İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri

Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının.

2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha dikkatli, daha itinalı ve daha hoşgörülü davranmaya sevk edecektir. Nitekim bugün AK Parti MHP ve BBP arasındaki ittifak bu üç partinin birbirlerine daha dostane yaklaşımlarını sağlıyor. Ayrıca AK Parti, SP’yi de ittifakta görmek istediği için çok ölçülü bir üslup kullanıyor. Yani yeni sistem partilerin birbirlerine karşı sert tutumlarını daha şimdiden yumuşatmıştır diyebiliriz. Aynı esnek tavrı muhalefetteki CHP’nin diğer partilere yaklaşımında da görüyoruz. Dolayısıyla başkanlık sistemi partiler arasında bir dayanışmayı da mecbur kıldığı için kutuplaşmayı törpüleyen bir sistem olarak öne çıkıyor diyebiliriz.

Her Parti Önemlidir

Bir diğer husus da yüzde 50+1 barajı, partileri büyüklüğüne küçüklüğüne bakılmaksızın önemli kılmaktadır. Bırakın yüzde bir oyu, başkanın seçimini bir oy bile etkileyeceği için küçük partiler de artık çok önemli. 1 Kasım 2015 seçimlerindeki tabloya bakıldığında yüzde birin altında oy alan partiler bile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önem arz ediyor. Mesela SP, yüzde 0.68 ile 325 bin 947 oy almış. BBP yüzde 0.54 ile 259 bin 579 oy almış. VP yüzde 0.25 ile 119 bin 196 oy almış. HAK-PAR yüzde 0.23 ile 109 bin 722 oy almış. DYP yüzde 0.03 ile 14 bin 87 oy alarak en küçük parti olmuş. Ama değil mi ki 14 bin oyu var başkanlık sisteminde DYP bile görüşülmesi, konuşulması ve ittifak edilmesi gereken bir parti konumundadır. Başka bir ifadeyle başkanlık seçimi en küçük partiyi bile önemli kılan bir özelliğe sahip görünüyor. Tabii ki ittifaklar cumhurbaşkanın söylediği gibi azami müşterekleri olan partiler arasında gerçekleşebilir ya da gerçekleşmesi daha mantıklıdır. Onun için cumhurbaşkanı cumhur ittifakına başka partileri de beklediğini açıkça söylüyor. SP’nin yüzde 0.68 oy oranıyla gündemde bu kadar fazla kalmasının bir diğer sebebi de budur.

Cumhur İttifakı

Seçimlere bir seneden fazla vakit olmasına rağmen AK Parti ile MHP arasında cumhur ittifakı adı verilen bir ittifak şimdiden kurulmuştur. Bu ittifaka BBP’nin de olumlu yaklaştığı bilinmektedir. Başta SP olmak üzere belki başka partiler de bu ittifaka destek verebilir. Kimi çevrelerin bu bağlamda SP’yi cumhur ittifakından uzaklaştırma gayretleri de gözden kaçmıyor değil. SP’nin kendisine uzatılan eli boş çevirmiş olması da konunun ayrı bir boyutu. Halbuki azami müşterekleri itibariyle AK Parti’ye en yakın parti Saadet Partisi’dir.

SP, Milli Görüş’ü sahiplenmektedir. Ancak Milli Görüş tabanının ezici çoğunluğu bugün AK Parti’yi desteklemektedir. 1995 seçimlerinde Milli Görüş’ün partisi RP, 6 milyon oy alarak (yüzde 21 oranıyla) birinci parti olmuştu. SP’nin son seçimde aldığı oy miktarı ise 325 bin 947 (%0.68) dir. En basit hesapla Milli Görüş tabanının 5 milyon 600 bini AK Parti’yi desteklemektedir! 7 Haziran ya da 1 Kasım seçimleri öncesiydi. CNN Türk, her partinin liderini misafir ediyordu. SP Lideri Mustafa Kamalak Bey’i misafir ettiğinde sorduğu can alıcı sorulardan biri, ‘Saadet neyi yapmak istedi AK Parti yapmadı?’ sorusuydu. Kamalak söyleyecek söz bulamadı, Suriye politikasını ele alarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Azami müşterek itibariyle Ak Parti’ye en yakın parti SP derken bunu kastediyorum. SP tabanının beklentilerinin büyük çoğunluğunu AK Parti gerçekleştirdiği için Milli Görüş’ün ezici çoğunluğu bugün AK Parti saflarındadır. Dahası hâlen SP’de olup da oylarını AK Parti’ye veren sağduyulu Milli Görüşçüler de vardır! Cumhurbaşkanı, ‘azami müştereklerimiz bulunan partileri ittifaka davet ediyoruz’ derken bunların başında SP gelir. Ama SP yönetiminin menfi tavrı öylesine sert ki ‘fazla naz âşık usandırır.’ özdeyişini hatırlatıyor. Sonunda cumhurbaşkanına ‘gelmezlerse güle güle’ dedirttiler.

SP’nin Gerekçeleri

SP lideri Karamollaoğlu’nun cumhurbaşkanına verdiği 3 maddelik ittifak cevabı da anlaşılır gibi değil. Karamollaoğlu, AK Parti’yle ittifaka neden sıcak bakmadığını 3 sebebe bina ediyor. Birinci sebep olarak siyaset üslubunu öne sürüyor ve, ‘Biz siyaset üslubunun kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı olması gerektiğine inanıyoruz. Bu olmazsa olmazımız.’ diyor. Bu, AK Parti’nin programında yazılı olan ve savunmakta olduğu ilkelerden biri. İşin garibi davet edip kucaklayan cumhurbaşkanı ‘Deli miyim?’ diyerek reddeden kendisi? Aslına bakılırsa SP’nin bu gerekçesi, kendileri haricindeki herkesin imanını bile sorgulayan bazı radikal SP’liler için geçerli olabilir ama SP’yi ittifaka davet ederek kucaklayan AK Parti için hiç de inandırıcı görünmüyor.Karamollaoğlu, ittifaka sıcak bakmayışının ikinci sebebini ‘İkincisi yönetim anlayışımız. Biz yönetim anlayışında kuvvetler ayrılığı ilkesinin belirlenmesini istiyoruz.’ diyor. AK Parti de başka bir şey istemiyor ki. Kuvvetler ayrılığının temel özelliklerinden biri olan başkanlık sistemini AK Parti savunmuyor mu? Başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı şimdikinden daha sert değil mi? Varsa eksiklik -ki olabilir- katılır ittifaka ıslah etmeye çalışır. Ama bu gerekçeyle ittifaktan kaçarsa bu tavır inandırıcı olmaz diye düşünüyorum. Üçüncü sebep olarak da diyor ki ‘Yolsuzluk ve israf ile mücadele edilmeli.’ AK Parti’nin yolsuzluğun ve israfın önünü açalım dediğini hatırlamıyorum. Ama iktidar süresi içinde kimi icraatları sebebiyle bu gerekçeyi sunuyor olabilir SP. Yolsuzluk suçtur, SP’nin tespit ettiği yolsuzluğu yargıya taşıyarak gereğini yapması beklenir, ittifaka engel olarak zikretmesi inandırıcı olmaktan uzak görünüyor. İsrafa gelince, yoktur denemez ama ittifaka dâhil olarak israf konusunda da iktidara yol gösterilebilir. İlkeler bazında ‘CHP ve İP ile hemfikiriz’ diyen Karamollaoğlu’nun azami müşterekleri bulunan AK Parti’ye karşı tavrının kendi tabanını bile ikna etmeyeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte siyasette dengeler her an değişebilir. Yarının nelere gebe olduğunu bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanı Adayları

Şimdiye kadar sadece bir ittifak netleşmiş görünüyor. ‘Cumhur İttifakı’. Adayı da Recep Tayyip Erdoğan. Muhalefet cephesinden İyi Parti, Meral Akşener’i Vatan Partisi de Doğu Perinçek’i aday ilan ettiler. Her iki partinin de cumhurbaşkanı seçecek gücü olmadığı için dostlar alışverişte görsün kabilinden adaylık olarak görünüyor. Asıl beklenen aday ana muhalefet partisi CHP’nin adayıdır. Normalde genel başkanın aday olması gerekir ama genel başkanın aday olmayacağı anlaşılıyor. Hatta tıpkı 2014 seçimlerinde olduğu gibi CHP kökenli bir aday göstermekten çekindikleri anlaşılıyor. CHP perspektifinden bakınca ben bu tavrı doğru buluyorum. Çünkü CHP’nin tabanının tek başına cumhurbaşkanı seçmeye yetmediğini görüyorlar. Bu tercih bir başka gerçeği daha hatırlatmaktadır ki o da toplumun yüzde 70’lere varan kesiminin dindar, muhafazakâr ve milliyetçi vasıflara sahip olmasıdır. Bu vasıflardan uzak bir CHP’linin yüzde 50+1 oy alması mümkün değildir. Bence CHP bu gerçeği gördüğü için geçmişte İhsanoğlu’nu aday gösterdikleri gibi şimdi de kendi tabanlarına ilaveten yüzde yetmişten en az yüzde 20-25 oy alacak bir muhafazakâr aday belirleme eğilimindedirler ki bence siyaseten doğru bir taktiktir. Onun için İlhan Kesici ve Abdullah Gül isimleri sürekli gündemdedir. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Abdullatif Şener’in ismi bile geçmektedir. Başkanlık sisteminin en önemli kazanımlardan biri de artık CHP gibi milletin değerleriyle buluşmaktan uzak partilerin icra erkinde etkili olamayacaklarıdır.

Abdullah Gül Faktörü

Abdullah Gül Bey, AK Parti’nin kurucusu, ilk başbakanı, bakanı ve cumhurbaşkanıdır. Kişiliği sebebiyle her kesimin beğenisini kazanmış değerli bir şahsiyettir. Ayrıca siyaseti iyi gözlemleyen ve adımlarını ona göre atan, hesap kitap bilen bir siyasetçidir. ‘Cumhurbaşkanı adayıyım.’ demedi ama ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam.’ da demedi. Kapıyı hep açık tuttu. Yakın çevresi de ‘Neden olmasın?’ diyerek adaylık ihtimalini gündemde tuttular. Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi.
MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. O güne kadar medyaya imalı açıklamalar yapan Gül dikkat edilirse o günden sonra cumhurbaşkanlığı konusuna hiç girmedi. Hele MHP’nin 18 Mart’ta yaptığı genel kuruldan sonra cumhur ittifakının oyları daha bir derlenip toparlandı.

MHP Toparlandı İttifak Güçlendi

MHP geçen süre içinde özellikle dindar ülkücüleri tasfiye eden bir kadro tarafından idare ediliyor, partiyi Türk-İslam ülküsünden uzaklaştırıyordu. İyi Parti tabanını küskün MHP’liler oluşturuyordu. İyi parti MHP’yi fiilen bölmüştü. Bunu gören Devlet Bey, 18 Mart Kurultayında dindarları küstürenleri tasfiye etti ve öyle bir kurultay konuşması yaptı ki küskün MHP’lilerin neredeyse tamamı yuvaya döndü. MHP kongresinden sonra Devlet Bey’e şiddetle muhalefet eden bazı önemli MHP’liler mealen ‘MHP aslına döndü biz de MHP’ye döndük.’ diyorlardı. Devlet Bey’in, konuşmasının giriş bölümünde, “Türk ve İslam’ın nefes aldığı her yere” selam göndermesi, “Türk-İslam ülküsünün inanmış yürekleri nerede?” diye sorması, kurultayın “Türk-İslam alemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz etmesi”, “duruşumuz Müslüman Türk milletinin ta kendisidir.” vurgusu, vefaya çağrı yaparken, “imani asaletten” bahsetmesi” ve “Vefası olmayanın milli ve manevi değerlere vedası kat’idir, kesindir.” demesi ülkücüleri can evinden yakalamış görünüyor. Partinin milli duruşuna ‘Yüce Allah’ı şahit’ göstermesi, darbecilerin, ‘Türk-İslam ülküsünü yargılamaya’ kalkıştıklarını hatırlatması, “yolumuz hak yolu, hakikat yolu, Allah yoludur.” dedikten sonra, ‘Göğsümüz imanla kabardı, gözlerimiz heyecanla yaşardı, ihanete inançlarımızdan aldığımız güçle dayandık.’ tespitinde bulunması ve Ahmed Arvasi’nin “İmansız zümreyi yokluk kemirir.” diye başlayan dizelerini okuması ülkücülerin ruhuna işlemiş anlaşılan. “Din tacirlerinden kurtulup, hainleri yok edip, taassup bekçilerini ayıklarsak, Türk-İslam ülküsü Türkiye’nin ve komşu coğrafyaların bayraktarlığı göreviyle İ’lay-ı Kelimetullah mührünü cihana vuracaktır.” deyip konuşmasını tekbirlerle noktalaması, küstürülen dindar MHP’lilerin yuvaya dönmelerine yetip de artmış bile. Gördüğüm kadarıyla, MHP, İP’e kaptırdığı ülküdaşlarının gönlüne bu hamle ile girip, yuvaya döndürmüş ve kongreden gerçekten güçlenerek çıkmıştır. MHP’nin güçlenmesi cumhur ittifakının güçlenmesi demektir!

İttifak Sandığa Yansır mı?

Asıl sorulması gereken soru ‘İttifak sandığa yansır mı?’ sorusudur. Çünkü ittifakları yasal çerçeveye oturtan kanunda cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili oy tasnifinde bir boşluk var. Milletvekili seçimlerinde her partinin ne kadar oy alacağı gayet net bir şekilde tespit edilebilecek. Çünkü ittifak kutusunun altında ittifak eden partilerin amblemi olacak ve her seçmen kendi partisine oy verecek.
İttifak partilerinin oyları toplanacak ve toplam oylar barajı geçiyorsa her parti barajı aşmış sayılacak ve partiler aldığı oya göre milletvekili çıkaracak. Bence çok adil ve güzel bir düzenleme. Fakat cumhurbaşkanı seçimlerinde bu netlik olmayacak. Oy pusulasında cumhurbaşkanı adaylarının adı bulunacak, ittifak eden partilerin amblemleri bulunmayacak. Seçmen tercih edeceği adaya oy verecek ama hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak.

Dolayısıyla milletvekili seçiminde kendi partisine oy verip cumhurbaşkanlığı seçiminde başkasına oy verme kapısı açık duruyor. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak. Evet referandumda MHP resmen destekledi ama ne kadarı kabul oyu verdi orası meçhul. AK Parti’den ne kadar kabul oyu geldi orası da meçhul. AK Parti ve MHP tabanlarının toplam oyunun yüzde 60’ın üzerinde olması gerekirdi. Durum böyle olunca ittifaklar, cumhurbaşkanlığı seçiminde partilerin oylarını garanti etmiş olmuyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifakların tabana ne kadar yansıdığı bilinemeyeceğinden ‘Tabanda ittifak yok’ söylemini yabana atmamak gerekir.

MHP’nin toparlanmasından sonra cumhur ittifakının oy oranı yüzde 60’ların üzerinde görünüyor. Buna istinaden Devlet Bahçeli, 18 Mart Kurultayında, “CHP, İP, HDP, PKK, FETÖ, PYD, YPG, DEAŞ, DHKP-C ve küresel cinayet şebekesinden müteşekkil ihtilaf ve ihanet bloku, cumhurun karşısında tel tel dağılacak, kaybetmekten başka seçeneği olmayacaktır.’ diyor ama 16 Nisan sonuçları göz önünde bulundurulursa ittifakın diğer partilerle güçlendirilmesi gündemden düşmeyecek diye düşünüyorum.

Cevap Yazın