gördüm ve dua ettim. Allah’ım ben kimlere hizmet ediyorum.”

Böylece İngilizler Kût’ta sıkışıp kalmıştı. Townshend yemeği yarıya indirdi. Savaşın başında pirzola, et suyuna çorba, somon balığı, mayonez, tavuk kızartma, ördek, İtalyan yumurtası ve çikolata yiyenler artık tahıl yemeye başlamışlardı. Ülkesine döndükten sonra savaş hatıralarını kaleme alan bir İngiliz o vakitleri anlatırken “Her yediğimiz attı. Ordumuzda bulunan Bombay’dan gelen Müslümanlar at eti yemiyorlardı. En fazla sıkıntı çeken Hintliler olmuştu. 2000’e yakın kişi bu sebeple ölmüştü” diyordu.

İngilizler Mart ve Nisan ayı boyunca defalarca taarruza geçseler de hiçbir başarı elde edemediler. 16 Nisan’dan, 19 Nisan’a kadar İngiliz hava kuvvetlerinin yanlışlıkla Türk tarafına erzakları bırakması İngilizler için sonun başlangıcı oluyordu.

Nihayet Townshend yapılan en son “teslim ol” teklifine olumlu cevap verir. Townshend, Halil Kut Paşa’ya der ki “Bizi görmezden gelin, size karşı savaşmayalım. Teslim olalım. Silahlarımızı size bırakalım. Osmanlı’ya karşı bir daha savaşmayacağımıza dair antlaşma imzalayalım, siz de bizim Basra’dan çıkıp ülkemize gitmemize müsaade edin.”

Ayrıca Halil Paşa’ya bu istediklerini yapmasına karşılık 1 milyon sterlin teklif eder. Teklifi kabul görmeyince Halil Paşa’ya Lawrens gider ve teklifi 2 milyon sterline çıkarır. Bu olayı hatıralarında dile getiren Halil Paşa şöyle der: “Normal zamanda alacakları cevap, kafalarına sıkılacak kurşundu.”

Kûtü’l-Amâre Zaferi

Nihayet 29 Nisan 1916’da Halil Paşa, Nazmi Bey komutasındaki bir birliği Kût’a gönderir, İngiliz Bayrağı indirilip Türk Bayrağı çekilir. General Townshend başta olmak üzere 5 general, 272 İngiliz subayı, 204 Hint subayı, 6988 Hint eri, 3. 248 hizmet eri olmak üzere toplam 13.309 kişi esir alınmıştır. Halil Kut Paşa, esirlerin kara yolu ile Anadolu’ya gitmesini sıkıntılı gördüğünden ve yol güzergâhında hayatlarını kaybedeceklerini düşündüğünden karşı tarafın generali Görink’e mektup yazar ve “gemimiz var, kömürümüz yok. Bize kömür verin esirlerinizi sıkıntısız bir şekilde kamplara götürelim” der. Görink ise teklifi reddeder ve böylece esirlerin 4. 000’i yolda hayatını kaybeder.

Savaşın kazanılmasından sonra Halil Kut Paşa askerine hitaben tarihe altın harflerle kazınacak şu cümleleri söyler: “Arslanlar! Bugün Türklere şeref ü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes semasında şühedamızın ruhları şad ü handan pervaz ederken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamd ü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki bin beş yüz senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz. Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize yasinler, tebarekeler, fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulviyatta, semevatta kızıl kanlarla uçuşurken, gazilerimiz de gelecekteki zaferlerimize gözcü olsunlar.” Peki savaş sonrasında neler oldu. Yenilgiyi hazmedemeyen İngiltere bir komisyon oluşturdu. Neticeyi Hintli askerlere ve yiyecek eksikliğine mal etti. Mezkûr komisyon 60 kez toplandı. Hindistan Valisi Viceroy ve adamları dâhil, 100’ü aşkın kişi sorgulandı. Askeri hatalar, coğrafya, iklim, ulaşım, sağlık şartları sebeplerden sayıldı ama Osmanlı’nın başarısı bu sebepler arasında yer almadı. Townshend’e savaşın hemen akabinde Halil Kut Paşa tarafından kılıcı teslim edilir.

Esaret yıllarını Heybeli Ada’da köpeği Spot’la birlikte rahat içerisinde geçirir. Esir kamplarına yerleştirilen İngiliz askerleri ise 1919 yılındaki esir mübadelesi ile iade edilir. Savaşın hemen akabinde Halil Kut Paşa’nın 29 Nisan gününü askeri literatürde bayram ilan etmesiyle birlikte bu gün uzun yıllar askeriyede bayram olarak kutlanmış fakat 1946 yılından sonra kutlama kaldırılmıştır.

Almanlar Kut Zaferimizi fazlasıyla önemsediğinden 1916’da Kayzer Wilhelm, okulları bir gün tatil etmiş, meşhur bestekârlarından Pool Liman isimli besteci, Kut Marşı besteleyerek Sultan Mehmed Reşad’a hediye etmiştir.

Peki, biz ne yaptık Kut Zaferi’ni? Maalesef unuttuk.

Cevap Yazın