Che Guevara Tâcirleri İçin Küba Rehberi

Kuyruklar, Küba’daki hayatın rutin etkinlikleri. Çarşıda, pazarda, bakkalda, manavda, otobüs terminalinde, sinemada, tiyatroda… kuyrukta beklemek, ritüeli andıran bir etkinlik sanki. Hırsızlık endişesiyle marketlere sırt çantası sokulmadığı gibi müşteriler üçer dörder kişilik gruplar halinde alınıyor ve dolayısıyla yeni gelenler dışarıda kuyrukta bekletiliyor.

Karanlık

Havana’da ilk hissettiğimiz şey tecrit edilmişlik.

İnternet yok. Daha doğrusu son derece sınırlı düzeyde. Gazete bayii yok. Uluslararası TV kanallarını izleme imkanı yok. Telefon ve SMS dışında dünya ile irtibatımız kesiliyor.

Küba’da ev veya iş yerinde internet sahibi olunamıyor. Ülkenin başlıca posta ve haberleşme kurumu Etecsa, şehir ve kasabaların belli merkezlerinde kablosuz internet hizmeti sunuyor. Küba vatandaşları ve turistler bu hizmetten yararlanmak için 1-5 saatlik Etecsa kartlarından satın alıyor, üzerindeki şifre bölümünü kazıyıp uzun rakamlar dizisine ulaştıktan sonra çok düşük hızda ve sınırlı kapasitede internet erişimi elde ediyor. Kendi tecrübemden, 1 saatlik sürenin pratikte ancak 40-45 dakikalık kısmının kullanılabildiğini söyleyebilirim. Etecsa’nın wi-fi hizmeti verdiği parklarda bazen fazla kişi toplandığı için hiç kimse interneti kullanamıyor. Yoğunluk dolayısıyla bir sayfa dahi açamadan kartımızın/şifremizin ıskartaya çıktığını görmek gerçekten sinir bozucu.

Saati 1-1,5 kuk’tan (4-6 TL) satılan internet kartlarından satın almak için Etecsa şubesi önündeki kuyrukta en az yarım saat beklemek gerekiyor. (Para birimine ilişkin ilginç durumu aşağıda izah edeceğiz.) Kuyruklar, Küba’daki hayatın rutin etkinlikleri. Çarşıda, pazarda, bakkalda, manavda, otobüs terminalinde, sinemada, tiyatroda… kuyrukta beklemek, ritüeli andıran bir etkinlik sanki. Hırsızlık endişesiyle marketlere sırt çantası sokulmadığı gibi müşteriler üçer dörder kişilik gruplar halinde alınıyor ve dolayısıyla yeni gelenler dışarıda kuyrukta bekletiliyor. Kübalılar kuyruklarda ömür tüketiyor. Bu durum, rejimin halk için geliştirdiği bir meşguliyet biçimi olabilir mi?

Etecsa önündeki kuyrukta beklerken “kaynak yapanlar” sık sık tartışma çıkmasına neden oluyor. Bu arada etrafımızda “İnternet! İnternet! Beklemeden, acele internet!” diyerek dolaşan, Etecsa kartlarını iki katı fiyatla satmaya çalışan karaborsacılar dolaşıyor. Şube içine girmeyi başarıyoruz, ancak sadece oturarak bekleme ayrıcalığına kavuştuğumuzu, kuyruk sisteminin ve sıra tartışmasının devam ettiğini üzülerek gözlüyoruz. Üniformalı görevli, sırası gelenleri el kol hareketleriyle ilgili memura yönlendiriyormuş gibi yapsa da müşteriler birbirlerine karşı kabalaşma pahasına başkasının sırasını kapabiliyor. Cesaretimizin kırıldığı zamanlarda internet mücadelesini terk ediyoruz, memleketten haber başlıklarını SMS yoluyla almayı deniyoruz.

Trinidad (İspanyolca’da “teslis”) sokaklarında yaşlı bir adam yol kenarına oturmuş, eski gazete ve dergi satıyor. Komünist Parti yayın organı olan ve günlük olarak yayınlanan Granma’yı görüyorum. Diğeri, haftalık ve eyalet düzeyinde yayınlanan Escambray. Granma, devrim sürecinde 80 civarında savaşçıyı Küba sahillerine taşıyan tarihi yattan adını alıyor. Escambray ise Santa Clara ile Trinidad arasında uzanan dağların adı. Her iki yayın da içerik bakımından son derece cılız ve yetersiz. Ancak yine de okuyacak bir şeyler bulmuş olmak, insanı cidden heyecanlandırıyor.

Daha önce Havana’da parkta veya yol kenarında birkaç kişinin elinde bu yayınlardan gördüğüm halde satıldığı yerleri bulamamıştım. Sahiplerine sorduğumda abonelik yoluyla ve posta hizmetleri tarafından ulaştırıldığını söylemişlerdi. Havana’ya döndüğümde posta dağıtım noktalarını aradım; bulabildiğim bir tanesi kapalı veya gayri faal durumdaydı. Kendimi George Orwell’in 1984 adlı romanındaki Winston Smith gibi hissediyorum. Malumata, bilgiye aç; yazılı-basılı bir metin, okuyacak bir şey ihtiyacıyla kıvranıyorum.

Aldatma

Derken, Eski Havana’nın ünlü caddelerinden Obispo’da bir kitapçı ve bu kitapçının vitrininde 1984 romanını görüyorum. Totaliter ve otoriter siyasal sistemleri eleştiren roman, okuyucuyla alay edercesine vitrinde sergileniyor.

Havana Üniversitesi çevresinde, ana caddelerde, ara sokaklarda, alış veriş merkezlerinde kitapçı yok, olanların raflarında ise fazla kitap yok. Bütün şehirde görebildiğimiz birkaç dükkânda sınırlı sayıda kitap raflara dağıtılmış, boş yer kalmaması için aynı kitaplar farklı raflara mükerreren serpiştirilmiş. Plaza de Armas’taki açık kitap sergisini iki sokak öteye taşımışlar; resmi ideoloji ürünü sayılabilecek ve devrim kahramanlarını vs. anlatan kitaplar dışında fazla çeşit yok.

Obispo’daki kitapçının vitrin camına dünya edebiyatının önemli isimleri işlenmiş. Her birinin adında yer alan “y” ve “o” harfleri öne çıkarılmış (İspanyolca “yo”: ben). Sanırsınız ki içerisi bu yazarların kitaplarıyla dolu. Nitekim heyecanla içeri dalıyoruz, lakin çok geçmeden hiçbirinin eserinin bulunmadığını görünce esef ediyoruz.

Vitrinde bir afiş, Uluslararası 27. Havana Kitap Fuarı’nı müjdeliyor. 1-11 Şubat 2018 tarihleri arasında düzenlenecek olan fuarda onur konuğu olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin yer alacağı belirtilmiş (içimden, körler sağırlar birbirini ağırlar, diye geçiriyorum). Fuarın yeri ve ulaşım imkânları konusunda bir bilgi yok. Havana limanının doğu yakasında Cabaña (Kabanya) adlı tepede düzenleneceğini kitapçıdan öğreniyoruz. El Capitolio Nacional diye bilinen eski meclis binasının önünden servis kalkacağını söylüyor. Kitabın ve genelde yazılı materyalin geri planda olduğu bir ülkede kitap fuarının neye benzeyeceğini merak ediyoruz.

1 Şubat sabahı oğlum Ömer Faruk’la El Capitolio önündeyiz. Fakat kitap fuarı için ne bir servis var ne de bu konuda bilgisi olan. Taksi tutmak istiyoruz. Üstü açık taksinin sahibi bize fahiş fiyat vermek için yalan söylemeyi mi göze alıyor? Bu taksiyle limanın doğu yakasına denizin altındaki tünelden geçmelerine izin verilmediğini (bu takdirde 6-7 kuk=25-30 tl ödeyecektik), dolayısıyla bütün limanın çevresini dolanmak zorunda olduklarını ve 30 kuk’tan (120 tl) aşağı gitmediklerini filan söylüyor.

Hotel Inglaterra önünden kalkan Havana turistik şehir turu ile kitap fuarının düzenleneceği yere doğru yola çıkıyoruz. Cabaña’ya vardığımızda tahmin ettiğimiz gibi her türden taksinin tünelden çalışabildiği görülüyor.

Limanın girişinde tarihi Castillo De Los Tres Reyes Del Morro (Burnun Üç Kralı Kalesi) var. İçinde zaman zaman sergi tarzı etkinlikler düzenleniyor. Yakınındaki geniş düzlük belli ki panayır ve eğlenceye ayrılmış. Öğle saatlerinde, belki hafta içi olduğu için henüz boş. Kitap fuarını gösteren büyük bez afişlerin olduğu bir diğer tarihi yapıya, San Carlos Kalesi’ne yöneliyoruz.

Fakat giriş kapalı. Elinde telsiz olan görevli, fuarın henüz açılmadığını söylüyor. Boşuna gelmişiz. Yarın saat 10’da gelin, diyor. Görevliye, kocaman afişler üzerindeki 1 Şubat yazısını göstermenin anlamı yok.

Kitap fuarı için ikinci denememizi, daha garantili olsun diye 3 Şubat Cumartesi günü yapıyoruz. Cabaña’da otobüsten inerken gördüğümüz kalabalık, kitap fuarına ilişkin ümitlerimizi yeşertiyor.

Fakat o da ne? Kadın erkek, çoluk çocuk herkes eğlence panayırı için gelmiş buraya. Lunapark araçları kitap fuarının düzenlendiği alana da taşınmış. Gençler yanlarında getirdikleri büyük hoparlörlerle müzik yayını yaparak reyonlar arasında dolaşıyor (Türkiye’de kitap fuarı alanına böyle gürültüyle, sırtında veya pantolonunun arka ceplerinde hoparlörlerle girilebilir mi, girmek isteyen olur mu, diye sormadan edemiyoruz.)

Esasen bu bir kitap fuarı da değil. Biraz eğlence panayırı, biraz kırtasiye, biraz da çocuk ve yetişkin kitapları, tarihi kalenin farklı köşelerini doldurmuş. Yetişkinlere hitap eden raflarda devrim liderleri ve Küba üzerine bazı yayınlar, sağlık, dengeli beslenme, spor vb. konulardaki bazı kitaplar ve ara sıra dünya klasiklerinin İspanyolca çevirileri dikkatimizi çekiyor.

Yerel birkaç reyonun yanı sıra Çin ve Venezüella’ya ait ciddi birer kitap reyonu görüyoruz. Diğerleri ya boş ya da alakasız şeylerle dolu. Örneğin az sayıdaki yabancı katılımcılardan biri olan Birleşik Arap Emirlikleri reyonu önünde uzun bir kuyruğa rastlayınca koşup bakıyoruz ki ne görelim? Bir Arap bayan, sırada bekleyen Kübalı genç kızların tırnaklarına bedava oje sürüyor! Bitişikteki reyonlar Kübalı delikanlılarla dolu, büyük ekranlar önünde araba simülasyonu oynuyorlar!

Belki de en kötüsü girişte yaşadığımız olaydı: Kitap fuarına giriş bileti alırken gişede görevli bayan iki kişi için ücretin 6 kuk (24 tl) olduğunu biraz da kısık bir sesle hatırlatıp elimdeki parayı ben daha sayamadan kaptı. Sanırım 8 kuk vardı, ben üstünü isteyince 2 kuk geri verdi. Bu meblağ o an bize yüksek gelse de kendimizi içeri atma telaşıyla itiraz etmemiştik. Çıkışta Kübalı gençlere elllerindeki bileti kaç pezoya aldıklarını sorduğumuzda kandırıldığımızı anladık. İki kişi için 1 tl civarı ödemeliymişiz. Gişe yakınlarındaki bir grup polise durumu anlattık, haklısınız, dediler, üzüldüler, gidip o görevliye açıklayın, dediler. Bayanın karşısına öfkeli bir yüz ifadesiyle dikildiğimizde bizi derhal hatırladı. Gerçek bilet fiyatını öğrendiğimizi, buna razı olmayacağımızı vs. söylerken sessizce 5 kuk çıkarıp önümüze koydu. Gişeden ayrılırken, az önce konuştuğumuz polislerden birinin, iri yarı olanın, bize doğru bakmakta olduğunu fark ettik. Muhtemelen bize yardımcı olmak için ve gişe memurunun dikkatini çekecek bir görüş açısından olayı takip etmişti. Gittik, kendisine teşekkür ettik.
Sonraki günlerde bir kitabın fuardan toplatıldığını Reinaldo Escobar’ın internet sitesinden öğreniyoruz. Rep müziği üzerinden hükümeti eleştiren müzisyenlerle röportajlar yer alıyormuş bu kitapta. Escobar, Küba sınırları içinde muhalif duruşunu kararlı biçimde devam ettirebilen sayılı kişilerden, www.14ymedio.com sitesinin sahibi bağımsız gazeteci, yaşlı adam.

Kirlilik

İçme suyu büyük sorun. Musluktan akan suyun bakteri taşıdığı ve güvenli olmadığı yolundaki duyumlarımız, bizi sürekli biçimde pet şişeyle satılan su arayışına yöneltiyor. Küçük dükkânlarda yarım litrelik şişeyi 2 kuk, yani yaklaşık 8 tl’ye satın alabiliyoruz.

Tuvalet, çok daha büyük sorun. Havana’da ve gidebildiğimiz diğer şehir merkezlerinde sokak ve caddelerde, parklarda (Cabaña’daki panayır yeri hariç) hiçbir yerde umumi tuvalet bulamadık. Sorduğumuz kişiler kafeterya ve restoranları işaret etti. Bu tür mekânların çevresinde sürekli tarassut halinde bulunan değnekçi ve teşrifatçılar topluluğu, cadde üzerinde en ufak bir niyet ve istikamet değişikliğinizi anında tespit edip sizi asıl hedefinizden uzak bir noktaya sevk edebiliyor! Bu tasallutun dehşet verici boyutlarda bir tekrarını, Capitolio binasının hemen arkasında bir puro fabrikasını ararken yaşadık ve alış veriş yapamadan, korku içinde hızlı adımlarla sokaktan uzaklaştık.

Tuvalet, ülkenin en büyük otobüs firması Viazul’un Havana terminali ve Matanzas’ın şehirlerarası terminali gibi yerlerde dahi büyük sorun. Viazul terminalinde suların akmaması, tuvalet bölmelerinin kapılarının sökülmüş olması, Matanzas’taki tuvalet kapısı üzerinde “sadece küçük tuvalete uygundur” anlamında boya fırçasıyla ve kocaman harflerle “urinar” notunun düşülmüş olması, yolu buralara düşen yabancıları iyi şeylerin beklemediğini gösteren işaretler.

Hava çok kirli. Havana halkı zehir soluyor. Klasik otomobillerin pek çoğunun karanlık ve feci yanını, şehir içinde yürürken fark ediyoruz. Fotoğraflarda göz dolduran, Küba turizminin cazibe unsurlarından olan eski otomobiller ve aslında kamyondan otobüse her türlü motorlu araç, egzoslarından çıkardıkları simsiyah ve kesif dumanlarla büyük bir hava kirliliğine sebep oluyor. Zorunlu periyodik muayeneye tâbi olmadığı anlaşılan bu motorlu araçlar, yakıtı yanmadan dışarı atıyor veya yağ yakıyor. Havana caddelerinde yürümek, ağır bir benzin, mazot, karbondioksit zehirlenmesine maruz kalmak demek.

Bu durum, taksiyle yolculuk esnasında daha da katlanılmaz bir hale gelebiliyor. Araç içine dolan zehirli ve ağır hava, insanı boğuyor, mide bulantısı ve baş dönmesine neden oluyor. Trinidad şehir merkezinden Şeker Değirmenleri Vadisi’ne taksiyle yaptığımız yolculuk bu yüzden büyük bir çileye dönüşmüştü; belli yerlerde fotoğraf çekme bahanesiyle aracı durdurarak kendimizi dışarı zor atmıştık.
Havana çöplere teslim olmuş. Sokak ve caddelerde yürümek, çöpler yüzünden zorlaşıyor.

Miramar’daki elçilikler bölgesi ve Nuevo Vedado’daki birkaç sokak dışında çöp yığınları şehir manzarasının ayrılmaz parçası. Turistik bölge olan Eski Havana’da, Merkezi Havana’da, Çin Mahallesi’nde, El Capitolio Nacional’ın hemen arkasındaki sokaklarda, Vedado’da, Marianao’da, La Lisa’da ve güneyde Ernest Hemingway Müzesi’ne giderken geçtiğimiz semtlerde… insanlar çöp yığınları arasında yaşıyor; konteynırlardan taşmış, etrafa yayılmış, ağır kokular saçan çöplerin etrafında, yakınında oturmuş sohbet ediyor. Tropik iklime sahip ülkede çöp yığınları yazın sıcağında veya yağmur altında daha da tehlikeli ve çekilmez hale geliyor.

Havana Times’ta (www.havanatimes.org) konuyla ilgili Eylül 2016’da yayınlanan haber-yoruma bakılırsa çöp sorunu uzunca bir süredir devam ediyor. Toplum Sağlığı Şirketi, görevini yapmamakla suçlanıyor. Bildiğimiz kadarıyla ülkede grev hakkı yok. Fakat işi yavaşlatarak, iş yerinden bir şeyler çalıp götürerek, devlet malına zarar vererek tepki gösterme vakaları sıkça yaşanıyor. (Marketlerde hırsızlığa karşı olağanüstü önlemlerin alınması, vaktiyle devleti hedef alan bu eylem biçiminin yeni dönemde her türlü kurum ve kuruluşa karşı hatta vatandaşların birbirine yönelik taciz ve tasallutu biçiminde devam ettiğini düşündürüyor.) Çöp konteynırlarını veya tekerleklerini çalanlar, şehri saran kirliliğin başlıca failleri arasında sayılmış.

Aspirin

Kahvaltıda pansiyon sahibi beyefendi ve hanımefendiye Marianao ve La Lisa’yı gezmek istediğimizi söylüyoruz. Endişeyle birbirlerine bakıyorlar. Bayan bize dönüp “Havana bu değil. Eski Havana’yı görmelisiniz. Orası güzel. La Lisa ve Marianao’yu hiç tavsiye etmeyiz.” diyor.

Şehrin güney-batısına doğru uzanan bu iki ilçede çoğunlukla yoksul işçi kesiminin yaşadığını duymuştuk. Ev sahiplerimiz buralarda her meslekten insanın yaşadığını, nüfus yoğunluğu yüksek, sokak ve caddelerin aşırı kalabalık ve kaotik olduğunu vs. söylüyor. “Güvenlik endişesi duymalı mıyız?” diye soruyorum. “Hayır, ama peşinize takılanlara dikkat edin, sizi bir yerlere götürmelerine izin vermeyin.”

Bölgenin girişinde, Avenida 31 ile 100. Cadde’nin kesiştiği noktada 1940’larda inşa edilmiş bir “art deco” ürünü olan El Obelisco’yu (dikilitaş) ve etrafındaki yerleri göreceğimizi söyleyerek “izin” koparıyoruz (Küba’yı önceden çalışmış olmanın faydaları!). Fakat yoksul bölgelerine ayırdığımız gün boyunca ne dikilitaşı ne de ev sahibinin listeye eklediği diğer birkaç anıt ve yapıyı görmeye fırsat bulamayacaktık.

La Lisa, umduğumuzdan daha köhne bir yapılaşmaya sahip. Gün ortasında caddeleri dolduran kalabalık genç bir nüfus, işsizlik sorununu akla getiriyor. Şehir merkezinde olduğu gibi burada da motorlu araçların egsoz gazları, ortamı çekilmez hale getiriyor. Doğudan batıya uzanan Avenida 51’i terk edip ara sokaklara girdiğimizde otobüs durakları ile çöp yığınlarının birbirine karıştığı yerler karşımıza çıkıyor, çukur ve su birikintileri yüzünden sık sık karşı kaldırıma geçmek zorunda kalıyoruz.
Yola bakan evlerde insanlar kapı veya pencerelerini vitrine dönüştürmüş, kimisi duvarda bir delik açmış, satacak bir şeyler yerleştirmiş, müşteri bekliyor. Hiçbir dükkânda tabela yok. Duvarlarda yakından bakılınca okunabilen açıklayıcı yazılar var. Yolda yürürken karanlık kapı ve pencerelerden içeri başınızı uzatmadıkça ne dükkânı olduğunu anlayamıyorsunuz.

Aynı zorluğu Trinidad’da Şeker Değirmeni Vadisi’nde yaşamıştık. Burada vaktiyle köleleri şeker kamışı plantasyonlarında çalışırken gözetlemek için inşa edilmiş kulenin ve isyan vakalarını haber vermek için kullanılan büyük çanın yanında veya yakınında hiçbir açıklayıcı nota, tabela ya da işarete rastlamadık. Hatta kulenin tepesinde karşılaştığımız, “şurada da bir kule var dediler, gidip görelim dedik” diye hasbelkader oraya gelmiş (Türkiye ve Almanya’dan) bir grup insanımıza binanın işlevini ve bölgenin kölelik tarihi bakımından önemini anlattık! En kötüsü ise, varlığını seyahat öncesi hazırlıklarımız esnasında kaydettiğimiz, fakat bir türlü yerini tespit edemediğimiz tarihi şeker kamışı presleme aracının hemen oracıkta, şimdi restoran olarak kullanılan sömürge merkez binasının arkasındaki bahçede olduğunu uzun soruşturmalar sonucu (ve ayrılmak üzereyken) öğrenmemizdi!
La Lisa sokaklarındaki dükkânımsı yerlerde hediyelik eşyaların arasında domates ve soğan, oyuncakların yanı sıra tesisat malzemelerinin satışa sunulması, Obispo ve O’Reilly gibi caddelerde dahi âşina olduğumuzdan, bizi şaşırtmıyor. Bir adam, caddeye sarkan balkonunda demir parmaklıklar arkasındaki mangalda kuvvetle muhtemeldir ki domuz eti pişiriyor ve bir yandan da yoldan geçmekte olan potansiyel müşterileri göz ucuyla kolluyor. Domuz etine düşkünlük, mahalle aralarında domuz kesip satışa çıkaranlardan ve restoran menülerinde ağırlıklı bir yere sahip olmasından da anlaşılabilir. Küba’daki bu durumun tarihte İspanyol engizisyonunun bir icraatıyla alakalı olabileceği şeklinde bir izah girişimi hatırlıyorum (çünkü 1492’den sonra din değiştirmeye zorlanan Endülüs Müslümanlarına engizisyon tarafından sofrada domuz eti dayatılmıştı).

Baş ağrısı için aspirin bulma ümidiyle eczane arayışımız, bizi Avenida 51 üzerinde bulunan bölgenin merkez eczanesine yöneltiyor. Dışarıdan bakıldığında binanın eczane olduğuna dair hiçbir belirti yok. Burayı, farklı kaynaklardan kırpıntıları birleştirerek oluşturduğumuz ayrıntılı harita üzerinde daha önceden belirlediğimiz için bulmakta güçlük çekmiyoruz. (Google Maps, Wikimapia vb. internet harita sistemlerinde sokak ve cadde adları belirtilmemiş kaç şehir veya ülke vardır acaba?) Kapı önüne gelip yakından bakılınca camın iç kısmına yerleştirilmiş bir tabelada “La Lisa Eczanesi” yazısını görüyoruz.

İçeri girdiğimizde büyük bir hayal kırılığı… Raflar boş veya sınırlı sayıda ilaç mevcut. Her yerde olduğu gibi derhal kuyruğa giriyoruz. 15-20 dakika sonra sıradaki genç bayana aspirin için beklediğimizi söyleyince nezaket gösteriyor ve bizzat gidip görevliye soruyor. Cevap olumsuz. Aspirin yok. İlçe merkez eczanesinden eli boş çıkıyoruz.

Yol kenarında zehir soluma pahasına dinlenirken, sırtında, çantasında, pantolon arka ceplerinde taşıdığı hoparlörlerle müzik yayını yapmakta olan gençler geçiyor. Popüler kültürün bitip tükenmek bilmez yeknesak ritmik parçaları eşliğinde dans ederek yürüyorlar. Havana’nın merkezinde, üniversite çevresinde, III. Carlos AVM civarında ve diğer şehirlerde de gördüğümüz, Harlem’in siyahi kültürünü hatırlatan bu durum, gençliğin sorunlardan kaçış için pop müziğe sığındığını ve uyuşturucu ölçeğindeki bağımlılığın devrim ideolojisiyle çelişmediğini düşündürüyor.

Bahşiş

Küba’da iki farklı para birimi geçerli. Ülke yakın geçmişte dünya turizmine açılırken değersiz olan “nasyonal pezo”nun (cup) yanı sıra turistlerin kullanmak zorunda olduğu “konvertibıl pezo”yu (cuc) tedavüle koymuş. Nasyonal pezo üzerinde Jose Marti’den Ernesto Guevara’ya kadar ulusal kahramanların resimleri yar alırken, “kuk” diye telaffuz edilen değerli paraların üzerinde ülkedeki tarihi ve turistik bina ve yerlerin resimleri yer alıyor. 1 kuk, 0.8 Avro civarında bir değere sahip (veya 1 Avro = 1,2 kuk); cup ile karşılaştırırsak 1 kuk, 24 cup ediyor.

Yeni para birimi, ülkede hızla zenginleşen yeni bir sınıfın da habercisi. Özellikle turizm sektörüne yatırım yapanlar, turistlerle irtibata geçmeyi sağlayan işlerde çalışanlar, kuk’a ulaşabiliyor. Cebine kuk koyabilmek demek, sınıf atlamak demek. Mesleğinde ilerlemiş bir doktorun maaşı 50-55 kuk. Turistlere hizmet eden bir taksici bu parayı bazen bir günde kazanabiliyor.

Kuk’a ulaşma imkanı sağlayan meslekler, en muteber işler sayılıyor. Taksiciliğin yanı sıra otel, pansiyon (casa particular), restoran ve turizm acentası işletmeciliği, müzisyenlik, garsonluk, değnekçilik, seyyar satıcılık… devlet memurluğuna göre çok daha cazip meslekler. İşsiz nüfusun önemli bir kısmı çalgıcı veya değnekçi olarak sokaklarda istihdam edilmiş. Son yıllarda pansiyonculukta patlama yaşanıyor. Evinin bir köşesini veya eski bir binayı restore ettirerek pansiyona dönüştürenler hızla çoğalmış. Bazı kişiler ortaklaşa restorasyona girişmiş ve sonuçta aynı binanın içinde farklı isimler altında birden fazla pansiyon ortaya çıkmış. Bazı kişiler kendi çapında ticarete yönelmiş. Bakkal dükkânları ve marketler son 4-5 yılın ürünü. Kübalı, esnaflığı öğreniyor.

Pansiyon sahipleri, turistlerden mümkün olan her yolla para almanın çabası içinde. Muhteva olarak standardı olmayan kahvaltılar standart bir ücretle, kişi başı 5 kuk’a hazırlanıyor. Taksi çağıracak olursanız, hediyelik eşya, hele puro ve kahve gibi ürünlerden satın alma niyetinizi belli ederseniz pansiyon sahibi çoğu zaman müdahale ediyor, aracı olmaya çalışıyor veya ürünü bizzat getirip size pazarlıyor.

Pansiyon sahiplerinin tutumunu, ülkede hızla büyüyen bir bahşiş ekonomisinin uzantısı olarak görmek gerek. Taksiciler, sokak müzisyenleri, restoranlar etrafında ve turistik mahallerde kümelenen değnekçiler, hatta hasbelkader adres sorduğumuz kişilerden bazıları bahşiş vermemizi bekliyor. Bahşiş demek, “kuk” demek. Taksiciler, bahşiş bırakmamız için, para üstü vermeyi ufak çaplı bir törene dönüştürüyor; sunulan hizmetten memnun kalmasak bile sonunda pes edip bahşiş adı altında fiyatı katlayan bir meblağ bırakmaya razı oluyoruz. Müzedeki görevliler yanımıza yaklaşıp bir şeyler anlatmaya başlıyor. Anlayıp anlamadığımıza, dinleyip dinlemediğimize bakmaksızın yapılan bu konuşmanın ardından bizden talep edilecek şey belli.

Plaza de Armas’taki restoranda hesabı ödemek için beklerken yanı başımdaki garsonlar, kim bilir hangi nedenden dolayı, müşterileri hiçe sayarak birbiriyle kavga ediyor, bağırıp çağırıyor; bu kişilere bahşiş bırakmak zorunda kaldığım için esef ediyorum.

Değişim

Küba toplumu süratle katmanlaşan, belki kastlaşan bir yapıya evriliyor. Bir yanda yeni zenginler sınıfı, diğer yanda rejimin onlarca yıllık ihmalinin kurbanı yoksullar. III. Carlos AVM’de ve elçilikler semti Miramar’ın supermercado’sunda bir doktorun maaşını tek bir alışverişte tüketim maddesine dönüştürüp poşetlere doldurmuş Kübalılar görüyoruz. La Lisa ile Miramar arasında uçurum var. Hatta orta halli bir semt olan Nuevo Vedado, birkaç km batıdaki La Lisa’yla iki farklı ülke gibi.

Turistler uzak bir dünyadan gelen, imkân sahibi kişiler. Küba’yı değişime zorluyorlar. Fotoğraf çekerken cadde ortasında bizi uyararak varlığını hissettirmeye çalışan, yeni durumu henüz kabullenememiş (ve muhtemelen “devrimi savunma komiteleri” mensubu) gençlerin, Jose Marti’nin duvardaki bir sözünü kaydetmek isterken binadan hızla fırlayıp önümüze çıkan devlet memuru yaşlı bayanın çabası beyhude. Ülke turizme açılırken, üstelik en kaba biçimde “turist sağma” ortamları hazırlanırken bunun kapalı bir sistemi de değişime zorlayacağı, bilinme, tanınma ve tartışılma süreçlerine tâbi kılacağı tahmin edilmeliydi.

Eski Havana’da gecenin ilerleyen saatlerinde turistik caddelerin köşe başlarında seyyar satıcıların yerini kadın, erkek veya eşcinsel, ücretli fuhuş arayışındaki kişiler alıyor. Kuzey Avrupalı kadınların siyahi gençlerle el ele yürüdüğü görülüyor. Bir Avrupa başkentinden aktarmalı olarak gelirken uçakta çok sayıda yalnız bayana rastlamamızın nedeni bu muydu?

Havana’nın doğusunda eşcinsellere tahsis edilmiş plajların varlığını öğreniyoruz tur operatörlerine yakın kişilerden. Anlaşılan, ülkeye döviz getirdiği sürece resmi ideolojiye, komünizme, Che Guevara’nın hâtırasına ya da mirasına aykırı sayılmıyor bu yeni politika.

Reinaldo Escobar, 2016’da verdiği bir röportajda ülkenin köklü bir paradigma değişikliğinden geçtiğini söylemiş. 1965’te Komünist Parti’nin ilk daimi komitesi kurulduğunda burada yer alan yüz kişiden sekiz tanesi hâlâ hayatta ve görevde, diyor. Çoğunun yaşı seksen civarında olan bu kişiler arasında hâlâ bakanlık yapan da var. Sorunlara çözüm üretmekten âciz ve aslında biyolojik ömürlerinin sınırına gelmiş olan bu kişilerin gözden kaybolmasını bekleyen bir oportünist sınıf mevcut. İlk fırsatta önemli mevkilere gelmenin planlarını yapıyor bu gruptakiler. Escobar’a göre pek çok general ve bakan bu yeni kuşağa mensuptur. Kendi çocuklarını dünyanın en iyi üniversitelerinde okutabilen bu kişiler günün birinde şirket yöneticisi veya iş adamı olmak istiyor. Bunun için siyasal sistemin değişmesi gerek. Küba, kendi elitleri arasından bir Boris Yeltsin veya Mikhail Gorbaçov’un çıkmasını bekliyor.

Havana sokaklarında Amerika Birleşik Devletleri bayrağından yapılmış elbise, eşarp, tişört, şort veya pantolon giymiş pek çok kişi, genç yaşlı, kadın erkek Kübalı dikkatimizi çekiyor. Başka şehirlerde de rastladığımız bu durum, Obama dönemindeki yumuşama politikasının ürünü olsa gerek. Fakat zihniyet olarak çok daha geniş bir kesim, Amerikan kapitalizmine teslim olmaya hazır gibi.

Kapitalizme her türlü inanç ve ideolojiden ulaşılabilir. Çünkü insanın en temel güdülerine hitap ediyor, dünya cenneti vaat ediyor. Komünizm aynı cenneti kollektif örgütlenme yoluyla, merkezi planlamayla, bireysel olanı bastırarak, lider ve ideolojiyi kutsallaştırarak… başarmayı denedi. Her iki sistem materyalizm ortak paydasında buluşabildiğine göre komünizmden Amerikan sistemine geçiş çok daha kısa bir yoldan, çok daha hızlı ve ani olursa şaşırmamalı.