Siyasetin Yeni Kodu: İttifaklar ve Erken Seçim Tartışmaları

Erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir.

Türkiye siyaseti son yılların en dinamik dönemlerini yaşıyor. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin milletin gücüyle geri püskürtülmesi sonrası siyasi iklime, ülkenin kuruluş yıllarındaki gibi birlik havası hâkim oldu. Halk, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında “Demokrasi Nöbetleri”nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğiyle birlikte iradesine, özgürlüğüne ve ülkesine sahip çıkarak canını ortaya koydu. Halkın kendi varlığını ortaya koyması sonucunda siyasal paradigma bundan etkilendi. Halkın bizzat kendi elleriyle yok olmaktan kurtardığı devlet ile olan ilişkisi bambaşka bir boyut kazandı. Bu dönüşüm uzun yıllar boyunca karşılaştığımız türden bir gelişme değildi. Toplumun devlet ile olan ilişkisindeki bu birleşme ve bütünleşme hali, bizatihi siyaset kurumuyla olan ilişkisini de etkiledi. Devleti yöneten ve yönetme iddiasında olan siyasi partilerin önceliklerinin de bu değişimden etkilenmemesi mümkün değildi elbette. Bunu iyi okuyan siyasi partiler, 15 Temmuz süreci ve sonrasındaki tüm kritik gelişmelerde benzer refleksleri gösterdiler. Bu partiler öncelikle, darbe ve işgal sürecini toplumsal gerçeklik içinden tanımladılar, meselenin tam olarak ne anlam ifade ettiğini özümsediler ve bunun sonucunda da ilkesel olarak tutarlı bir duruş gösterdiler. 15 Temmuz sonrası darbe ve işgal girişimine karşı en büyük toplumsal direniş alanı olarak Yenikapı Mitingi’ne tereddütsüz katıldılar. Devamında, örgütleniş biçimi ve pratikteki eylemleri bakımından eşi benzeri olmayan bir terör örgütüyle mücadelenin zorluklarını birlikte göğüslediler. Devleti kurtaran milletin gerçeklerini göz önüne alan ve mevcut parlamenter sistemin gelecekteki olası krizlerin yaratacağı tehlikeleri gördükten sonra da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi konusunda tavırlarını ortaya koydular.

Bu süreç 15 Temmuz’u gerçekleştirenlerin hedeflerinin artçı sarsıntılarıyla doluydu. Yeni hükümet sistemini destekleyen partiler, milat olarak 15 Temmuz’u esas alıyorlardı. Temel dayanak noktası, yani bu partileri bir araya getiren temel zemin, gerçek bir halk direnişinin, kurtuluş mücadelesinin ta kendisiydi. Yapay değil doğal bir sürecin sonucu olarak bir araya gelinmişti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), kendiliğinden oluşan organik bir sürecin sonucu olarak ittifak etmeye karar vermişlerdi. 16 Nisan 2017’de gerçekleşen referandum sonucunda yeni hükümet sisteminde “Evet” cephesini bu iki parti oluştururken, “Hayır” cephesini de CHP, HDP ve diğer partiler oluşturdu. Zaman içerisinde “Hayır” cephesinin genişlediğine şahit olduk. Avrupalı parlamenterler bu cephe için reklam filmleri çekiyor, Avrupa sokakları “Hayır” afişleriyle donatılıyor, Avrupa meydanları sadece “Hayır” propagandası yapan siyasetçilere açılıyordu. Bu cephenin bir ucunu, halksız iktidar olan eski müesses nizam oluştururken, bir diğer ucunu da PKK dahil tüm terör örgütleri oluşturuyordu. Cepheler, demokratik meşruiyet açısından biçimsel olarak farklı görünmemelerine rağmen, esasen birçok farklılıkları içinde barındırıyordu.

Bu noktadan sonra “yerli ve milli” kavramları siyasi ve toplumsal hayatımızda anlamlanmaya başladı. Zira Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi; milli iradenin devlet idaresine gerçek anlamda yansıması, demokratik olmayan müdahalelere parlamenter sisteme nazaran oldukça kapalı olması, meclisin daha özgür kılınması, istikrarlı hükümetlerin oluşması ve tüm bunların sonucunda bölgesinde ve dünyada daha güçlü bir Türkiye’nin ortaya çıkmasını mümkün kılıyordu. Ülkenin on yıllar boyunca yaşadığı acı deneyimler (darbeler, terör, koalisyonlar dolayısıyla yaşanan yönetim krizleri) bu değişimin zorunluluğunu ortaya çok açık bir şekilde koyuyordu. Bu noktada “hayır” cephesinin argümanları sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığı üzerinden şekilleniyor, terör örgütleri ya da Avrupalı siyasetçiler ile aynı noktada buluşmaları bu cephenin liderlerini rahatsız etmiyordu. İllegal yapıların, terör gruplarının ya da Avrupalı bir siyasetçinin neden “Hayır” cephesinde olduğunu topluma anlatmaya bile yanaşmıyorlardı.

15 Temmuz olayında ve 16 Nisan referandumunda ortak tavır alarak siyasetteki ve ülkenin geleceğindeki bu dönüşümü ıskalamayan partilerin ittifakları daha sonra da devam etti. AK Parti ile MHP, 15 Temmuz ve 15 Temmuz bağlamında devam eden süreçlerde verdikleri reflekslerle kurtuluş sürecinde birlikte hareket ettikleri gibi siyasal paradigma bağlamında, yeni ortamın kuruluş sürecinde de ittifak etme kararı aldılar. Toplum, yaşanan değişikliğin farkında olarak referanduma onay vermiş ve Türkiye’nin daha bağımsız politikalar yürütmesine imkân sağlayan, sadece milli iradeye dayanan yönetimlerin ülkeyi yönetmesini istemişti. Bu durumda AK Parti ile MHP ittifakı kendini ispatlayarak ve oy oranının çok daha ötesinde bir anlam yüklenmesiyle yeni dönemin kodlarını hazırlamaya giriştiler.

İlk olarak bir anayasa değişikliği gündeme geldi. Yeni hükümet sisteminin gerekli kılmış olduğu uyum yasaları ve reformlar için bir araya gelindi. Temel olarak çoktan başlayan ittifak süreci yasal zemine oturuyor ve Türkiye siyaseti, partilerin farklı seçeneklerle hareket etmelerine imkân tanıyan ve böylelikle daha demokratik kodlara hazır hale geliyordu. Toplam 26 maddelik metin, 4 kanunda değişiklik içeriyordu. Milletvekili seçimi kanunu ve siyasi partiler kanununda değişiklikler öngören girişimler, yine bu süreçte ele alındı. Ancak değişiklikler sadece seçim ittifakıyla ilgili düzenlemeleri değil, anayasa değişikliğinin zorunluğu kıldığı düzenlemeleri ve seçim güvenliğiyle ilgili düzenlemeleri de içeriyordu. Meclisten geçen bu değişiklik esasen 12 Eylül 1980 darbesinin dayattığı bir yasağı da tarihin derinliklerine gömüyordu. Siyasi partiler arasında kendi kimlikleriyle ittifak etme özgürlüğünün sağlanması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde bir adım olarak kayda geçecektir kuşkusuz.

İttifakın adı özellikle 15 Temmuz’dan bu yana AK Parti ile MHP’nin ortak tavırlarını da yansıtıyordu. “Cumhur İttifakı” tanımlaması, milli iradenin önemine vurgu yapan bir tanım olarak kimsede şaşkınlık yaratmadı. Bu ittifak süreci Türkiye siyaseti için yeni bir deneyimdi. Dolayısıyla hem esas hem de usul yönünden kurucu bir iradenin parçaları oldu AK Parti ile MHP. Görüşmeler, görüşmelerde izlenen yöntemler, ittifakın ilkeleri, seçimlere yönelik tavırlar, yerel ve genel seçim için ayrı ayrı alınan kararlar, liderlerin sık sık bir araya gelerek bütünlüklü görüntü vermeleri gibi onlarca parametre, Türkiye siyaseti için çok yeni ve üzerinde durulmaya değer noktalardı.

Türkiye siyasi hayatında yeni bir dönemin başlangıcına şahitlik ediyoruz. İttifak içerisindeki her bir siyasi partinin, her bir eğilimin, her bir farklı görüşün nasıl birlikte hareket edeceklerini, nasıl bütünleşeceklerini, nasıl söylem ve eylem birliğine gireceklerini, seçim meydanlarında nasıl bir görüntü verileceğini, seçim sürecinde nasıl stratejiler izleyeceklerini hep birlikte göreceğiz. Bu konuda AK Parti’nin güçlü kurumsal kimliği, organizasyon yeteneği, toplumu heyecanlandıracak seçim süreçlerini yönetme ve elbette 16 yıllık iktidar süreci boyunca elde ettiği yönetim tecrübesi, “Cumhur İttifakı”nı öne çıkaracak ve siyasal ittifakların geleceğini belirleyici etkiye sahip olacaktır kuşkusuz.

Bunun yanı sıra referandum sürecinde “hayır” blokunda olan ve yeni süreçte de ittifak içinde olmaları beklenen siyasi partiler var. Bunların başını da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Demokrasi Partisi (HDP) çekiyor. Ancak bu cenahta henüz bir ittifak görüşmesi ya da resmi bir ittifak buluşması gerçekleşmedi. Bunun birkaç nedeni olabilir. Öncelikle bu cephenin referandumda “hayır” için çalışmak dışında ortak ilkesel bir özellikleri yok. Referandum sürecine baktığımızda bu cephenin farklı gerekçelerle yeni hükümet sistemine karşı olduklarını ama en temelde Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir araya geldiklerini ve propaganda sürecini yürüttüklerini biliyoruz. Sadece bir karşıtlık üzerine bina edilen ittifakın devamlılık sağlayabilmesi için başka parametrelerin de devreye girmesi gerekecektir. Bu da henüz ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu cephenin henüz ortaklaşacağı bir durum söz konusu değildir. Tek başına Tayyip Erdoğan karşıtlığının toplumsal ve siyasi açıdan çok kârlı olabileceğini düşünmeyecek kadar çok seçim gören bu partiler, yeni siyaset döneminin kodlarında kendilerine yeni bir ortak alan bulmak zorundalar. Tıpkı AK Parti ile MHP’nin 15 Temmuz ve sonrasında her kritik durumda ortaklaştıkları alanlar gibi.

İkinci olarak CHP ve HDP yanında bu iki parti ile birlikte hareket edecek diğer partilerin, doğal bir birliktelik sergilemeleri gerekiyor. Oysa böylesi doğal bir ittifak söz konusu değil. Şu ana kadar Türkiye’nin yaşadığı her hayati olayda farklı tavırlar sergilediler ve bir araya gelmelerinin toplumsal bir karşılığı yok. Son olarak Afrin kapsamında başlatılan “Zeytin Dalı Operasyonu” karşısında takındıkları tavır bu birlikteliğin, doğal yollarla olamayacağını ve dolayısıyla ittifak oluşturma sürecinin imkânsızlığını açıkça gösteriyor.

Son olarak HDP’nin PKK’yı meşrulaştırma çabaları, şiddete ilişkin açıklamaları ve eylemleri, terörle olan sorunlu bağlantıları, barış ve huzur için değil tam tersine provoke ve terörize yaklaşımlı siyaseti, onları toplumsal meşruiyet bağlamında oyunun dışına çıkardı. Kendi seçmenlerinin dahi “hendek terörü” sürecinde her türlü tehdide rağmen nasıl güçlü bir itiraz sergilediklerine birlikte şahit olduk. Kendi seçmeninde dahi meşruiyetini yitiren bir HDP ile karşı karşıyayız bugün. Dolayısıyla CHP’nin bu süreçte, kolay kolay ittifak kurmak istemeyeceği, istese dahi kendi tabanına bunu izah edemeyeceği gerçeği var karşımızda. Hayır blokunda ittifak olamayacağının en önemli göstergesi, HDP’nin ittifak kurulamayacak bir parti haline gelmesi. Referandumda birlikte hareket etmenin CHP seçmeni üzerinde çok etkisi olmamıştır belki ama orada her parti kendi “hayır” sürecini ayrı yürütüyordu. AK Parti ile MHP’nin gerçekleştirdiği türden bir ittifakın gerçekleşmesi bu açıdan kolay değil CHP-HDP için.

O halde bizleri tek ittifaklı bir seçim mi bekliyor 2019’da? Yeni siyaset kodları ve yeni hükümet sisteminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ileriki yıllarda daha da güçlü ittifakları göreceğimiz bir sürece girerken, şu anda sadece AK Parti ile MHP arasında bir ittifak mümkün görünüyor. Ancak Türkiye siyaseti için 24 saat bile çok uzundur. Konjonktürel durumlar ve yaşanabilecek gelişmeler, bu ittifakın karşısına CHP, HDP ve bazı diğer partileri de kapsayan bir blok çıkarabilir. Tüm bunlara rağmen AK Parti-MHP karşısındaki cephenin seçimlere yönelik bir stratejileri de yok değil. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu gibi somut olarak bir ittifaka girmeden de uygulayabilecekleri bazı seçim stratejileri elbette var. Söz konusu cephenin, milletvekilliği seçimlerinde değil ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde (ikinci turda) birlikte hareket etmek gibi bir düşünceleri olduğu da sır değil.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, yüzde 50+1’i alanın iktidar olacağı bir seçim. Ancak ilk turda seçilememe durumunda ikinci tura en fazla oy alan iki adayın katılacağı bir uygulamayı beraberinde getiriyor. Bu da CHP-HDP ve diğer partiler için bir avantaja dönüşüyor. Zira ilk turda kazanmak gibi bir hedefleri zaten yok. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk tur için hem CHP hem HDP hem de diğer partilerin ortak aday çıkarmaları beklenmiyor. Recep Tayyip Erdoğan ve üzerine bir de MHP seçmeni eklendiğinde, bu ittifaka karşı bir başkasının yüzde 50’nin üzerinde oy alınması beklenmiyor. Söz konusu muhalif cephe, sonucu ikinci tura bırakmak için daha çok aday çıkarma yoluna gidip, ikinci turda bir aday etrafında bir araya gelme stratejisini izlemeye yatkın görünüyorlar. Dolayısıyla ortak aday çıkarma konusunda geciktikleri iddiasının bu bağlamda bir karşılığı olmayabilir. Zira ortak aday çıkarmama, bilinçli bir tercihin sonucu olabilir.

Erken Seçim Mümkün mü?

Erken seçim tartışmalarına gelecek olursak; bu konuda kafalar muhalefet cephesinde çok karışık gibi görünüyor. İktidar kanadı, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, erken seçimle alakalı kendisine uzatılan mikrofonlara hep çok net cevaplar veriyor. Ancak anlaşılan bu cevapların netliği hem kulislerde hem de kamuoyunda yeterli görülmüyor. Bunun en temel nedeni siyasi alışkanlıkların devam ettirilmek istenmesi esasında. Yani konjonktürel uygunluğun iktidarın işine yaradığı varsayımı ve hiç bir iktidarın bu fırsatı değerlendirmekten uzak kalamayacağı ön kabulünün güçlü olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın net tavrına rağmen erken seçimin hep gündemde olmasına yol açıyor. Peki o halde nasıl bir konjonktür içerisinde olduğumuza ve erken seçimi dillendirenlerin hangi gerekçelerle bu olasılığın yüksek olabileceğini düşündüklerine bakalım.

Birincisi; 15 Temmuz’un henüz çok sıcak olması. Halkın bu konudaki refleksleri henüz gevşemedi, yaşanan travma bir arada durmayı ve birlikte hareket etmeyi daha değerli kılıyor. Bunun sonucunda 15 Temmuz’da halkla birlikte duran ve öncülük eden AK Parti ile MHP’nin yapılacak erken seçimden kazançlı çıkacağını düşünülüyor.

İkincisi; Türkiye’nin on yıllar boyunca karşılaştığı en önemli dış saldırılardan biri olan teröre karşı “Zeytin Dalı Operasyonu”. Büyük bir zaferle sonuçlanan ve toplumun tamamının tam bir mutabakatla desteklediği bu operasyonun sıcaklığı geçmeden yapılacak bir seçimin yine AK Parti ve MHP ittifakına yarayacağını ve dolayısıyla iktidarın erken seçim arzusu içinde olmasının rasyonel olacağını düşünenler var.

Üçüncüsü; kendiliğinden gelişen ve doğal bir sonuç olarak ortaya çıkan “Cumhur İttifakı”na karşı muhalefet cephesinden bir ittifak çalışmasının henüz başlamamış olması. Kurumsal kimliği güçlü iki partinin kısa sürede kurduğu bu ilişkinin, baskın bir erken seçimde muhalefetin ittifak kurmasına izin vermeyecek şekilde avantaja dönüştürülebileceği düşüncesi de öne yaklaşımlardan.

Söz konusu durumları sebebiyle erken seçimin iktidarın lehine olabileceği yorumları, bir gerçekliğe karşılık geliyor. Popülist bir siyaset zemini içerisinde konuştuğumuzda ve bugüne kadarki iktidarların seçime gitme pratiklerine baktığımızda Ak Parti’nin de benzer bir girişimde bulunması ilk bakışta reel politik içerisinde uygun görünebilir. Dolayısıyla yukarıda saydığımız konjonktürel durumlar, erken seçim kararının Cumhur İttifakı için avantajlar sağlayabileceği yorumlarını güçlü kılıyor.

Ancak burada Recep Tayyip Erdoğan faktörünü iyi görmemiz gerekiyor. Öncelikle bugüne kadarki seçimle ilgili pratiklerine baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın sadece kendi partisi lehine olabilecek bir avantajın üzerine siyaset inşa etmediğini, bu nedenle erken seçim ya da seçime yönelik diğer popülist yaklaşımları sergilemediğini görüyoruz. Defalarca yerel ve genel seçimlere giren siyasal iktidarın bu konuda kendini yeterince ispatladığı biliniyor. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın erken seçim ile ilgili tek istisnası Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı süresinde yaşanan 367 krizi ve sistemin kilitlenmesi idi. Bu süreçte halkı hakem kılan bir strateji ile erken seçim kararı alan Erdoğan’ın bu kararı, toplum tarafından güçlü bir şekilde destek buldu. 27 Nisan’daki e-muhtıra ile birlikte meşru siyasetin üstüne gelindiği bir süreçte halk, siyaset kurumuna sahip çıktı.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm bunları ve erken seçim kararının getireceği avantajları bildiğinden herkes emin. Cumhurbaşkanı Erdoğan on yıllara dayanan ve her seçimden başarıyla çıkan bir siyasi tecrübeye sahip. Dolayısıyla tüm bu avantajların farkında olmasına rağmen sorulara hep “erken seçim yok” cevabını verişini iyi analiz etmek gerekiyor.
İlk cevabın “meşruiyet” kavramında saklı olabileceğini ifade edebiliriz. Herhangi bir olağanüstü olay ya da krize dayanmadan alınacak bir erken seçim kararı, siyasi ve toplumsal meşruiyet bakımından sorunlu olacaktır. Az önce de değindiğimiz gibi 367 kararı sonrası alınan erken seçim kararını halk desteklemiş ve sandıklarda da bu yönde oyunu kullanmıştır. Ancak bu gibi bir kriz, olağanüstü iç ya da dış gelişmeler, erken seçim kararını meşru kılar. Bunu da yıllara dayanan tecrübesiyle en iyi bir şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan bilir. Zira siyaset kurumları içerisinde buna en çok dikkat eden hep kendisi olmuştur. Bu da onu başarıya götüren en başat faktörlerden biridir.

Peki böyle bir olağanüstü durum ya da kriz olmadan alınan bir erken seçim kararının meşruiyeti olamaz mı? Elbette bu da mümkündür. Türkiye’nin erken seçime gitmesinin hangi sorunları ve hangi olumsuz gelişmeleri ortadan kaldırılacağı topluma iyi anlatılırsa ve toplum bunu kabul ederse yine meşruiyet sağlanmış olur. Karşılıklı ikna ve rızaya dayalı olan bu süreçlerde önemli olan ülkenin karşılaşabileceği tehlike, tehdit veya kalkınma, atılım, gelişme gibi nedenlerin akla ve en önemlisi toplumsal vicdana uygun olmasıdır. Bu yönden bakıldığında, AK Parti ile MHP bunu sağladıkları ölçüde erken seçim için karar alabilirler elbette. Zira ülkenin şu anda karşılaştığı tehlikeleri, yakın ve orta vadeli tehditleri ya da kaçırabileceği fırsatları en iyi değerlendirme konumunda olanlar, ülkeyi yönetmeleri hasebiyle bu bilgilere sahip olanlardır.

Türkiye’ye yönelik son yıllarda artan saldırıların odağında yeni hükümet sisteminin tesis edilmesini önlemek vardır. Bu açıdan ülkenin tam bağımsızlaşacağı bu sistemin bir an önce hayata geçirilmesini kendilerine dayanak noktası yaparak bir meşruiyet zemini oluşturabilirler. Örneğimizden yola çıkarsak, milleti merkeze alan hükümet sisteminin bir an önce uygulanmasının hayati değerde olduğu, topluma iyi anlatılabilirse meşruiyet açısından bir sorun kalmayacaktır. Karar sonunda demokrasi işleyecek ve toplum tercihini sandıkta yapacaktır. Halk, alınacak erken seçimin gerekliliği konusuna ikna olmuşsa iktidarı destekleyecek, sandıktan çoğunluk olarak çıkmasını sağlayacak; ikna olmamışsa bunu yine sandıkta muhalefeti destekleyerek gösterecek ve erken seçim kararı alanları cezalandıracaktır. Nihayetinde bu bir risk alma ve inanma meselesidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi verdiği ilk tepkiden (Halkın gücünün üstünde bir güç tanımadım ben şimdiye kadar) anlaşılacağı üzere toplumsal ve siyasal meşruiyet kavramlarına ve milletin iradesine en fazla değer veren siyasetçi yine kendisidir. Dolayısıyla erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir.

Cevap Yazın