Batılıların Gözüyle Müslüman Türkler

Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.”

Batılı Türk-İslam tarihçisi Jean Paul Roux, Batılıların Türklerle karşılaşmasını 11. yüzyıldan başlatmaktadır. Peçenek Türkleri, 1026’dan itibaren Avrupa’ya doğru akınlar düzenliyordu. Bu tarihlerde Türkler, Aşağı Don’dan Moldavya’ya kadar Karadeniz sahilleri boyunca uzanan tüm ovaya hâkim idi. Bu dönemlerde Avrupa, bir yandan bu saldırılar, diğer yandan ekonomik krizler nedeniyle boy gösteren halkın ve derebeylerin huzursuzlukları ve isyanlarla uğraşmaktaydı. Bu ekonomik ve sosyal huzursuzluğun üstüne, Bizans’ın İstanbul Patriği Michel Kerularios (1059) ile Papa IX. Leo’nun (1054) 1054’deki aforozlaşması tuz biber olacaktır. Bu aforozlaşma, Doğu ve Batı Hıristiyanlığı’nın Ortodoks ve Katolik olarak birbirinden ayrılması sonucunu doğurur. İşte böyle bir ortamda, Selçuklu Türkleri Orta Asya’dan Anadolu’ya akın etmeye başlayacaklardır. Avrupa, en kritik anlarını yaşadığı bir ortamda Türklerin askeri gücüyle yüz yüze gelmiştir. Bu nedenle, Türklerin bu özelliği onların hafızasında Türk imajının en temel unsuru olacaktır. Jean-François Solnon’un Avrupa ile Osmanlı’nın karşılaşmasını anlattığı eserinde de belirttiği gibi Avrupalılar için Türkler, “ordusu bulunan bir devlet değil, devleti ele geçirmiş olan bir orduydu.”

Bu tarihten itibaren Batılıların gözünde Türk demek, İslam’ın bayraktarlığını yapan savaşçı millet demektir. Batılı muhayyilede Türklerin bu yönü o kadar baskın bir imaj olmuştur ki Türkler ile asırlar boyunca ürettikleri ‘kültür, sanat, felsefe ve medeniyet’ gibi kelime öbekleri bir araya getirilmesi imkânsız kavramlar olarak kabul edilmiştir. Türkler, Arapların dört yüz yılda yapamadıklarını, yaklaşık elli yılda gerçekleştirecek ve Anadolu’yu fethedecektir. Bu kadar kısa zamanda Anadolu’yu kendi yurdu haline getirmesi, Ortaçağ Bizans tarihçilerini o kadar etkiler ki Türk kelimesi ile birlikte sadece savaş, fetih ve ölüm kelimelerini yan yana kullanırlar. Bizanslıların yazdıkları kroniklerde Türkleri bu özellikleri ile tanıtmaları, Avrupalıları da etkileyecektir. Bir bakıma Avrupa’nın Ortaçağ boyunca Türklerle ilgili algısının oluşmasındaki en temel etkenin Bizanslılar olduğunu söylemek mümkündür. Avrupalılar ile Türkler arasında tampon bölge oluşturan genel olarak Doğu Hıristiyanları ve özelde Bizanslılar, Batı’nın sadece Türkler değil aynı zamanda İslam’a dair algısının oluşmasında da en önemli unsur olacaktır. Bu konuda, Norman Daniel’in İslam ve Batı (Islam and the West) adlı eserinde de belirttiği üzere, İslam’a karşı ilk reddiyeyi yazarı olarak bilinen Doğulu Hıristiyanlar’dan Yuhanna ed-Dımeşkî’nin eseri, Haçlı seferleri dahil büyük çapta Rönesans çağına kadar Batılıların İslam’a dair temel başvuru metinlerinden biri olacaktır. Yukarıda ana hatları ile tasvir edilen Türklerle ilgili algı, modern döneme kadar varlığını devam ettirecektir.

Batılıların gözünde Türkler, Müslüman kavimlerin önemli bir kısmını teşkil eden Araplardan farklı bir İslam kültürüne sahiptir. Bu algı, günümüzde de devam etmektedir. Gerçekte bu durum, Türklerin daha erken bir dönemde özellikle Hun İmparatoru Attila’nın 5. yüzyılda ölümünden sonra, imparatorluktan ayrılıp Batı’ya doğru göçmesiyle başlayan serüvenin asırlar boyunca devam etmesiyle de alakalıdır. Türkler, göçleri esnasında karşılaştıkları kültürlerin tamamıyla etkileşim içine girmişlerdi. Bir yandan karşılaştıkları bu kültürlerden bazı unsurları kendi bünyelerine kabul ederken, diğer yandan başka kültürleri de etkiliyorlardı. Türkler, başta komşu olarak yaşadıkları Çinliler olmak üzere, Batı’ya doğru göçleri esnasında karşılaştıkları Orta Asya’daki Budist kültür, daha sonra Hindu ve Zerdüşt, devamında ise Yahudi, Hıristiyan ve Maniheist kültürlerden çok yönlü ve farklı düzeylerde etkilenmiştir. 8. yüzyıldan itibaren İslam’a girmeye başlaması ile birlikte Türkler, daha önce sahip oldukları sosyal ve kültürel bagajın üstüne ekleyecekleri bir İslam anlayışına sahip olmuşlardır. Bu durum, Türklerin yaşadıkları coğrafi ve sosyo-kültürel muhite göre farklı düzeyde ifadesini bulmuştur. İslam kültür ve medeniyetinin üst düzeyde üretildiği şehirlerde yaşayan Türkler ile bu muhitlerden uzakta yaşayanların İslam algısı ve yaşayışı, bunların her birinin geçirdikleri tarihi ve sosyo-kültürel farklılıkların oluşturduğu çeşitliliği bünyesinde barındırmıştır.

Orta Asya bozkırlarında, zor şartlarda hayatta kalma mücadelesinin doğal olarak onlara kazandırdığı rasyonalite, dikkat ve disiplin, Türklerin İslam algısını ve hayatını derinden etkilemiştir. Disiplin ve çetin tabiat şartlarının Türklere kazandırdığı sert mizaç, İslamî yaşantısında daha düzenli bir forma sahip olmasına neden olacaktır. Diğer taraftan, hayatta kalmanın zorluğu, bozkır şartlarında her an ölümle yüz yüze gelmenin oluşturduğu mahviyet ve dinginlik hali, İslamî hayatlarında dervişane bir tutumu benimsemelerine neden olacaktır. Bu yüzden, Türklerin İslam anlayışlarının diğer Müslümanların yorumundan farklı oluşu araştırılırken bu noktaların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Nitekim Batılıların gözünde Türklerin İslam anlayışını diğer Müslümanlardan ayıran temel motifler onların bu özellikleridir.

Jean-Paul Roux, Orta Asya bozkırlarından göç ederek Arap Müslümanlarla karşılaştıktan sonra İslam’ı kabul eden Oğuz Türklerinin, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular gibi devletler kurup İran platosuna hâkim olduktan sonra bile eski inançlarından izler taşımaya devam ettiklerini belirtir. Bunlar içerisinde, bazı totem isimleri olan Arslan veya Tuğrul (Şahin) gibi isimlerin yanı sıra, Selçukluların kurucusu Selçuk Bey’in oğullarına Kitab-ı Mukaddes kökenli oldukları çok açık olan Mikail, Musa, İsrail, Yusuf ve Yunus adlarını vermesi dikkat çekicidir. Roux’ya göre bu durum, Selçukluların kendileri her ne kadar Müslüman bir topluluk olsa da bir yandan bozkırlardaki eski dinlerine ait Şaman kültürü diğer yandan Yahudi veya Hıristiyan kültürleri ile temasta olduklarını ifade eden bir geçmişe sahip olduklarının göstergesidir. Türklerin eski inançlarında animist özelliğe sahip bazı ibadet biçimlerine de rastlanmaktadır.

8-10. yüzyıllar arasında Hazar Denizi civarındaki Hazarlarla birlikte olan Türkler, Yahudiliği benimserken; Uygur İmparatorluğu’yla ilişki içerisinde olanlar Manici olmuş; Kansu ve Doğu Türkistan’da yaşayanlar ise, Budist ve Zerdüşt olmuştur. Türkler, Şiilik yerine Sünniliği seçme tercihinde bulunarak Müslüman halkın büyük çoğunluğunu oluşturan kısımda yer almışlardır. Ancak bu seçim, bugün dahi bir kısmı devam eden geleneklerini terk ettikleri veya kaybettikleri anlamına gelmez. Türker, İslam’ı seçmekle beraber Araplaşmamışlardır. Onlar, kültür ve medeniyet dili olarak Arapçayı ve Farsçayı kullanmış olsalar da her zaman Türkçe konuşmaya devam etmişlerdir. İslam’ın, Müslüman olmayanlara zimmî hukuku gereği gösterdikleri hoşgörüye, farklı din ve geleneklerden milletlerle asırlar boyu birlikte yaşamaya ve herkesin Allah ile kurduğu ilişkinin özel olduğu yönündeki inançlarına dayanan hoşgörüyü eklemişlerdir.

Orta Asya’da gerçekleştirdikleri askeri harekâtlar ve savaşlarda Türkler, göçebelikten gelen alışkanlıkla usta at binici ve avcı olmaları nedeniyle silahlı mücadele yeteneklerini Müslüman olduktan sonra da göstermişlerdir. Özellikle yeni yerlerin fethedilmesinde bu özelliklerini İslam’ın cihad emri ile birleştirmişlerdir. Böylece, hem yeni girdikleri din olan İslam’a sadakatlerini ispatlama hem de kâfirlere karşı amansız mücadele vererek üstün askeri yeteneklerini kullanma imkânı bulmuşlardır. 13. yüzyılda yazıldığı kabul edilen Dede Korkut Hikâyeleri, Türklerin kâfirlere karşı verdikleri mücadeleleri içerdiği gibi, İslam inancına nispetle daha ziyade onların eski inançlarına yönelik birçok gönderme içermektedir.

Abbasi Halifesi’nin, Selçuklu beylerine ‘Sultan’ ve ‘Doğu’nun ve Batı’nın Hükümdarı’ unvanını vermesiyle birlikte (1055) Türkler, Hıristiyan dünyası olan Batılılarla asırlar boyunca mücadele edecek en güçlü Müslüman millet olacaktır. Türklerin savaş meydanlarında gösterdikleri cesaret ve kahramanlıklar, Batılıların zihninde ‘Türk’ kelimesi ile ‘Müslüman’ kelimesini özdeşleştirecektir. Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethiyle Osmanlı ordusunun Batı’ya doğru devam eden ilerleyişi, Batı dünyasında ismi İslam ile aynileşmiş olan Türklere dair yeni bir algının doğmasına sebep olur. Bu durum sadece edebiyat ve tarih eserlerinde değil aynı zamanda teolojik eserlerde de yerini alır. Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.”

Hıristiyanlığın Protestan mezhebinin kurucusu olarak kabul edilen Martin Luther (1483-1546), fetihten tam 30 yıl sonra, bu algının en üst düzeye çıktığı bir zamanda dünyaya gelecektir. Luther ve İslam (Luther and Islam) adlı çalışmasında Adam S. Francisco’nun belirttiğine göre Viyana’nın iklim şartları nedeniyle Osmanlı’nın eline geçmemesi, Almanları topraklarının Tanrı tarafından bağışlandığı inancına sevk etmiştir. Zira Luther’in de mensup olduğu Almanlara göre, ‘Viyana, Alman topraklarının anahtarı ve giriş kapısıdır’ (ein porten un schlüssel zu teutschen landen). Luther, Türklerle ilgili önemli eserlerinden biri olan Türklere Karşı Savaş Hakkında adlı çalışmasını tam da 1529’da yani I. Viyana kuşatması esnasında yazmıştır. Luther doğrudan Türkleri hedef alan Türklerin Yaşamı ve Gelenekleri Hakkında Bir Kitap (1530) ve Türklere Karşı Duaya Çağrı (1541) başlıklı başka eserler de kaleme almıştır. Bunlar incelendiğinde her halükarda kötülüğü temsil eden Türklere karşı Luther’in iki farklı retorik kullandığını görmek mümkündür. Endüljansı ve Kilise’nin öncülüğünü yaptığı Haçlı Seferleri’ni eleştirdiği ilk dönemlerde Luther, Türk tehdidini, hadlerini aşan günahkar Hıristiyanları cezalandıran ‘Tanrı’nın eğitici bir kırbacı’ (Zuchtrute Gottes) olarak değerlendirmiştir. Ona göre Türk imparatoru da Tanrı tarafından gönderilmiştir (Obrigkeit von Gott). Türk Sultanı her ne kadar kötü bir yönetici olsa da ona itaat edip katlanmak gerekir. Zira zamanı geldiğinde Tanrı tekrar bu kırbacını Hıristiyanların üzerinden çekecektir. Luther, Türklerin bu durumunu, kendi ilahiyat anlayışını kurmada kullanacaktır. İlginç olan, hem ‘ilahi takdir’ konusunu anlatırken hem de ‘insanın sorumluluğu’ konusunu incelerken hep Türkler örneğini kullanacaktır. Luther’in bu ifadeleri daha sonra Papalık tarafından kendisini aforoz etmek için kullanılan gerekçeler arasında zikredilecektir. Papalık, Luther’i bu sözlerinden dolayı Türklere karşı savaşmamayı teşvik etmekle suçlayacaktır. Papalığın bu ithamına Luther ‘Bu sözlerimle Türklere karşı savaşmamayı kastetmedim. Bununla, bizim öncelikle kendi gidişatımızı düzeltmemiz ve böylece Tanrı’nın rahmetini üzerimize çekmemiz gerektiğini kastettim.’ şeklinde karşılık verecektir.

Türkler, Balkanlar’da izlediği Kilise siyaseti ile de Batılıların dikkatini çekmiştir. Osmanlılar, yönetimleri altındaki Ortodoks Kilisesi’ni Katolik Kilisesi’ne karşı himayeleri altına almakla Balkanlar’da muhkem bir yer edinecektir. Osmanlı’nın bu topraklardaki eski feodal angaryaları kaldıran ve köylünün toprak tasarrufunu mîrî arazi rejimiyle garanti eden vergi-toprak sistemi, bu topraklarda uzun yıllar hüküm sürmesini sağlamıştır. Benzer bir yöntemle Macaristan’ı fetheden Osmanlıların ordusunun üçte birini, Rum Ortodokslar teşkil ediyordu. Balkanlar ve Macaristan’ın fethini takip eden yıllarda bu toprakların idaresi Macar, Boşnak, Yunan ve diğer Hıristiyan toplulukların katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Osmanlıların, Macaristan ve Balkan Hıristiyanlarını, düşmanları olan o günkü Alman Habsburg İmparatorluğu’na karşı koruması, onların ‘Katolik Külahı görmektense Müslüman Osmanlı sarığını tercih etmesine’ neden olacaktır.

Türklerin yönetim anlayışı İslamî hassasiyetleri ile yakından alakalı olup, adalete dayalıdır. Bunu keşfeden ve modern siyaset düşüncesinin kurucusu kabul edilen Machiavelli’ye göre, Türklere saldıran kişi, karşısında birlik ve beraberlik içinde hareket eden bir millet bulur. Ona göre böyle bir işe kalkışan kişi, başkalarının da isyan edip kendisine katılacağı gibi bir yanılgıya asla düşmemelidir. Machiavelli’nin tespit ettiği gibi, Müslüman Türklerin gücü, kişisel cesaretlerinden yahut sayılarının çokluğundan ziyade kurdukları adalete dayalı sistemin gücünden kaynaklanmaktadır. Machiavelli’ye göre, Müslüman Türkleri alt etmenin tek yolu, bu sistemi zaafa uğratacak vasıtaları keşfetmek ve bütün enerjiyi buraya teksif etmekle mümkün olacaktır. Dinlerin Çarpışması adlı kitabın yazarı olan Jean Paul Roux’nun eserin sonuna yazdığı ‘Sonu Olmayan Sonuç’ta belirttiğine göre bu mücadele bugün de devam etmektedir.