Vatanı Korumak İçin Kurulan Söğüt Alayı

“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”

Başı sıkıştığında, gönlü daraldığında, etrafındaki dost görünümlü hainlerin farkına vardığında ULU HAKAN; dedesinin açtığı yolun membaına varıp yeniden o membadan yararlanmak, kökleri sökülmeye çalışılan asırlık çınarın yeniden hayat bulmasını sağlamak için; yine Söğüt’te, yine Karakeçili Aşireti’nde bulmuştu aradığını.

Bilindiği gibi Selçuklu sultanının kendilerine yer göstermesinin akabinde 2.000 çadırlık obasıyla Ahlat’tan yola çıkan Kayı Aşireti Reisi Gündüz Alp yolda hayatını kaybetmiş ve bunun neticesinde aşiret küçük bir dağılma sürecine girmiştir. Aşiret içerisindeki karışıklıkları fark eden Hayme Hatun, oğlu Ertuğrul’un henüz küçük olması sebebiyle hiç vakit kaybetmeden aşiretin başına geçmiş ve obasını Söğüt/Domaniç’e ulaştırmayı başarmıştır.

Hayme, mana itibari ile çadır demektir ve bir diğer anlamı ise suyun kaynağı/suyun toplandığı yerdir. Başsız kalan bir aşireti Söğüt’te adeta yoktan var etmeye çalışan Hayme Ana, obasına isminin manasında olduğu gibi çadır olmuş, onları her türlü zilletten korumayı başarmış, bir arada tutmaya çalışarak suyun kaynağı manasını da yaşatarak, aşiretinin bireylerine sanki birer ab-ı hayat misali can vermiştir.

Abası olmayana aba örmüş, aşı olmayana aşından katmış, dünyaya doğana ebe olmuş, dünyadan göçeni ise son yolculuğuna uğurlamıştır. Vakti gelip beylik nişanını oğluna vereceği hengâmda ise Ertuğrul Gazi’yi karşısına alarak; “Oğul, anayurttan ayrılalı yıllar geçti. Deli rüzgârlar önünde oradan oraya savrulduk. Beylik otağını kurduğumuz şu yaylalar artık son durağımız, son konağımız olsun. Oğuz’un yurtlarına diktiğimiz ağaçların kökleri kara yerin derinliklerinde, dalları gökyüzünün yüceliklerinde uzansın. Ak-boz atlara binip yağı üstüne yel gibi vardıkta, Kadir Tanrı gözü pek yiğitlerimizi korusun. Göğsü kaba yerli kara dağlar gibi duran erlerimiz ile kır çiçekleri gibi saf ve temiz, ak yüzlü, ala gözlü kızlarımız kutlu Kayı boyumuza gürbüz evlatlar versinler. Altın başlı otağlarımız Çarşamba yaylasını bürüsün. Kayı’nın ve diğer bütün boyların oğullarını Ertuğrulumla bir tutarım. Onların hepsini soyumuz için Hakk’ın kutsal birer emaneti bilirim. Oğul; boyundan, soyundan olsun olmasın insanlara âdil davran. Adaletten ayrılma ki insanların birlik ve dirlik kazansın. Yurdunda, obanda herkes gezsin. Ululuk isteyen töreden ayrılmasın. Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerde insanların hizmetinde bulunursan güzel övünçler senin olur. Yüreğinden inancı, ağzından duayı, davranışından erdemi hiç eksik etme. Bir de: Sabırlı ol oğul, ekşi koruk sabırla tatlı üzüm olur. Oğul; beylik dermekle, ağalık vermekledir. Sofranı ve keseni yoksullara açık tut.” demiştir.

Ertuğrul Gazi anasından aldığı öğüdü tutar. Toprağını yurt bilir, sofrasını bereket. Temelini attığı bu devlet yedi iklimi aşar, üç kıtaya otağ kurar, milletlere huzur götürür. İşte bu sebeple diyebiliriz ki; Hayme Ana’nın bu öğüdü asırları aşmış, Osmanlı’yı karmıştır. Ve gün gelmiş, Osman Gazi’nin doğumunu gören Hayme Ana’nın vadesi dolmuş, ebedi âleme intikal etmiştir. Cefakâr, vefakâr kutlu Kayı boyunun lideri, Türk milletinin anası Hayme Ana, bu dünyadan göçtüğünde kendi otağının yer aldığı Çarşamba köyünde gömülür.

Burada ilginç bir detay vardır: Şehitler öldüğü yerde gömülürler. Peygamberler de öldüğü yerde gömülürler. Kayı Aşireti mensubu, Karakeçili Hayme Ana kendi öldüğü yerde gömülüyor. Çünkü 3.500 km’lik bir yoldan gelmiş, savaşmak gerektiğinde savaşmış, annelik gerektiğinde annelik yapmış, başlık gerektiğinde ise başlık yapmış. İşte bu sebeple Kayı Aşireti’nin lideri hükmünde olan Hayme Ana da öldüğü yere defnedilmiştir. Hayme Ana çadırının içerisinde defnedildikten uzunca bir süre sonra mezar yeri kaybolmuş ve fakat mevcut olan bir mezar yerinin Hayme Ana’ya ait olduğu dilden dile dolaşmış ve nihayetinde Söğüt’te bulunan akrabalarınca bir mezar yeri belirlenmiştir. Muhtelif rivayetlerden dolayı emin olunamayan bu yerin Hayme Ana’nın gerçek mezarı mı, yoksa makamı mı olduğu bir türlü netlik kazanmamıştır.

Ve nihayet 1890’lı yıllara gelindiğinde Sultan II. Abdülhamid Han’ın gönlüne Hayme Ana düşüyor. Yıldız Sarayından bir yaverini Çarşamba köyüne gönderiyor ve Hayme Ana’nın mezarının kesin ve kat’i surette bulunmasını istiyor. Çünkü Sultan Kayı Boyu’ndan ve Karakeçili Aşireti’ndendir. Bu iş için en güvendiği yaverini görevlendirir. Yaver, birkaç adamıyla beraber Çarşamba köyüne gider ve en nihayetinde yapılan araştırmalar sonrasında İstanbul’a gelinir ve Padişaha rapor sunulur. Raporu alan II. Abdülhamid Han oraya bir türbe ve bir misafirhane, misafirhanenin hemen yanı başına da bir medrese yapılmasını emreder. (Ecdadın bir kabrin yanına neden medrese yaptırdığını anlayabilirsek bizler yine o bir çadırdan nasıl imparatorluğa dönüştüğümüzü ve nasıl dönüşebileceğimizi şu durumda çok iyi algılayabiliriz.)

Sultan II. Abdülhamid’in Hayme Ana türbesini yenilemesinden sonra her yıl Eylül ayının ilk Pazar günü Hayme Ana’nın ve yörüklerin yazlıktan kışlağa göç vakitlerinde orada şenlikler düzenlenir. Hayme Ana’nın ve Ertuğrul Gazi’nin türbeleri ziyaret edilir, kurbanlar kesilip, mevlitler okunur. Kayı Boyu’nun Karakeçili aşireti mensupları da bu şenliklere öncü olmakta ve orada yaşamaya devam etmekte.

Dönem Abdülhamid Han dönemidir. Hava oldukça puslu, düşman da bir o kadar sinsidir. Bir padişah tahttan indirilerek öldürülmüş, diğeri akli dengesi bozularak hal edilmiştir. 19. yüzyılda kara elmas keşfedilmiş, Osmanlı topraklarının masa başında parçalanma planları yapılmaya başlanmış, tüm milletlerin gözbebeği İstanbul hedef tahtasında.

Saltanatı boyunca türlü hainliklerle karşı karşıya kalan sultan tabir yerinde ise yalnızlık içerisinde. Suikastler, isyanlar, yalan haberler derken devletin beka meselesi de gelip sultanı endişeye sevk edince, yalnızca kendi canından, kendi kanından, kendi obasından, kendi sofrasından olup devleti kuranların neslinden gelenlere güven duyabileceğini anlıyor. Anadolu’yu yurt bilenlere, korkusuzca düşmanın yanına doğru göç edenlere, haçlının sinesinde devlet kurup, “ilâ-yı kelimatullah” yolunda can verenlere duyduğu muhabbet ve farkındalık neticesinde Kayı Aşireti’nden Karakeçili neslinden oluşan bir alay kurma kararı alıyor. Sultan II. Abdülhamid, Yıldız Sarayı duvarlarının çevresinde Orhaniye ve Ertuğrul kışlaları yaptırarak bu kışlalara; Arnavut, Boşnak ve Araplardan oluşan 15 bin asker yerleştiriyor ve bu muhafız alayının içerisine de tamamını Osmanlı hanedanının mensup olduğu Karakeçili Aşireti’nden Türklerin oluşturduğu Söğüt Alayı’nın kurulmasını istiyor.

Süvari 200 kişiden oluşacak Söğüt Alayı’na alınacak olanlar sakallı veya sakalsız olabilecekleri gibi bizzat sultanın emriyle şöyle tarif ediliyordu: “Atam Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelmiş ailelere mensup, çok iyi ata binen, yakışıklı, güzel ahlaklı, beş vakit namazını kılan, kendi işi ile uğraşan, mazbut, cengâver ve boylu poslu kimseler olsun. Ana yurdu yurt bilip, vatan için canından geçsin.”
Söğüt Alayı’na alınacakların sultanın sürekli muhafızlığını yapacak olmalarından dolayı memleketleri ile ilişkileri kesilecekti. Bu sebeple alaya katılacaklar kendi arzu ve istekleriyle katılmalıydı. Nitekim öyle de oldu.

Sultan II. Abdülhamid bu iş için başkâtibi Tahsin Paşa’yı görevlendirdi. Yıldız Saray’ında hazırlığını yapıp yola revan olan Tahsin Paşa birkaç adamıyla birlikte Söğüt’e ulaştığında Karakeçili Aşireti’nden pek çok kimse bu alayın bir ferdi olmak için adeta birbiriyle yarıştı. Saraydan gelen görevlilere o vakitlerde Kayı Beyi olan ve Eskişehir’in Seyitgazi İlçesi’nde yaşayan Hacı Bekir Bey’de yardımcı oldu. Hacı Bekir Bey’in aşireti tanıması ve yöreyi bilmesi işleri büyük ölçüde kolaylaştırdı. Söğüt Alayı için evvela tamamı Kayı Boyu/Karakeçili aşiretinden olan 425 kişi seçildi. Sonrasındaki birkaç eleme ile sayı 200’e indirildi.

Sultanın tariflerine göre alaya kabul edilen kişilere görevleri tevcih edildi ve Ertuğrul Gazi türbesine götürüldü. Muhafızlar diz çöküp “emirlere son nefeslerine kadar mutlak itaat edip, padişaha sadakatte kusur etmeyeceklerine dair yemin edip, ant içtiler.” Yeminden hemen sonra ayağa kalkan neferlere Ay Yıldızlı bayrağa sarılı üniformaları veriliyor ve artık hedef Payitaht ve Yıldız Sarayı oluyordu.

Sultan II. Abdülhamid’in yıllarca başkâtipliğini yapan Tahsin Paşa, Söğüt Alayı mensuplarını hatıratında şöyle anlatır:

“Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlaki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır.
Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”

Sultan II. Abdülhamid ata yurdundan, ana bağrından kendisi için kopup gelen Karakeçililer’den daima sitayişle bahseder, onlara çok güvenir ve kendilerini “öz hemşerilerim” diye nitelendirirdi. Yabancı ülke elçileri geldiği vakit, geçit töreni hengâmında Söğüt Alayı geçerken sultan elçiye dönerek “bunlar benim akrabalarım” der ve alayı bu şekilde tanıtırdı.

Sultan öylesine güven duyuyordu ki Söğüt Alayı’na; kendi canını bir tek onlara emanet edebiliyordu. Yıldız sarayı evrakları ve dönem hatıratlarından edinilen bilgilere göre Sultan, uyuduktan sonra yatak odasının dışında bir Harem Ağası ve Karakeçili Aşireti’nden bir muhafız bulundururdu. “Ertuğrul Süvari Alayı” ya da “Söğütlü Maiyet Bölüğü” diye adlandırılıp, Sultanın hemen yanı başında görev yapan bu süvari neferler belirli hizmet süreleri dolunca terfi ettirilir ve jandarma kuvvetlerinde üst rütbelerde göreve atanırlardı. Saraydaki hizmetlerinden sonra memleketlerine dönmek isteyenler ise üç senelik hizmetlerinden sonra Söğüt’e dönebilirlerdi.

Söğüt Alayı’nın Kuruluş Hikâyesi

Abdülhamid Han, Cuma selamlığından dönerken, nöbet yerlerinin boş olduğunu görür. Sadece iç kapıda iki nöbetçi vardır. “Nerede diğerleri” diye sorar, aralarında şöyle bir konuşma geçer:
– “Bilmiyoruz, komutan herkese istirahat verdi.”
– “Siz niye gitmediniz?”
– “Biz atalarımızdan böyle öğrendik, nöbet yerini terk etmeyiz.”
– “Siz kimsiniz, nerelisiniz?”
– “Söğüt’ten, Kayı Boyu’ndanız.”

Sultan, Söğüt kaymakamı ve ileri gelenleri çağırır, “Anladım ki Atam Ertuğrul’un adetini terk etmişim. Bana Kayı ailelerinin gençlerinden bir muhafız birliği oluşturun” der.

Cevap Yazın