Yeni Süper Güç Çin mi?

Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir.

Post-modern Sosyalizm’in İnşası

Son bir yıldan beri Çin’de köklü bir siyasal değişim yaşanıyor. Devrim niteliğindeki bu değişim, Çin’in küresel konumunu da yakından etkileyecek gibi gözüküyor. Ekim 2017’de yapılan Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde alınan yeni siyasal kararlar, Çin’de adeta sosyalizmin yeniden inşası olarak tarihe geçti. Tam da Bolşevik Devrimi’nin 100. yıldönümünde Çin’de Komünist Parti’nin kongresinde ideoloji yeniden tanımlanarak post modern bir sosyalizm anlayışının Çin’e özgü başlığı altında uluslararası topluma ilan edildi. Üzerinde çok uzun zamandan beri çalışılan bu yeni sosyalizm anlayışı, Çin’in yaşadığı ekonomik ve siyasal değişimin izlerini de üzerinde taşımaktaydı. Mevcut haliyle Çin siyasal sisteminin, Çin’i 21. yüzyıla büyük bir güç olarak taşıması imkânsız olarak görülüyordu. 1921’de kurulan Çin Komünist Partisi ve onun oluşturduğu ideoloji günümüze kadar ufak tefek değişikliklere uğrayarak geldi.

Anayasaya göre Çin’de egemenlik ve iktidar halka aittir. Çin Komünist Partisi, egemenliği, iktidarı ve devlet gücünü halk adına kullanır. Halk yerel ve ulusal meclislerin seçtiği temsilciler aracılığıyla partide temsil edilir. Çin anayasasına göre iktidar, halkın demokratik diktatörlüğü olarak tanımlanır. Yani iktidar halkına şefkatli ve demokratik, düşmanlarına ise demir yumrukla karşı koyan bir diktatörlük olarak tanımlanır. Bu iktidara öncülük edenler ise işçiler ile çiftçilerin oluşturdukları işçi sınıfıdır. Buradan da anlaşıldığı üzere Çin’de siyasal sistem Çin Komünist Partisi tarafından oluşturulur. Sadece siyasal sistem değil, aynı zamanda ideoloji ve devlet de hatta modern Çin toplumu da Çin Komünist Partisi tarafından inşa edilmiştir. Bu nedenle, Çin Komünist Partisi, Çin’de her şeyi yönetir. Bu gerçeği Xi Jinping. 19. Parti kongresinde şöyle özetlemiştir: “Hükümet, ordu, toplum, okullar, kuzey, güney, doğu ve batı hepsi parti tarafından yönetilir.” Görüldüğü üzere devlet olgusu Çin’de parti kadar güçlü değildir. Tamamıyla sembolik bir anlamı vardır. Devlet, partinin bir unsurudur. Parti var olduğu için devlet vardır ve devleti parti kurmuştur. Bu gerçeği de Çinliler partinin kuruluş tarihinin devletin kuruluş tarihinden daha eski olmasıyla gösterirler. Devlet, partiye sadakatle bağlıdır. Partinin, Çin toplumu üzerindeki etkisine bakıldığında aslında partinin devletin ta kendisi olduğu gerçeği görülür.

Komünist Parti’nin Çin’de her şeyin üzerinde adeta tanrısal bir takım yetkileri olan, sorgulanamaz, eleştirilemez, ortadan kaldırılamaz, efsanevi, hatasız bir siyasal güç olması, aslında efsanelerle dolu mitolojik Çin tarihiyle de çok uyumludur. İlk Çin imparatoru Çin Şi Huang’ın (M.Ö. 259-210) gök tanrının oğlu olduğu inancı ya da efsanesi binlerce yıl boyunca Çin tarihini etkilemiştir. İmparatorlara gök tanrının yeryüzündeki yansıması olarak kutsal bir misyon yüklenmiş, halkın sınırsız ve sorgulamasız sadakatini ve tabiiyetini sağlamıştır.

Komünist Parti’nin bu kadar kutsallaştırılması ve yüceltilmesine rağmen 21. yüzyılın hızlı teknolojik dönüşümü, küreselleşmenin getirmiş olduğu bir takım olanaklar ve olumsuzluklar, artık dünyanın küçük bir köy haline gelerek dijital dünya adı verilen yeni bir yaşam tarzının doğması gibi gelişmeler partinin bu “kutsal, yüce” konumunu sorgulanır hale getirmiştir. Gelinen noktada parti her şeyi yönetemez hale gelmiştir. Bu gerçeği görmek istemeyen parti yetkililerinin makyajlama çabaları partideki yıkımı önleyememiştir. Özellikle Çin kültüründe hakim olan erdem ve erdemli yönetim anlayışı da giderek partide kaybolmuştur. Hem ideolojik, hem de bürokratik olarak partinin güç kaybetmesi, özellikle yolsuzluk olaylarını artırmış, partinin gücünden çıkar gruplarının faydalanmasına olanak tanımıştır. Gün geçtikçe parti içerisinde gücü ve etkisi artan bu çıkar gruplarıyla mücadele zorlaşmıştır. Parti’nin üst düzey yetkililerinin de zaman zaman adlarının karıştığı yolsuzluk olaylarına her gün bir yenisi eklenmiştir.

2012’de Xi Jinping’in göreve geldiğinde karşılaştığı tablo bundan daha kötüydü. 2049’a güçlü, modern, müreffeh ve bir dünya gücü olarak ulaşmayı hedefleyen bir Çin için bu durum içler acısıydı. Xi yönetimi komünist partideki çürümüşlüğe bir an önce müdahale etmedikleri takdirde partinin, ideolojinin ve devletin çöküşünün mukadder olduğunu gördüler. Xi, toplumdaki yoksullukla, partideki yolsuzluğun bir araya geldiğinde Çin için en büyük iki düşman olacağını görerek, hem yoksullukla hem de yolsuzlukla mücadeleyi birinci öncelik olarak gündemine almıştır. Bu bağlamda, Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir. Bu rüyanın temelini Çin halkının yeniden dirilişi oluşturacaktır. Bu yeni Çin’in inşası için gerekli olan ekonomik temel de aynı yıl “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi”nin ilan edilmesiyle oluşturulmuştur.

Partiyi, ideolojiyi ve devleti yeniden inşa etme sürecinin ilk aşaması yaklaşık beş yıl sürdü. Ekim 2017’de düzenlenen Çin Komünist Partisinin 19. Kongresinde parti tüzüğünde yapılan değişikliklerle Çin’in yeni ideolojik hedefleri de ortaya kondu. Aslında 19. parti kongresi, Sosyalist sistemin dünya çapında Sovyetler Birliği ile yıkıldığı Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bugüne kadar Çin Komünist Partisi’nin yaşamış olduğu meşruiyet sorununu da ortadan kaldırmaya yönelik bir hamleydi. Geçmişte partinin ve ideolojinin yaşadığı güncel sorunlara karşı önce 2002’de Jiang Zemin’in “Üç Temsil Teorisi “adını verdiği ve anayasaya da giren partinin ideolojisine güncel bir ayarlama yapan girişimi, ardından da 2004 yılında Hu Jintao tarafından ortaya atılan ve anayasaya giren “Kalkınma Üzerine Bilimsel Bakış” teorisi gelmişti.

Üç Temsil ve Kalkınma Üzerine Bilimsel Bakış teorilerinin hepsi çökmekte olan sosyalizmi ve partiyi kurtarma çabalarıydı; ancak günübirlik bir takım çözümler sunsa da partinin ana felsefesi ve siyaseti üzerinde çok da belirleyici olamadılar. Bu nedenle 19. parti kongresinde Çin ideolojisi yeniden tanımlanarak “Yeni bir Dönem için Çin’e Özgü Sosyalizm Düşüncesi” ortaya atıldı. Xi Jinping düşüncesi olarak da adlandırılan bu düşünce parti tüzüğüne yazıldı.

Xi Jinping üç temel hedef belirlemiştir: sosyalizmi yeniden inşa etmek, partiyi güçlendirmek, devlet başkanlığı makamını ve devleti güçlendirmek. İlk iki hedefi 19. parti kongresinde alınan kararlar doğrultusunda gerçekleştirmek için süreç başlatılmıştır. Üçüncü hedef için ise Mart 2018’deki Çin Ulusal Halk Meclisinin 13. toplantısı beklenmiştir. 19. parti kongresinde alınan değişikliklerin uygulanabilmesi adına anayasada da bir takım değişikliklerin yapılması gerekli olmuştur. Bu bağlamda oluşturulan komisyonlar, Kasım 2017’den itibaren çalışmaya başlamışlardır. Özellikle devletin güçlendirilmesi fikri üzerinde durulmuştur. Parti her şeyi yönetir, parti devleti de yönetir anlayışı nedeniyle Çin’de devlet olgusu çok da güçlü değildir. Her şey devletin bekası için, ya da devlete sadakat gibi bir anlayışın Çin siyasal sisteminde olmadığı görülür. Partinin bekası esastır. Çin’de herkes partiye sadık olmak zorundadır. Dolayısıyla sadakat partiyedir, devlete değil. Bu da ister istemez devlet anlayışını oldukça zayıf kılmaktadır. Zaten Çin siyasal sisteminde bir güçler ayrılığı ilkesini de görmek zordur. Yürütme, yasama ve yargı hepsi partinin hiyerarşik örgütlenmesi içerisindedir ve partinin alt unsurlarıdır, partiden bağımsız değildirler. Yasama organı gibi hareket eden Çin Ulusal Halk Meclisi, 1954 yılında partinin içinde ihdas edilmiştir. Partinin onaylamadığı hiçbir kanun meclisten geçemez.

2018 yılının ilk günlerinde bu komisyonlardan çıkan sonuç, 21 başlıkta anayasa değişikliğinin öngörülmesi olmuştur. Bu başlıklardan belki de en çok dikkati çeken 79. maddede yapılması düşünülen değişiklik olmuştur. Çin anayasasındaki 79. madde devlet başkanlığı görevini iki dönem olarak yani toplamda on yıl olarak sınırlamaktaydı. Önerilen ise bu sınırlamanın anayasadan kaldırılmasıydı. Böylece son beş yılık görev süresi içinde olan Xi Jinping’in önündeki süre sınırlaması kalkmış olacaktı. Dolaysıyla, Xi Jinping, partiyi ve ideolojiyi yeniden rotasına sokabilecekti. Ekim ayındaki parti kongresinde ortaya konan otuz yıllık vizyonun gerçekleştirilmesi için Xi Jinping ve ekibinin görev başında olması da gerekiyordu. Aksi takdirde beş yıl sonra gelecek yeni lider kadro ve ekibi mevcut projeleri sil baştan değiştirebilir veya rafa kaldırabilirdi.

Devlet Başkanlığı görevinin önündeki iki dönem sınırlamasının kalkması konusunda hem dünyada hem de Çin’de büyük tartışmalar yaşandı. Uluslararası toplum, güçlü bir liderliğin daha agresif bir Çin’i ortaya çıkaracağından endişe duyuyordu. Özellikle, 1930’larda Almanya’da seçim ile iktidara gelen Adolf Hitler’in sonradan dünyayı tehdit eden bir diktatöre dönüşmesi örnek olarak gösteriliyordu. Xi Jinping’in de masumane görünümünün bir zaman sonra güç zehirlenmesine uğrayarak bir Hitler’e dönüşmesini engelleyecek hiçbir mekanizmanın olmadığı vurgulanıyordu. Aslında Batı dünyası bu söylemi 1990’lardan beri dile getirip, Çin’in İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın yükselişine çok benzediğini, o dönem Nazi Almayasına zamanında müdahale edilmemesinin Avrupa için bir felaket olduğunu söyleyerek, Çin’in de aynı yolda ilerlediğini ve Batı’nın aynı hatayı yaparak Çin’i önlemediğini sık sık belirtiyorlardı.

Mao’nun 1976’da hayatını kaybetmesi üzerine 1978’de iktidara gelen Deng Xiaoping, ilk iş olarak Kültür Devrimi’nin olumsuz sonuçlarını ve etkilerini ortada kaldırmaya yönelik adımlar atmış, Kültür Devrimi’nin izlerini silmeye çalışmıştır. Kendisinin de büyük oğlu Kültür Devrimi sırasında Kızıl Muhafızlar tarafından, oturduğu apartman dairesinin penceresinden aşağı atılarak öldürülmüştür. 1982’de anayasa yeniden yazılmış, 1954’deki anayasa yürürlükten kaldırılmıştır. Bu bağlamda kolektif liderlik getirilmiş, devlet başkanlığı görevine de iki dönem sınırlama konulmuştur. Böylece, tek adam yönetimine değil, merkez komite, politbüro ve genel sekreter arasında dağıtılan bir kolektif liderlik sistemi oluşturulmuştur. Böylece yönetime gelen lider asla tek adam yönetimi kurmaya çalışmamış, zaten ortam böyle bir sürecin işlemesine de izin vermemiştir. Sistem ona müsaade etmemiştir. Çin’de bu siyasi önlemler kuşkusuz Çin siyasi tarihinde yaşanmış önemli olaylar göz önünde bulundurularak ve buradan çıkarılan derslerle olmuştur. Örneğin Mao’nun kendisi tek başına Çin’i 27 yıl yönetmiş, Deng Xiaoping’in kendisi ise 18 yıl görevde kalmıştır.

Çin’deki siyasal sistem tek parti yönetimini üzerine kurulmuştur. Mevcut Çin anayasası da buna göre dizayn edilmiştir. Çin’de muhalif partiler bulunmamaktadır ancak siyasetin doğası gereği muhalefete de ihtiyaç duyulmaktadır. Genelde tek parti yönetimlerinde örneğin Kuzey Kore, Sovyetler Birliği ve Demir Perde ülkeleri gibi ülkelerde muhalefet ihtiyacı bizzat partinin içindeki muhalif gruplar tarafından giderilmektedir. Siyaset literatürüne hizipçilik olarak da giren, zaman zaman çok da iyi anlamlar yüklenmeyen bu muhalif gruplar, bir nevi parti içerisinde bir muhalefet partisi gibi hareket etmektedirler. Bunlar aynı zamanda çıkar grupları olarak da rol oynarlar. Tarihte de bu yönde hareket etmişlerdir. Mao döneminden bu tarafa Çin siyasetinde oldukça etkili olmuşlardır. Ancak her defasında da büyük tasfiyeler ile karşılaşmışlar, siyasetten tasfiye edilmişler; ancak ortadan kaldırılamamışlardır. Bugün de Çin Komünist Partisi’nde gelenekçiler, yenilikçiler, Atlantikçiler, Rusyacılar, Avrasyacılar gibi farklı görüşler etrafında toplanan küçük gruplar bulunmaktadır. Bu anayasa değişikliği ile birlikte bu muhalif gruplar da bir kez daha gündeme geldi. Özellikle eski devlet başkanı ve Deng Xiaoping’in halefi olan Jiang Zemin’in önderlik ettiği gelenekçiler, devlet başkanlığının iki dönem ile sınırlandırılmasının anayasa değişikliği ile kaldırılmasına karşı çıktılar.

Gelenekçiler, Çin’in geleneksel Maocu devrim ilkelerinden ayrılmamasını, ona sıkı sıkıya bağlı kalınmasını ve onun siyasal düşüncesini ve sistemini tekrar inşa ederek Maocu bir siyaset anlayışı ile yola devam edilmesini savunuyorlar. Gelenekçilerin temel argümanı partiyi, devleti, bürokrasiyi ve her şeyi oluşturan Marksist-Leninist Maocu düşüncenin sulandırılarak, altının oyulduğu ve hibrit, kökü olmayan yeni bir ideoloji türünün ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Bu ideoloji türünün temelini tarihten kazanılmış, öğrenilmiş ve tecrübe edilmiş devrimci fikirler değil, tamamıyla ekonominin, ekonomik kazanımların ve ticari çıkarların, bir başka deyişle tamamıyla paranın oluşturduğunu savunmaktadırlar. Dolaysıyla Maocu mirasa ihanet edildiğini düşünmektedirler.

Yenilikçiler ise günün koşullarının artık Mao’nun öngördüğü koşulları çoktan aştığını, değiştiğini, dolayısıyla bir yenilenme hareketinin gerekliliğinden bahsetmekte ve yapılan hemen her değişikliği desteklemektedirler. Bu bağlamda mesela ABD ile ilişkilerin geliştirilmesini istemektedirler.

Anayasa Değişikliği Oylaması

Nihayet, 11 Mart 2017’de Çin’de Çin Ulusal Halk Meclisi’nde yapılan oylama ile anayasa değişikliği yapıldı. Anayasa değişikliğinin kamuoyunda belki de en fazla öne çıkan unsuru olan iki dönem, yani 10 yıl ile sınırlı olan devlet başkanlığı görevinin önündeki bu sınırlamanın kaldırılması, bu durumu düzenleyen 79. maddenin değiştirilmesi ile oldu.

Bu oylamadan hemen bir hafta sonra 17 Mart günü toplanan meclis oturumunda tüm temsilciler oy birliği ile Xi Jinping’i tekrar devlet başkanlığı, merkez komite başkanlığı ve merkez askeri komite başkanlığı görevlerine getirmiştir. Ayrıca devlet başkanlığı görevine önemli bir siyaset ve devlet adamı olan ve Xi Jinping’in yakın çalışma arkadaşı Wang Qishan atanmıştır. Bunun yanında yeni bakanlıkların kurulmasına da meclis onay vermiştir. 11 Martta gerçekleşen anayasa değişikliğine kadar olan dönemde, Devlet Başkanlığı, sembolik bir önemi ve anlamı olan bir görevdi. Ana yürütme görevini Çin Komünist Partisi adına Merkez Komite, Politbüro ve Genel Sekreter yürütüyordu. Devlet başkanı daha çok vitrin görevini görerek, uluslararası camiada devleti ya da bir başka deyişle partiyi temsil etme adına hareket ediyordu. Ancak son zamanlarda artık bir ikilem ve bir çelişkinin ortaya çıktığı da açıktır. Bu yeni gelişmeden sonra Xi Jinping’in Çin Komünist Partisi’nin genel sekreterliğini de sınırsız bir şekilde devam ettireceği tartışılıyor. Daha önce de gündeme gelen parti genel sekreterliği ile devlet başkanlığı görevinin birbirinden ayrılması fikri gündemde. Zira Çin siyasal sisteminde ayrışma zaten uzun süre uygulanmıştı. Fakat Xi Jinping ve ekibi buna sıcak bakmıyor. Çünkü bu durumda iki başlı bir yönetimin ortaya çıkacağı ve zamanla bir iktidar yarışı ve çatışması başlayacağını düşünüyor. Dolayısıyla partiden vazgeçilmeyeceği görülüyor. Anayasa değişikliğine rağmen bir teamül olarak liderler eski uygulamaya devam ederek iki dönem şartını aşmayabilirler. Eğer aşmaları gerekirse en azından önlerinde anayasal bir engel olmayacaktır. Bu teamül halihazırda Çin Komünist Partisi liderliğinde uygulanmaktadır. Herhangi bir yasal süre sınırlaması olmamasına rağmen iki dönemden fazla görev yapmamaktadırlar.

Tek adam yönetimi tartışmalarına gelince, bu sürecin tek adam yönetimine götürecek bir süreci başlatacağı konusunda herhangi bir işaret yok. Zira gerek Çin’de, gerekse dünyada artık koşullar değişmiş durumdadır. 21. yüzyılın “Çin Yüzyılı” olacağına inanan Çinli siyasetçilerin, önemli bir aşama kaydetmiş iken 1950’lerin politikasına dönmeyi isteyeceklerini düşünmek, Çin’in gerçekleriyle uyumlu değildir. Böyle bir yaklaşım Çin için büyük bir risk olacak ve neredeyse 100 yıldan beri tüm kazanımlarını kaybetmesine neden olacaktır. Geçen yüzyıl Çin için utanç asrı olarak değerlendirilmişti. 1840’ta Afyon Savaşı’nın ardından İngiltere ile imzalanan ve Çin’i yarı sömürge haline getiren antlaşmayla başlayan bu utanç asrı 1949’da komünist devrime kadar olan bir süreci kapsıyordu. Bu gün gelinen noktada bu utanç asrından sonra Çin için 21. yüzyılın övünç asrı olacağı düşünülüyor.

Bir Devlet, İki Sistem

Çin’de zaten güçlü olan rejimin ve yönetimin daha da güçlendirilmesi, sosyalist bir toplumun inşasının öngörülmesi ve bunun stratejik hedef olarak ortaya konulması beraberinde bir takım toplumsal sorunları da getirecektir. Her şeyden önce dünya geçmişte tek tip bir toplum inşa edilmesi macerasını Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyasında görmüştü. Her iki ülke de başarısız oldu ve felakete sürüklendi. Günümüz küreselleşmiş dünyasında farklılıkların büyük bir zenginlik yarattığı ve yalnızlaşmanın, kendini dışarıda tutmanın imkânsız olduğu bu ortamda tek tip bir toplum oluşturmak pek gerçekçi görülmemektedir. Kaldı ki Çin anayasasına göre Çin 56 halktan oluşan bir ülke ve ulus.

Eğer resmi ideoloji toplumsal hayatın maddi-manevi her yönünü düzenleyen sistem olarak dayatılırsa, kendi toplumsal değerleri ve inanç sistemleri olan ve buna göre yaşamak isteyen Tibet Özerk Bölgesindeki Tibetli Budist halk ve Uygur Özerk Bölgesinde Müslüman Uygur Türkleri nasıl olup da sisteme entegre edilecek? Tibet ve Uygur sorunlarının altında yatan temel olgu kendi inanç sistemleri ile Çin’e özgü sosyalizmin karşı karşıya gelmesidir. Geçtiğimiz yaz Çin’in din işleri bürosu yöneticisi Wang Zuoan parti mensuplarının herhangi bir dini inanca bağlı olmalarının yasak olduğunu, aksi halde cezalandırılacaklarını duyurdu. Wang, parti mensuplarının sıkı bir Marksist ateist olmalarını ve parti kurallarına uymalarını istedi. Kısaca parti kendi üyelerine bir dine inanmalarını yasaklamıştı. Ancak devlet görevlileri ve kamu görevlilerinin de parti üyesi olduğu düşünüldüğünde özellikle Müslüman kesimlerdeki öğretmenlerin ve öteki kamu görevlilerin durumu ne olacak? Dinlerinden vaz geçecekler mi? Cevap belli: hayır. Yıllardan beri merkezi hükümetle aralarındaki temel sorun da bu. Çin yönetimi sosyalizmi tek inanç sistemi ve hayatı belirleyen kurallar dizisi olarak Uygur toplumuna dayatmaya çalışıyor, Uygurlar da direniyor. Bu anlaşmazlık Çin’in hayalini kurduğu mutlu bir Çin toplumunu ya da Çin Rüyasını imkânsız hale getiriyor.

Sorunun çözümü aslında Çin’de mevcut. Den Xiaoping’in 1980’lerde Tayvan sorunu için ortaya attığı ama 1997’de Hong Kong’da uygulamaya başladığı bir devlet iki sistem politikasıdır. Çin’de sosyalist bir rejim varken Hong Kong topraklarında ise batılı bir liberal sistem var. Bu asla çatışmaya veya anlaşmazlığa neden olmuyor. Bugüne kadar sağlıklı bir şekilde yürüdü. Şimdi Çin yönetimi bu sistemi Tibet’te ve Uygur Özerk Bölgesinde bir devlet iki sistem şeklinde uygulayabilir. Bu bölgelerdeki halk kendi inanç sistemlerini yaşarken aynı zamanda merkezi yönetime olan sorumluluklarını da yerine getirir. Zaten hali hazırda Çin’deki özerklik yasası ve bununla ilgili düzenlemeler aslında bu sistemin zeminini sağlamaktadır. Hong Kong’daki Çinli halkın liberal siyasi görüşlerinin ya da duruşlarının sosyalizme ve merkezi yönetime hiç zararı olmamış aksine Çin’e büyük bir zenginlik katmıştır. Sistem gayet sağlıklı bir şekilde işlemektedir. Benzer sistemi Çin, Uygur Özerk Bölgesine uygulamak zorundadır. Yoksa “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi” için önemli olan bu bölgedeki kargaşayı ve anlaşmazlığı hiçbir zaman çözemeyecektir.

Çin’de Askeri Bir Darbe Mümkün mü?

Son bir yılda yaşanan siyasi gelişmelerin ve son anayasa değişikliklerinin Çin ordusunda bir takım rahatsızlıklara neden olduğu söylentilerine de değinelim. Söylemek gerekir ki Çin’de silahlı kuvvetler devletin değil partinin emrindedir. Resmi ismi Çin Halk Kurtuluş Ordusu olan Çin silahlı kuvvetleri Çin Komünist Partisi’nin silahlı kanadıdır. 1927’de Çin Komünist Partisi tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla birinci görevi partiyi ve rejimi korumaktır. Çin ordusu parti içerisinde Merkez Askeri Komiteye bağlıdır. Merkez Askeri Komiteye başkanlık eden kişi aynı zamanda başkomutanlık makamını da elinde tutar. Halihazırda Merkez Komiteye parti sekreteri ve aynı zamanda devlet başkanı olan Xi Jinping başkanlık etmektedir. Sonuç olarak, ordu devlete değil partiye sadakat gösterir. Bu nedenle Çin’de olası bir askeri darbenin olma ihtimali oldukça zordur. Zira askeri mekanizma parti tarafından çok iyi denetlenip kontrol edilmektedir. Ordunun üst düzey yetkilileri aynı zamanda partide de üst düzey yetkili oldukları için parti ile birlikte hareket etmektedirler. Çin ordusu ayrı bir güç merkezi değildir. Parti içerisindeki mevcut gücün bir parçasıdır. Dolayısıyla iktidarı ele geçirmesine gerek yoktur zaten iktidarın bir parçası, bir ortağıdır.

Cevap Yazın