Fıtri Eğitim

Eğitim, fıtratın kendi yolunda gelişim sürecidir. Eğitimin ana tanımı budur, bu olmalıdır. Herhangi bir meslek edinmek araçtır; aslolan insan olmaktır. Eğitilmiş ve insan seviyesine ulaşmış biri, mesleğini hem kendisinin yararına hem de insanlıkla birlikte tüm çevrenin yararına kullanır ve bencil olmaz.

Son günlerde değişik medya organlarında bir konu tartışılıyor: deizm. Nedir deizm diye baktığımızda, karşımıza şöyle bir tanım çıkıyor: “Yaratan ama genel olarak dünyaya veya evrenin işleyişine müdahale etmeyen bir tanrıya inanma. Mantık ve doğal dünyaya dair gözlemlere dayanan, bilgiye dolaysız biçimde sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini benimseyen yaklaşım. Vahye dayalı dinleri, peygamberleri ve kutsal kitapları reddeden bir anlayış olarak deizm adeta aklı kutsallaştıran, peygambersiz ve kitapsız bir din görünümündedir.

Bir dernek tarafından Konya’da düzenlenen çalıştayda, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ile İHL Meslek Dersleri öğretmenlerinden oluşan elli kişilik katılımcı tarafından konu ele alınmış ve bazı sonuçlara ulaşılmış: Gençler arasında deizme kayma, kader, ahiret inancı, eşcinsellik, gayrı meşru beraberlik, haz merkezli yaşam tarzı gibi eğilimlerin baş gösterdiği dile getirilmiş ve bunlara çözüm yolları tartışılmış.

Bütün bunlara sahadan biri olarak gözlemlerimi eklemek isterim. Gençler arasında şu davranış biçimleri de öne çıkmaktadır: İntihar eğilimi, olmadık hayaller, müstehcenliğin her çeşidi, kaba argo, küfür, erotizm (daha ilerisi pornografi), cinsellik, çift kişiliklilik, ensest ilişki, karşı cinslerin birbirlerine özentisi, sapık hayal ve düşünceler, cinayet, bencillik, satanizm, gizemli dünya merakı, problemin kaynağını başkalarında görmek, karamsar ruh hali vb. duygu ve davranışlar gençlerimizi büyük ölçüde etkilemektedir.

Konuyu bir başka açıdan ele almak istediğimizde öncelikle şu soruyu sormak gerekir: İnsanı tanıyan bir eğitim sistemi dünyada ve ülkemizde var mıdır? İşi dolambaçlı yollara sokmadan basit bir biçimde değerlendirmek gerekirse: Çay Rize’de, pamuk Adana’da yetişir. Neden? Tohum, toprak ve iklim ilişkisi uyumludur da ondan. Bu bir doğa kanunudur ve hükmünü icra eder. İnsanın yetişmesi, kendisine ve topluma faydalı olabilmesi için iyi bir eğitime elbette ihtiyaç olacaktır. Nasıl bir eğitim gerçekleştirelim ki orada insan, Rize’de çay, Adana’da pamuk yetiştiği gibi yetişsin?

Bugün tüm dünyada ve ülkemizdeki eğitim sistemi içerisinde “fıtrat” kavramına rastlanmaz. Bu, atomu tanıtmadan, öğretmeden çocuklara fizik, kimya öğretmeye benzer. Maddenin bölünebilen en küçük parçası atomdur. Atom parçalanınca yakar-yıkar ve madde özelliğini kaybeder. İnsanın atomu da fıtrattır. Rûm suresi 30. ayette Allah şöyle buyuruyor: “Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran (ki) Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin. Bu, sahih bir din(in gayesi)dir ama çoğu insanlar onu bilmezler.” (Muhammed Esed meali)

Fıtrata uygun davranılmadığında insanda bir bozukluğun olması kaçınılmaz oluyor. İnsan adeta bataklığa dönüşüyor, çürüyor ve insan olma özelliğini kaybediyor. Bir insan, insan olma özelliğini kaybettiğinde, yaratılmışların en korkuncu olabiliyor. Bu insan eğitilmiş, terbiye olmuş olabilir mi? O halde eğitim nedir, nasıl olmalıdır?

Eğitim, fıtratın kendi yolunda gelişim sürecidir. Eğitimin ana tanımı budur, bu olmalıdır. Herhangi bir meslek edinmek araçtır; aslolan insan olmaktır. Eğitilmiş ve insan seviyesine ulaşmış biri, mesleğini hem kendisinin yararına hem de insanlıkla birlikte tüm çevrenin yararına kullanır ve bencil olmaz.

Çocuklarımıza atomu öğretiyor (elbette öğretmeliyiz) fakat fıtratı öğretmiyor ve tanıtmıyorsak, onun gelişmesi için onlara bir bahçe kurmuyorsak, yukarıda sayılan her türlü olumsuzluğu, insanı insanlıktan uzaklaştıran her türlü davranışı sergileyebileceklerini de göz ardı etmemeliyiz. Bu durum, delinin eline bıçak vermeye benzer, sağa sola sallar durur. Oysa doktorun elindeki bıçak hastayı iyi eder.

Türk eğitim sisteminin en önemli sorunu, kendi medeniyet bahçesinden uzakta at koşturmasıdır. Medeniyetiyle tanıştırmadığınız nesiller, başka uygarlıkların hegemonyasına girmeyi adeta kahramanlık zannederler. Bu arada kendi medeniyetini savunmaya kalkışanlar da cüzzamlıymış gibi, aşağılık kompleksinden kurtulamazlar.

Çocuklarımıza model olan, onları hayata hazırlayan öğretmenlerimizin, medeniyetimizle ilişkisi nasıldır sorusuna tatmin edici bir cevap verebiliyor muyuz? Eğitim fakültelerine konulacak olan en önemli ders, medeniyetimizin tanıtımı dersi olmalıdır. Yaşamadığını öğreten bir öğretmenin nasıl bir faydası olabilir ki?

Kadim değerimiz olan irfan hiç gündeme geliyor mu? Bunun ne olduğundan haberimiz var mıdır? İrfan, bilgiyi doğru yolda kullanma sanatıdır, diyebiliriz. Şöyle bir örnekle açıklayalım: Masamızın üzerinde un, şeker, yağ, tuz, su var. Biz bunlardan bir baklava yapmak istiyoruz. İyi bir ustaysak, bu malzemeleri dengeli bir biçimde karıştırarak leziz bir baklava yaparız. İyi bir usta değilsek, malzeme elimizde heba olup gider. Bir kilo una bir kilo tuz katmaya “eğitim” denilebilir mi?

Kanaatimce gençlerimizin en önemli sorunu ve sorusu kaderle ilgili olanlardır. Mevlâna’dan bir kıssa/hikâye ile bu konuyu değerlendirelim: Fakir bir adamın zayıf bir eşeği vardı. Bir gün padişahın imrahoru ( padişahın at ahırına bakan kimse) bu evin önünden geçerken, bu zayıf eşeği görür, ona acır, sahibinden ister ve der ki: “Bu eşeği bize ver, onu iyice besleyelim ve tekrar sana semiz bir biçimde verelim.” Eşeğin sahibi buna adeta bayılır ve eşeği imrahora teslim eder. Eşek, padişahın at ahırına gelip, ahırı ve atları görünce çok şaşırır! Arap atları dev cüsseleriyle yere basınca yeri titretiyor, en iyi yemlerle besleniyor. Eşek kendini alamaz ve şöyle söylenir: “Allah’ım, bu atlar bu denli güçlü kuvvetli de ben niçin böylesine zayıf ve çelimsizim?” (Bugünün gençleri de buna benzer şeyler söylemiyorlar mı? O çok yakışıklı/güzel de ben niçin çirkinim? O çok sağlıklı da ben niçin çelimsizim? O çok zengin de ben niçin fakirim?)

Birkaç gün sonra bir savaş patlak verir ve atların hepsi savaşa gider. Savaş bittikten sonra atlar ahıra dönerler ama üçte ikisi yoktur aralarında çünkü savaş esnasında ölmüşlerdir. Ahıra dönenler de yaralıdır, ayakta duracak halleri yoktur. Eşek bir gelen atlara bakar bir de kendisine ve şöyle söylenir: “Allah’ım, ben eşek kalmaya razıyım, bu atlar gibi olmak istemiyorum!”

Çocuklarımıza faniliği, hayatın ebedi olmadığını, öldükten sonra sonsuz bir hayatın varlığını yani ahiret inancını mutlaka vermeliyiz. Onların duygu dünyalarına hitap edecek söz ve davranışlar geliştirmeliyiz. Varoluşsal kimliklerini geliştirecek ve pekiştirecek söz ve davranışlarla örnek olmalıyız. İbadetlerden önce imanı tanıtmalıyız. Eğitimin bir ömür işi olduğunu unutmadan, gençlik hevesatıyla sağa sola sapmış olanları yargılamadan anlamaya çalışmalıyız. Bir tohum hemen meyveye durmadığı gibi bir insanın çile çekmeden insanlığı yakalayamayacağını bilmeliyiz. Bembeyaz elmasın aslı kapkara kömürdür; sabredip çocuklarımızın elmasa dönüşebilmeleri için onlara yollar çizmeliyiz. Çağdaş verilerle kadim medeniyetimize giden yolu mutlaka onlara tanıtmalıyız.

Aslında olup biten şeylerin hayra vesile olabileceğini de düşünmemiz gerek. Birkaç asırdır düşünmeyen bir toplum düşünmeye başlıyorsa, bundan da çok korkmamak lazımdır. “Hakikatin ışığı, fikirlerin çarpışmasından doğar.” Ben asla ümitsiz değilim, çok ümitvarım. Problemin olmadığı yerde çözüm de yoktur. Problem yokmuş gibi gösterilip çözüm formüllerinden yıllarca uzak yaşadık. Şimdi problem var ama çözüm de var. O halde önümüz aydınlıktır!

Gençlerimiz, içi çamurlu bardaktan su içiyorlardı ve suyun tadından nefret ediyorlardı. Çamuru “la” diyerek temizlediler ama henüz temiz suyu bardağa doldurmadılar. Bir gün çok susadıklarında “illa” diyecekler ve o temiz suyu bardağa doldurup kana kana içeceklerdir.

Cevap Yazın