“Türk İslam’ı” İslam’ın Neresinde?

“Türkiye’de İslam tecrübesi” olarak da isimlendirebileceğimiz “Türk İslam’ı”nın temel özelliklerinden biri Doğu ile Batının kesiştiği bir zeminde inşa edilmiş olmasıdır. Coğrafi konumun bir sonucu olarak Türkiye’de İslam, bir taraftan doğu-İslam toplumlarının geleneksel düşünüş biçimine sahip bir geleneği sürdürürken bir taraftan da Batı ile sürekli bir etkileşim içinde olmuştur.

“Türk İslam’ı” kavramının teorik, tarihsel-sosyolojik ve ideolojik olmak üzere üç boyutundan söz edilebilir.

İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’in kendisi, farklı İslam yorumlarının temel kaynağıdır. Kur’an’ın kendisi, anlaşılmak ve yorumlanmak istemiş, onun açılımı ve pratize edilmiş hali olan Sünnet ise Müslümanların davranışlarını standart, değişmez tek bir kalıba dökmek yerine farklı yorum ve yaşam biçimlerine kapı aralayan ancak ana omurgayı oluşturacak ve koruyacak davranış kalıpları üretmeyi istemiştir. Bu sebeple bu iki kaynaktan beslenen, pratik yaşam açısından İslam’ın temel ilkelerini göz ardı etmeyecek farklı düşünce, yaşam tarzı ve biçimler rahmet olarak görülmüştür.

Din (İslam) ilahi iradenin muradı açısından vahiy kaynaklı bir sistem olmakla birlikte gönderildiği toplumun kültür, gelenek, örf ve adetlerine göre kalıba girer. Diğer bir deyişle din, sosyolojik boyutu ile sonuç olarak toplumda hayat bulur. Dinin toplumsallaşması sürecinde din, toplumu dönüştürür. Ancak özellikle dinin yorumlanması, kalıba dökülmesi, bir yaşam tarzı halini alması toplumdan bağımsız gerçekleşemez. Bu sebeple Peygamberler kendi toplumunun dilini konuşmuş, onların içinde yaşamıştır.

İslam coğrafyasının genişlemesi esnasında Müslümanlar farklı etnik, dini ve kültürel unsurlarla karşılaşmışlar, bu süreçte karşılaştıkları sosyal yapılarla kültürel alış-verişe girmişlerdir.

İslam’ın asli kaynaklarının insan gerçekliğini göz önünde bulundurması, farklı kültürlerle etkileşim süreci, zaman içerisinde İslam’ın farklı coğrafyaların, kültürlerin ve dönemlerin ihtiyacına uygun olarak yorumlanması ihtiyacını doğurmuştur. Sonuç olarak İslam, farklı kültürler, coğrafyalar ve anlayışlar içinde büyük bir zenginlik oluşturacak şekilde sürekli yeniden üretilmiştir.

Türklerin yaşadığı coğrafya olan Anadolu, Selçuklulardan başlayarak Osmanlıda zirveye çıkmış bulunan ve Türkiye ile sürdürülen bir İslam anlayışı doğurmuştur. Bu süreçte Türklerin geçmişten getirdikleri anlayışları, gelenekleri, alışkanlıkları, insan ve toplum görüşleri, coğrafya ve tarihten de izler taşıyacak şekilde İslami çerçevede yeniden üretilmiştir.

Özellikle Osmanlıda daha gelişmiş bir temsili oluşan İslam’ın, Türk kültür ve anlayışına uygun yorumu, Osmanlının kültürel ve siyasi etkinliğine de bağlı olarak, İslam dünyasında etkili olmuş, hilafetin Osmanlıya geçişi ile birlikte temsil gücü daha da artmıştır. Bu sebeple İslam’ın kültür, medeniyet, siyaset ve toplumsal görünüm açısından önemsenecek bir yorumunu içeren Osmanlı İslam anlayışı ve uygulaması yakından ele alınmayı hak etmektedir. Kuruluş dönemi Osmanlı tecrübesinde, dinin eski Türk kültürüyle iç içe geçmiş mistik boyutu daha fazla ön plana çıkmaktadır. Bu olgunun Türklerin göçebe kültürle iç içe geçmiş yaşam tarzıyla ilişkili olduğu ifade edilebilir. Ancak devletin sınırları büyüdükçe, farklı kültürlerle karşılaşıldıkça, kurumsallaşma süreci arttıkça dinin kısmi bir serbest yorumu olarak görülebilecek din anlayışı giderek yerini ilmi gelenekle iç içe geçmiş yorumlara bırakmıştır. Devletin daha sistematik bir yapıya büründüğü bu süreçte kurumsal yapılanmanın geliştirilmesi ihtiyacı bu yönelimin temel gerekçelerinden biri sayılabilir. Bu sebeple İslam ülkelerinin diğer bölgelerindeki örneklerden de etkilenerek Osmanlı İslam tecrübesinin giderek kitabi din anlayışını benimsediği ve sürdürmeye çalıştığı görülmektedir. Medreselerin gelişme süreci bunu ortaya koymaktadır.

Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, özellikle halk tabanında, Osmanlı İslam anlayışında önemli bir etkisi olan dinin mistik yorumu hep varlığını sürdürmüştür. Diğer bir deyişle Osmanlı İslam tecrübesi, dinin kurumsal-kitabi temsilcisi olan medreseleri geliştirme yönünde çaba sarf ederken, sivil dinin temsilcisi olan tekkeleri de kendi mecrasında kalmak kaydıyla desteklemiştir.
Osmanlı toplumunda tekkeler geniş halk kesimlerinin dini hayatını biçimlendiren kurumsal yapılar olarak varlığını sürdürmüş, halkın dini bilgilenmesi, sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, devletle toplum arasında aracılık edilmesi gibi önemli görevleri yerine getirmiştir. Devlet yöneticileri ise siyasi olarak sorun teşkil etmediği müddetçe bu yapıları desteklemişler, zaman zaman kendileri tekkelerin müdavimi olmuşlar, feyiz almışlar, topluma bu yapılar üzerinden ulaşmışlardır.

Dinin kitabi boyutu ile mistik boyutunun birbirini gözetecek şekilde varlığını sürdürmesi, halk kesimlerinin dini yaşam tarzlarını özgürce sürdürmelerine vesile olurken “çizgi dışı” dini yapılanmaların durumu hakkında son sözü, kitabi dinin temsilcisi olan “medrese” söylemiştir. Bir başka açıdan bakıldığında kitabi dinin temsilcisi medreseler, toplumsal konsensüsün ne üzere sağlanacağı konusunda bir karar mekanizmasına işaret etmektedir. Sivil dinin temsilcisi olarak varlığını sürdüren tasavvufi yapılanmalar ise kurumsal din eğitiminden uzak, geleneksel yaşam biçimini sürdüren ve dini, duygusal bir coşkunlukla yaşamak isteyen halk kitleleri için dinin “dar” ve “katı” yorumlarına karşı bir alternatif olarak varlığını sürdürmüştür.
Osmanlı idaresi, siyasi olarak toplumu “Millet sistemi” esasına göre yönetmiş, her dinî topluluğun kendi içinde özgürce yapılanmasına ve yaşam tarzını sürdürmesine müsaade etmiştir. Millet esasına dayalı yönetim biçimi, devletin güçlü olduğu dönemlerde fazla sorun teşkil etmemiş fakat devletin zafiyete düştüğü son dönemde bu yönetim biçimi bazı sorunlar ortaya çıkarmıştır. İslam’ın hâkim ton olduğu Osmanlı İslam tecrübesinde devlet siyasi olarak sorun teşkil etmediği müddetçe, etnik ve dinî unsurların dilleri başta olmak üzere, kendi kültür unsurlarını koruyup sürdürmesine müdahale etmemiştir.

Osmanlı idaresi altında yüzyıllarca yaşayan etnik unsurlar, dinini değiştirmeye zorlanmamış, dillerini konuşmaya devam etmişlerdir. Bahsi geçen coğrafyada yüzyıllarca yaşayan etnik unsurların dillerini hala konuşmaya devam etmeleri bunun açık göstergelerinden biridir. Aynı dönemdeki diğer devletlerin uygulamalarına bakıldığında hukukunun ve toplumsal hayatının temeline İslam’ı koyan Osmanlı siyasi sisteminin, özgürlükçü tutumlarının öne çıktığı açıkça görülebilir.

“Türkiye’de İslam tecrübesi” olarak da isimlendirebileceğimiz “Türk İslam’ı”nın temel özelliklerinden biri Doğu ile Batının kesiştiği bir zeminde inşa edilmiş olmasıdır. Coğrafi konumun bir sonucu olarak Türkiye’de İslam, bir taraftan doğu-İslam toplumlarının geleneksel düşünüş biçimine sahip bir geleneği sürdürürken bir taraftan da Batı ile sürekli bir etkileşim içinde olmuştur. Çünkü Türkiye coğrafi etkileşim bağlamında, Batı kültürü ile İslam kültürünün karşılaşmasının gerçekleştiği ilk mekân olmaktadır.

Türkiye coğrafyasında ortaya çıkan İslam anlayışı, bu olgusal gerçekliğin etkisi ile her zaman alternatif üretme, eleştirilere muhatap olma ve Batı ile fikri, siyasi, gündelik pratikler açısından yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır.

Bu zorunluluk, geleneği sürekli yeniden inşa etme ameliyesini diri tutmakta, içine kapanmayı engellemekte aynı zamanda teyakkuzda olmayı gerekli kılmaktadır.

“Türk İslam’ı” olgusunun bir başka boyutu da dil, söylem vb. açısından meseleye yaklaşıldığında “yerlilik”tir. Her kavram belirli bir kültür dairesinde ortaya çıkar ve içinden çıktığı kültürün izlerini taşır. Türk İslam’ı kavramını bu boyutuyla da değerlendirmek gerekir.

Buna göre dinin toplumsal bağlamda yorumlanması, yerli bir dilin belirli bir nispette dikkate alınmasını ve “dinin yorumunun” dinin aslından koparılmadan, anlaşılır bir çerçevede ortaya konmasını gerektirir. Ancak yerlilik söylemi bir taraftan İslam’ın coğrafi bağlam ile bağını kurmayı içeren bir kavram iken diğer taraftan belirli ölçüde ayrışmayı çağrıştırmaktadır. Bu bağlamda yerlilik söylemi, dinin dil ile ilişkisinin kurulmasının ötesine geçerek, yerelleşme ve ötekileştirici bir dile dönüşme riski taşımaktadır. “Türk İslam’ı”nın dinin coğrafya, toplum ve sosyal gerçeklikle bağını kurmanın ötesine geçen bu biçimi, doğal olarak bir projeyi çağrıştırmaktadır.

Bir proje olarak “Türk İslam’ı”nın devletin siyasi birliğinin tehlikeye girmesi, Batıya yenilmişlik hissi, sadece Osmanlı ile sınırlı olmayan uluslaşma süreci gibi unsurlardan bağımsız değerlendirilemeyeceği aşikârdır. Diğer bir deyişle Türk İslam’ının özel bir formu sayılabilecek bu arayış, Türk aydınının o dönemdeki düşünsel krizini ve arayışını yansıtmaktadır.

“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” sayılan bu dönemde Türk aydını “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” sorusunu sormuş ve buna cevap olarak “Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık ve Batıcılık” cevaplarını vermiştir. En azından doğuşu açısından değerlendirildiğinde bu ideolojilerin hepsi devleti kurtarmanın ideolojik zeminini oluşturmaya yönelik teşebbüslerdir.

Bu açıdan bakıldığında doğuşu itibarıyla “Türk İslam’ı” da bir arayışın ürünü ve yansıması olarak anlamlandırılabilir. Ancak her toplumsal projede olduğu gibi bu teşebbüste de doğal sınırların dışına çıkılabilmiştir. Osmanlının son yüzyılında teorik zeminine dair izlerin görüldüğü “Türk İslam’ı” söylemi, daha sonra bir projeye dönüşmüştür. Buna göre İslam kendi bağlamından koparılmakta, ulus inşası sürecinde işlevsel bir argüman olarak konumlandırılmaktadır. Bu yaklaşım başlangıçta Türkçe ezan ve Türkçe hutbe ile sınırlı iken daha sonra Türkçe ibadet teşebbüslerine kadar uzanmıştır.

Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan “bir proje olarak Türk İslam’ını” İslam’ın kültür, coğrafya ve toplumla etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal süreçten ayrı tutmak gerekir. İkinci örnek dinin tarihsel ve toplumsal süreçte ortaya çıkabilecek ve “İslam’ın Türk tecrübesi” ile sınırlı olmayan bir olguya işaret ederken, birincisi, olguyu bağlamından koparıp dine özel bir misyon yükleme (yeni bir ulus inşası sürecinde dine işlevsel bir rol biçme) ve biçim verme, dolayısıyla dini doğal sürecinden koparma yönünde bir teşebbüs olarak değerlendirilebilir.

Tarihsel-toplumsal tecrübe bağlamında bakıldığında dinlerin karşılaştıkları farklı kültürler ile etkileşime girmesi, onu dönüştürmesi, ondan etkilenmesi dinin toplumsallaşması sürecinin doğal bir tezahürüdür.

Bu tür bir etkileşim biçimi dinin toplumsal hayata katılmasının ve sosyolojik kurumlarla etkileşime girmesinin bir örneğini teşkil eder.

İslam dini, insan tabiatına uygun bir din olarak, toplumsal gerçekliği dikkate alması sebebiyle sonuç olarak böyle bir süreçten hep zenginleşerek ve kendini daha güçlendirerek çıkmıştır. Ancak dine dışarıdan müdahale olarak okunabilecek “dine biçim verme” içerikli (Türkçe ezan, camilere sıra koyma, Türkçe ibadet teşebbüsü vb.) uygulama ve tercihler ise “bir proje olarak Türk İslam’ı”nın başarısız olmaya mahkûm olduğunu göstermektedir.

1 Yorum

  1. Salim mümin Güney 1 Nisan 2018

Cevap Yazın