Anadolu’dan Yükselen Umut Bayrağı

Yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır.

İslam dünyası paramparça, her parçada ya kan ve gözyaşı ya zulüm, işkence, baskı ve şiddet var. İslam şehirleri birbiri ardına işgal edilmiş, yakılmış, yıkılmış, adeta taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamış. Basra, Bağdat, Halep, Şam, Kabil, Beyrut, Kudüs harap vaziyette. Müslümanlar arasında birlik kalmayınca dirlik de terk etmiş İslam coğrafyasını. Parçalanmışlık o kadar derin ki bırakın devletlere, şehirlere ayrılmayı hemen her silahlı grup kendine bir egemenlik alanı belirlemiş ve iktidarını kaybetmemek için kan akıtmaktan çekinmez halde. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan küfre karşı durmaya fırsat bulamıyor. Müslümanın akıttığı Müslüman kanı gayrimüslimlerin akıttığı Müslüman kanından çok fazla. İslam dünyası paramparça ve her yanı işgal altında. Böyle bir tablo karşısında ümitler tükenirken Anadolu’dan bir ışık yayılmaya başlıyor ve ümmetin ümidi yeniden yeşeriyor. Artık Müslümanların gözü Anadolu’da ve yere düşen İslam sancağını tekrar dalgalandıran yiğitlerin tüm coğrafyada kan ve gözyaşını dindirip adaleti yeniden tesis etmesini bekliyor.

Yukarıdaki tablo günümüze ait değil; tasvir edilen on üçüncü yüzyılın sonları. Doğudan gelen Moğol istilası ve batıdan gelen Haçlı seferlerinin ardından İslam coğrafyasının düştüğü durum resmediliyor. İçeride bir tarafta Şii-Sünni çekişmesi, diğer tarafta siyasi ve ekonomik anlaşmazlıklar, birbiri ardına kurulan (ve yıkılan) devletler, kanlı savaşlar söz konusu. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Osmanlılar çıkar meydana ve Anadolu’da birliği sağladıktan sonra Hicaz, Yemen, Kuzey Afrika’ya da istikrar getirerek altı yüzyıl boyunca İslam coğrafyasında barış ve huzurun teminatı olur. Osmanlı’nın ardından ise coğrafya günümüzde iyice derinleşen bir kaosa sürüklenir.

İslam dünyasının son yüzyıllık tarihi kan ve gözyaşı ile yazıldı. Osmanlı Devleti’nin çözülmesi ve hakimiyetini kaybetmesinin ardından İslam coğrafyasında huzur ve istikrar bir daha sağlanamadı. Önce işgal ve sömürge ile tanıştı Müslümanlar. Verilen bağımsızlık mücadeleleri sömürgecileri resmiyette Müslüman ülkelerden kovdu ancak sömürgeciler çekilirken geride kuklalarını bıraktılar. Sözde bağımsızlığını kazanan Müslümanları bundan sonra sömürge valisi gibi hareket eden baskıcı ve diktatör yönetimler bekliyordu. Suni sınırlarla İslam dünyasını coğrafi olarak birbirinden koparan Batı, araya ektiği fitne tohumları ile zihinsel olarak da parçalara ayırdı ve kolay yönetilebilir hale getirdi. Böylece Müslümanlar yapay gündemlerle bir iç mücadeleye yönelmek zorunda kalırken Batılı şirketler, Müslüman coğrafyadaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini rahatça sömürmeye devam ettiler. Batı İslam coğrafyası üzerinde kurduğu sömürü düzenini Irak’ın işgal edilip Saddam yönetiminin devrilmesine kadar el altından desteklediği baskıcı yönetimler aracılığı ile sürdürürken Arap Baharı olarak adlandırılan süreçle birlikte yöntem değiştirdi. Bu süreçte iç ayaklanmalarla devrilen baskıcı yönetimlerin yerine durumu eskisinden daha kötü bir hale getiren kim tarafından silahlandırıldıkları “belli olmayan” irili ufaklı örgütler geldi. Çoğu İslami referanslarla hareket eden bu örgütler ise birlik olup “ortak düşmana” karşı mücadele etmek yerine her gün daha fazla Müslüman kanı dökülmesine sebep oluyor. Gelinen nokta itibariyle Müslümanlar küfre karşı mücadele etmek, İslam’ın aydınlığını tüm dünyaya yaymak, aleme nizam ve adalet getirmek gibi ideallerden oldukça uzak görünüyor. Bu anlamda İslam dünyası on ikinci ve on üçüncü yüzyılda yaşanan krizin benzer ama çok daha derinini günümüzde de yaşıyor diyebiliriz. Irak, Suriye, Yemen, Somali, Libya gibi ülkeler bir iç savaşa sürüklenmiş durumda. Batılı güçlerin yanı sıra İran ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin de dahil olduğu bir vekalet savaşı, bugün çeşitli örgütler ve milis güçleri üzerinden yürütülüyor. Diğer taraftan Mısır ve Pakistan gibi güçlü ülkeler askeri darbeler, diktatörler ve Amerika/İsrail güdümündeki baskıcı yönetimlerle kontrol altında tutuluyor. Soğuk savaşın ardından Komünist/sosyalist yönetimlerden kurtulan Balkanlar ve Kafkaslar ise Fars milliyetçiliğine yaslanan Şii anlayışla tekfirci Vahhabi anlayışın mücadele alanı haline gelmiş halde.

Peki bu tabloda Türkiye’nin yeri neresidir ve tıpkı on üçüncü yüzyılın sonunda olduğu gibi Anadolu yeniden İslam dünyası için umut olabilir mi? İslam dünyasının yaşamakta olduğu krizi aşmasında yeniden Anadolu’nun imkan ve sınırlılıkları nelerdir? Osmanlı tecrübesi dünya Müslümanları için yeniden model olabilir mi? Yazının kalan kısmında bu ve benzeri sorulara Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ve sorumluluğu çerçevesinde cevap aramaya çalışacağız.

Türkiye’de iki binli yılların başından itibaren yaşanan tarihi dönüşüm (sessiz devrim) din-devlet-topum ilişkilerinde büyük kırılmalara yol açtı. Cumhuriyet yüz yaşını doldurmadan İslam’ı asla bir referans olarak görmeyen ve dini/dindarları toplumsal hayatın merkezinden uzakta konumlandıran (hatta dindarları uzun yıllar rejim için tehlike olarak gören ve alenen düşmanlık üreten) anlayış, yerini dinle ve dini değerlerle barışık bir yaklaşıma bırakmak zorunda kaldı. Zira İslam yüzyıllarca Anadolu’nun en sağlam mayalarından biri olmuş, toplumsal hayatın şekillenmesinde başat rol oynamıştır. Hal böyleyken İslam’ı (ve İslami değerleri) bu toplumdan söküp almak mümkün olmamıştır. Din(darlar) ile devletin barışma dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu sürecin ülke içine yansımaları olduğu gibi kuşkusuz İslam dünyasında da etkileri olmuştur.

İslamcı bir gelenekten gelen cumhurbaşkanının özellikle 2009 yılında başbakanken Davos’ta İsrail cumhurbaşkanına söylediği sözler İslam dünyasında büyük heyecana yol açmış, dünya Müslümanları arasında Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik bir lider olarak görülmesine büyük katkıda bulunmuştur. Türkiye tarafından ümmetin kanayan yarası olan Filistin ve Kudüs meselesiyle ilgili ortaya konan söylem ve eylemler elbette Davos çıkışıyla sınırlı değildir. Türkiye Müslümanlarının Filistin ve Kudüs hassasiyeti eskiden beri bilinmektedir ancak bugün farklı olan, bu hassasiyete sahip bir siyasi iradenin ülkeyi yönetmekte olması ve bunu dış politikaya da yansıtmasıdır.

İslam dünyasındaki baskıcı yönetimler ve diktatörler için meşru olmayan iktidarlarına bir tehdit olarak görülen Erdoğan’ın karizması, özellikle Arap sokaklarında coşkulu bir karşılık bulmaktadır. Arap dünyasında batının kuklası olarak gördükleri yöneticilerinden usanan çok sayıda insan için Erdoğan, Türkiye’deki statükoyu yıkan ve kendi ülkelerine de ilham veren Müslüman bir lider olarak görülmektedir. Bu anlamda Erdoğan’ın şahsında Türkiye, İslam dünyası için (en azından halk bazında) yeniden bir ümit olmuş ve ilgiyle izlenmeye başlanmıştır.

Burada Erdoğan sadece Erdoğan değildir; aslında Türkiye’dir; Anadolu’nun, Anadolu İslam anlayışının/Müslümanlarının bir temsilidir. Zira bu yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır.

Geçen sene sosyal medyada rastladığımız bir yorum bu durumu özetler niteliktedir: İstanbul’da bir taksiye binen ve Arap dünyasında oldukça popüler olan bir üniversite hocası ve televizyon programcısı taksi şoförüyle arasında geçen konuşmayı telefonuyla videoya çekmiş ve sosyal medya hesabında paylaşmıştı. Videoda taksi şoförü İslam dünyasının haline ne kadar üzüldüğünü ve Müslümanların kardeş olduğunu gözyaşları içerisinde neredeyse hiç bilmediği Arapçası ile anlatmaya çalışıyordu. Videonun altına yapılan yorumlardan birinde bir Arap şunları yazmıştı: “En güzel Müslümanlık Türkiye’de. Körfezde selefi sufiyi, şii sünniyi, seküler dindarı, arap farsı öldürmek istiyor. Türkiye’de ise herkes birbiriyle kardeşçe yaşıyor.”

Yukarıda anlatılmak istenen İslam dünyasının ihtiyacı olan Osmanlı tecrübesi ve Sünni anlayış aslında tam olarak budur. Ülkemizde İslam’ın farklı yorumlarını benimseyen pek çok fraksiyon mevcut olup bunlar zaman zaman sert tartışmalara girse de birbirini açıktan tekfir etmek, düşman ilan etmek gibi fitneye sebep olacak açıklamalardan her kesim uzak durmaktadır. Çünkü bu Anadolu Müslümanlığının geleneğinde olan bir tutum değildir. Bu yönüyle Türkiye’deki İslami anlayış yorum farklılıklarına imkân tanıyan ve zıt kutuplarda olsa da her görüşün kendini ifade etmesine fırsat veren bir yaklaşımı esas almaktadır. Kuşkusuz bu anlayış farklı din ve mezhep mensupları ile birlikte birçok tarikata hayat hakkı tanıyan, fethettiği yerlerde dahi kimsenin inanç özgürlüğünü kısıtlamayan; sadece inanç özgürlüğüne değil kültürel özgünlüğüne de dokunmayan Osmanlı’dan tevarüs etmiştir.

Selçuklu/Osmanlı tecrübesinin İslam anlayışında oldukça dikkat çeken bir diğer unsur da kontrol altına aldıkları yerlere “işgalciler” olarak değil “fatihler” olarak gitmiş olmalarıdır. Tarihte başka örneğine rastlanılmayan Alperenlik bu yaklaşımın ortaya çıkardığı bir kavramdır. Alp sıfatıyla toprakları fetheden yiğitler Eren sıfatıyla da gönülleri fethederek gittikleri yerlere barış, esenlik, adalet ve huzur götürmüşlerdir. Son yıllarda gerek Güneydoğuda gerekse Suriye’de ordumuzun yaptığı operasyonlarda Amerika ve Rusya’nın yaptığı gibi yerleşim yerlerini sivil ve masumları ayırt etmeden bombalarla yerle bir etmek yerine asker kaybı verme pahasına yakıp yıkmadan ilerlenmesi işte bu Alperenlik ruhunun hala yaşadığını bize göstermektedir. Dün Lübnan’da, bugün Irak’ta, Suriye’de, Libya’da Müslümanların birbirini kadın, çocuk, yaşlı, masum demeden öldürmesi; mahalleleri şehirleri yakıp yıkması ancak Alperenlik gibi yüce bir ruhtan yoksun olunmasıyla açıklanabilir.

Dünyanın en cengaver savaşçılarını aynı zamanda birer gönül erine çeviren bu ruhu ecdada veren kuşkusuz tasavvuf olmuştur. Bu anlamda Anadolu, askeri komutanları kadar manevi komutanları açısından da son derece mümbit bir coğrafyadır. Anadolu’ya; Anadolu Müslümanlığına ruh veren Hacı Bayram’lar, Mevlana’lar, Yunus’lar, Akşemsettin’ler ve onlar gibi sayısız kanaat önderi hep bu cümledendir.

Her ne kadar yaklaşık yüz yıldır bahsedilen İslami değerler toplumsal hayatımızı şekillendirmekten uzak bırakılmış olsa da bugün İslam dünyasını içerisinde bulunduğu krizden kurtaracak olan bu değerleri taşımaya en yakın/yatkın ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Zira hiçbir zaman fiilen sömürge olmamış ve beslendiği kaynaklarla irtibatı zayıflasa da asla kopmamış olan Türkiye halkı, İslam coğrafyasına yeniden birlik ve dirlik getirecek olan ruha sahip olup hızlı bir şekilde özüne dönerek tarihsel sorumluluğunu yerine getirmeye başlamıştır.

Bunun en güzel örneklerini gerek sivil toplum kuruluşları aracılığıyla gerekse resmi kanallarla dünyanın pek çok bölgesindeki ihtiyaç sahipleri için hiçbir çıkar gözetmeksizin yapılan insani yardımlar oluşturmaktadır. Bu anlamda Türkiye halkı erenliğin gereğini de yerine getirmekten uzak durmamaktadır. Suriye’deki el-Bab, Cerablus ve son olarak Afrin operasyonları ise gerektiğinde Alp olmaktan çekinilmeyeceğini herkese göstermiştir.

Bugün İslam dünyası İran Şiiliği ile Suudi Vahhabiliği arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. Türkiye’nin bir alternatif olarak sahneye çıkması ise uzun yıllar engellenmiştir. Seksenli yıllarda Orta Asya ve Balkanlara, doksanlı yıllarda ise Afrika’ya yapılan açılımlarda ise Türkiye adına FETÖ ileri sürülmüş, bu oluşuma küresel güçler tarafından ön ayak olunmuş ve mezkur bölgelerde kök salmasına destek olunmuştur.

Kirli tezgahın ortaya çıkıp bu örgütün saf dışı bırakılması ile Türkiye’nin İslam dünyası için üçüncü ve en güçlü alternatif olarak görülmesinin önü tamamen açılmıştır. Bundan sonra yapılması gereken geleneksel değerler ve çağın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak daha güçlü bir şekilde hem İslam dünyasına hem de dünyanın geri kalanına hitap etmeye devam etmektir.

Buraya kadar meselenin daha çok siyasi ve askeri yönü üzerinde duruldu. Peki Anadolu’da halkın gündelik yaşamına İslam nasıl yansıyor? Belki bu ayrı bir yazı konusu ancak yukarıda yazılanları da destekleyecek mahiyette görülebilecek bir tasviri burada zikretmek gereiyor. Türkiye’de halk katında İslam’ın nasıl saf ve ihlaslı bir karşılığı olduğunu ve hangi unsurlara dayandığını İsmail Kara şu ifadelerle anlatıyor: “Bu unsurlar; sadece bir ibadet mahalli olmayan camidir, tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır, sadece namaza çağırma olmayan ezandır, berekettir, cinli-perili dünyadır, sadece bir mimari öge olmayan minaredir, adak adamaktır, sofraya meleklerin inmesidir, aynı zamanda bir namus ve iffet-ahlâk meselesi olan kadınların örtünmesidir, bayram sabahıdır, bir gelecek tasavvuru olan çocukların namaz kılacak kadar dinî bilgi edinmesidir, mahremiyettir, bölgenin/beldenin merkezi olan türbedir, ziyaretgâhlardır, adak yerleridir, şifa ve oku(n)ma teknikleri ve gelenekleridir, rüyadır, özellikle Hz. Peygamber’i rüyada görmektir, imam nikâhıdır, yatırdır, Kadir Gecesi gök kapısının açılışını görmektir, keramettir, şehitliktir, Cuma geceleri evlerine dönen ölüler için Yasin okumaktır, yağmur/rahmet duasıdır, istihareye yatmaktır, sağ elle yemek yemektir, Mevlid metni ve törenidir, mübarek gün ve gecelerdir, namaz niyaz bilmektir, üzerinde muska-hamayıl taşımaktır, ölü için lokma-helva dökmektir, hayır hasenattır, kul hakkıdır, su akıtmaktır, ekmeği/nimeti kutsal bilmektir, komşuluk hukukudur, bereket olarak evde Kur’an, Allah ve Muhammed yazıları bulundurmaktır, ölüm ve mezarlık, öte dünya tasavvurlarıdır, meleklerin sabah namazı vakti açık olan kapılara rızık dağıtmasıdır, yağmurun rahmet oluşudur, Tanrı misafiridir, meczuplara, yetimlere riayettir, şükür ve kanaattır, uğura ve nazara inanmaktır, ilâhîlerdir, türküdür, deyiştir, tesbihtir, seccadedir, yatarken okunan duadır, ölmek üzere olan insanın ağızına damlatılan bir damla zemzemdir, aşuredir, Ramazan’da ağızların mühürlenmesidir, haram-helal gözetmektir, hurmadır, sadakanın ömrü artırmasıdır, yoldan taşı-dikeni kaldırmaktır, kandil simididir, hürmeten saklanan hurma çekirdeğidir, ayıp-günah bilmektir, önceden kefenini alıp saklamaktır, domuz etine karşı hassasiyettir, kuşun kurdun hakkıdır, Kur’an dinlerken ürpermek, Muhammediye dinlerken ağlamaktır, Besmele’dir, ezan sesi gelen bir yerde ikamet etmektir, Mushaf’a hürmeten ayakaltında kalan kağıt parçalarını kaldırmaktır, sakal-ı şerif ziyaretidir, mübarek bir yerde oruç açmak,
orada nafile namaz kılmaktır…, bunlar üzerinden diğer inananlarla kurulan iletişim ve dildir, hissiyattır, yapıp eylemedir, dini yaşamaktır, mensubiyettir.” (İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslâm 2).

Cevap Yazın