Yeniden Yapılanma Sürecinde Cemaatler

Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladi 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker sayarak tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır.

Yeni bir çağın başında, yeni bir yapılanma zorunluluğu karşısında cemaatler!

İslam dünyası eski deyimle bir inhitat/dekadans/ çöküntü döneminden geçiyor. Bu da külli bir muhasebe ve yenilenmeyi gerektiriyor. İnsanlar hasta olduğu gibi topluluklar, cemaatler, cemiyetler ve devletler de hastalanabilir. Bu hastalık bazen tedaviye cevap verir, vermediğinde ise tabii ömrünü tamamlar.

İbni Haldun’un ifadesiyle devletler de tüzel kimlikler olarak canlı organizmalara benzer. Doğar, gelişir, büyür ve ölürler. Bugün Arap dünyası baştanbaşa büyük bir buhran geçiriyor. Devletler iflasın eşiğine gelmiş, başarısız devletler kümesine düşmek üzere. Bazıları ise çoktandır müzmin bir şekilde başarısız devletler kümesinde bulunuyor.

1991 yılından beri Somali, 2011 yılından beri Yemen keza Libya gibi ülkeler bu kategoriye girebilir. Cezayir gibi petrol zengini ülkeler bile bu kategorinin çok uzağında değiller. Durum zannettiğimizden de kötü ve ciddi. Diğerleri de sıralarını bekliyorlar. Bu arazlar bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor. Birleşik kaplar teorisi gereği devletlerin çöküşü esasında devleti devlet yapan devlet altı iç dinamiklerin de çöktüğünün göstergesidir. Bu anlamda İslami cemaatler, cemiyetler, meşrep ve mezheplerin de bu hastalıklardan kurtulamadığını, fazlasıyla payını aldığını söyleyebiliriz. Aksi takdirde, canlılığını muhafaza eden devlet altı yapıların devletin bünyesini, çatısını muhafaza ve takviye etmeleri gerekirdi.
Bu açıdan üst yapının çökmesi alt yapının da sağlıklı işlemediğini gösterir. Toplum düzeni çöktüğünde devlet altında kalır. Sözgelimi, SSCB çökerken Gorbaçov’un ifadesiyle toplum düzeni, içkinin ve boşanmanın girdabında çökmüş ve ülke, ABD ile sadece uzay alanında rekabet edebilir halde idi. Öteki bütün alanlarda çökmüş ve iflas etmişti. Yürüyemeyen bir adamın uçması ne anlam ifade edebilir?

Arapların ‘dau’l ümem’ dedikleri bir deyim vardır. Milletlerin hastalıkları anlamına gelir. Milletlerin hastalıkları fiziki olmasa da bulaşıcıdır, birinden ötekine geçer. Pozitif unsurlar da öyledir. Birbirini etkiler ve etkilenir. İmam Rabbani’nin deyimiyle fikirlerin birbirine katılımı, eklenmesi ve birbirini aşılaması (telahuku efkar) her boyutta geçerlidir.

Medeniyetler nöbetleşe olarak birbirinden aktararak gelişirler. Hiçbiri sıfırdan başlamamıştır. Savaşlar ve yıkımlar olsa da insanlar birbirinden pozitif kalıcı özellikler de devşirmişlerdir. İslam dünyası da ‘dau’l ümem’ denilen milletlerin hastalıklarına yakalanmıştır. Arap ülkeleri bugün geneli itibarıyla ya başarısız ülkeler kümesindedir ya da olma yolundadır.

Tarih içinde de bu tür siyasi veya sosyolojik dönemler yaşanmıştır. Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladı 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker saymış ve tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır. Burada her meslek erbabının, her meşrebin, cemaatin ve meslek grubunun illetlerine, hastalıklarına temas etmiş ve önerilerini dile getirmiştir.

Bağdatlı Vaiz İbnü’l Cevzi de Telbisü İblis adlı eserinde ve sair eserlerinde bu hastalıklara özellikle sufi toplulukların illet ve hastalıklarına temas etmiştir. Bazen cemaatler değerlerine ve özüne yabancılaşmaktadır. Kendisinden geriye ismi ve resmi kalmaktadır. Bunu Şazeliye tarikatı ve Darkaviye kolu üzerinden gözleyen ve yozlaşma aşamalarını kademe kademe takip ederek kayda geçiren isimlerden birisi Abdulmecid es Sağir isimli Faslı yazardır. Fas da Maveraünnehir gibi tarikatların doğduğu ve serpildiği münbit yataklardan, ocaklardan birisidir. Nakşibendilik nasıl ki Buhara Semerkand hattında, havzasında gelişmişse Şazeliyye tarikatı ve benzerleri de Fas merkezli olarak serpilmişlerdir. Bununla birlikte zamanla bazı tarikatlar içten içe çökmüş ve çürümüştür.

19’uncu ve 20’inci asırda Ömer Muhtar, Abdulkadir el Cezairi gibi tekke çıkışlı kahramanların hilafına Batı Afrika havzasında ve kuşağında tarikatların ekserisi emperyalizmin kontrolüne, güdümüne girmişlerdir.

Abdulmecid es Sağir ‘İşkaliyyetü Islah el fikri’s Sufi’ isimli eserinde Darkaviye tarikatının gelişimine ışık tutuyor ve süreç içinde bozuluşunu gözlemliyor. Çıkardığı sonuçları da bizlerle paylaşıyor. Bu yolla bir tekkenin aşamalı bozuluşuna şahit oluyor ve tanıklık ediyorsunuz.

Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte kurulu ve kurumsal dini yapılar ve bu yapıyla bağlantılı cemaatler de sona eriyor. Tasavvuf sadece Türkiye’de değil İslam dünyasının genelinde kabuğuna çekiliyor, sadece izleri kalıyor. İslami mimari gibi harabeleri kalıyor. Safevilik, Erdebili tekkesi üzerine gelişmesine rağmen zamanla tarikatlere yabancılaşıyor ve onları yasaklıyor veya en azından baskı altına alıyor. Şiiliği resmi bir mezhep ve anlayış haline (tek paradigma) getiriyor. Vehhabilik de davetten devlet şekline büründükten sonra Arabistan toprakları üzerinde tek paradigma haline geliyor, tarikatlara ve kendi dışındaki anlayışlara savaş açıyor. Aynen Safeviler gibi. Bağdat ile Fas arasında kalan ve Arap dünyasında tasavvufi hareketlerin ana merkezini temsil eden Kahire ise tasavvuftan kopmamakla birlikte fazlasıyla dejenerasyondan payını almıştır. Temsil ettiği tasavvufi çizgi folklorik bir düzeye inmiştir.

Bozulmayla birlikte halkı, hakka irşattan kopuyor ve uzaklaşıyor. Bugün Ezher Şeyhi Ahmet Tayyip ile eski Müftü Ali Cum’a tasavvufi bir gelenekten geliyor olmalarına karşın özellikle Ali Cum’a darbe sürecinde Sisi’nin amigosu gibi davranmıştır. Muhammed Kutup bazı yazılarında Bekriye ailesinden Tarikat Şeyhleri Meşihatı Başkanı Muhammed Tevfik Bekri’nin İngilizlerle samimi ilişkilerini nazara vermiştir. Bugün 2011 verilerine göre Mısır’da 76 tarikat kolu faaliyet göstermekte ve toplam mensuplarının sayısı 15/16 milyonu bulmaktadır.

Türkiye’de tarikatlar ve tekkeler resmen kapatıldığında durum Batı Afrika ülkelerinden pek farklı değildir. Tasavvufi cereyanlar laçkalaşmış, özüne yabancılaşmıştı. Senusilik gibi emperyalizme karşı hareket eden tasavvufi cereyanlar hariç geride kalanlar sömürge güçleriyle muvazaalı ilişkiler içine girmişler ve bu suretle ruhunu kaybeden içi boş yapılara dönüşmüşlerdir.

Osmanlı çökerken sadece devlet çökmemiş aynı zamanda dini yapılar ve kurumlar da çökmüştür.

Bu süreçte klasik İslami hareketlerle birlikte teceddüt yanlısı yenilikçi hareketler iki zıt hat ve çizgi şeklinde gelişmişlerdir. Tekke mektep ayrışması gibi kadimciler kendi içlerine çekilmişler yenilikçiler ise genellikle Batının yörüngesinde seyretmişler ve Batılılaşmanın ‘İslami şubesi’ görünümü kazanmışlardır. İkisinin ortasında kalan sofistike karakterli çok az sayıda çizgi kalıcı olabilmiştir. Hindistan’da Ebu’l Hasen en Nedvi’nin yetiştiği Lucknow’daki Daru’n Nedve çizgisi gibi.

İslami camia yenilikçiler ile kadimciler arasında iki kısma bölünmüşlerdir. Yenilikçi hareketler emperyalizm sonrasında uç vermişler ve yeni dini ve İslami anlayışı temsil eder duruma yükselmişlerdir.

Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ekolünü temsil eden akımlar Endonezya’dan Cezayir’e kadar geniş bir alana uzanmış, tesiri altına almıştır. Endonezya’da Muhammediye Hareketi ile Cezayir’de Bin Badis hareketi veya Cemiyetü Ulema’il Müslimin, Muhammed Abduh ekolünün civar alanda yansımalarından ibarettir.

Türkiye’de Bediüzzaman çizgisi ile Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketi kısmen Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ekolünden etkilenmiştir.

Müslüman Kardeşler uzlaşmacı bir çizgiyi temsil etmeleri cihetiyle yer yer Selefilik ile Tasavvuf gergefinde kalmışlardır. Selefilik ile İhvan’ı birleştiren Sururiye ( merhum Muhammed Surur Zeynelabidin) gibi yeni akımlar da zuhur etmiştir. Buna mukabil Müslüman Kardeşler Selefiliğe siyasi bir katkı ve devinim getirmişler ama Selefilikten de bazen tasavvuf karşıtlığı devşirmişlerdir. Suriye Müslüman Kardeşler hareketi de aksine Said Havva, Abdulfettah Ebu Gudde ve Muhammed Hamid ekseninde tasavvufla barışık bir hat çizmiştir.

Osmanlı sonuna doğru, müesses ve döneme özgü dini anlayış ve kurumların solduğu gibi günümüzde mevcut İslami anlayış ve hareketlerin de miatlarını doldurduklarına dair genel bir kanaat oluşmaya başlamıştır. Artık kendilerinden beklenen işlevi yerine getiremiyorlar. Çekici değil yük haline gelmişlerdir. Yeni bir bozulma ve yeniden kuruluş dönemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bunun İslami alana ve cemaatlere yansıması da kaçınılmaz olacaktır.

100 yılı geçen bir zamandır; Bediüzzaman’dan önce de sonra da tasavvufun kurumsal döneminin kapandığını söyleyenler eksik olmamıştır. Hatta Gazali’den beri şeyhlerin kibrit-i ahmerden daha nadirü’l vücut oldukları ileri sürülmüştür. Osmanlı’nın son dönemlerinde Kuşadalı İbrahim Halveti (1845) kurumsal tasavvuf döneminin kapandığını ifade etmiştir. Esasında her asırda müçtehidin olacağını savunanlar gibi şeyhin de olacağını aksi takdirde İslam’ın salahiyetinin kalkacağını söyleyenler de olmuştur. Bununla birlikte İslam’ın içinde bir nevi fetret asırları da vardır. Nasıl Allah her asır için bir müceddit tekeffül etmişse şeyhler için de böyledir ve hiçbir asır şeyhten hali kalmaz diyenler de vardır. Maliki fukahasından Ahmet Zeruk ders alınacak şeyhlerin kalmadığını ve adimü’l vucut olduklarını söylemiştir. Buna mukabil, Darkavi/Şazeli geleneğinden gelen İbni Acibe, İbni Zeruk’u haklı bulmakla birlikte bunu genelleştirmenin doğru olmadığını savunmuştur.

Herhalde şeyhlerin yetersizliği ve kalitesizliği zamanla artmış ve hakiki mürşitler hiç veya kibrit-i ahmer hükmünde olmuşlardır. Nadir olan da yok hükmündedir ve bundan dolayı bazıları meseleyi tamim etmiştir. Lakin İbni Acibe’nin buna dair yorumu orta yolu temsil etse gerektir. Ahmet Zeruk tarikat evradı ve zikri yerine Kur’an ve sünnete tabi olmanın yeteceğini savunmuş ve diğerlerinden de yüz çevirmek gerektiğini söylemiştir.

Ahmet Zeruk’tan 100 yıl sonra Hamalı Şeyh Muhammed el Hamid günümüzde gerçek şeyhin kalmadığına hükmetmiştir. Şeyh Hamid sadece teberrük yani fahri şeyhlerinin kaldığını ifade etmiş ve tarikat evradı yerine salavat getirilmesini tavsiye etmiştir. Tarikat döneminin kapandığı fikri zamanla anonim hale gelmiştir. Son Mevlevi postnişinlerinden ve çelebilerden Veled Çelebi İzbudak, 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatların zamanının dolduğuna ve işlevini kaybettiğine inanarak şu rübaiyi döktürmüştür:

Hak ehli olunca içimizden mefkud
Cahiller edince arş-ı irşada suud
Beyhude figan etmeyelim layıktır
Dergahlarımız boş idi oldu mesdud…

28 Şubat sürecinden sonra değişen İslamcılarla ilgili şöyle bir tespit aktarılmıştır: Aslında 28 Şubat bahane oldu. İslamcıların birçoğu değişime önceden teşne ve hazırdı. 28 Şubat süreci fırsat oldu. Doğrusu tekkelerin bir kısmı içten kapanmıştı ve yasak kararıyla birlikte sadece dış kapıya kilit vurulmuştur. Lakin, tarikatlar kapanmakla yerleri doldurulabilmiş değildir.

Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte tasavvuf sonrası bir döneme girilmiştir. Ara dönemde veya fetret döneminde yeni yapılar oluşmuştur. Tasavvufi hareketler kabuğuna çekilerek yeni dönemde yer altına inmişlerdir. Özellikle asıllarıyla bağını muhafaza eden müteşerri tasavvufi hareketler hedef alınmıştır. Tasavvufi hareketler genellikle nefis tezkiyesini ele almakta ve sosyolojik zeminde kitle tezkiyesinden uzak durmaktadır. İslami hareketler ise kitle tezkiyesini ele alırken nefis terbiyesi ve tezkiyesini ihmal etmiş veya unutmuş görünmektedir. Nitekim, Müslüman Psikologların Çıkmazı gibi kitaplara imza atan ve Freud’a karşı davranışçı tedavi yöntemini geliştiren Sudanlı tanınmış psikolog Malik Babekir Bedri son derece karizmatik bir kişilik sergileyen ve dahi olarak tasvir edilen Hasan Turabi’nin en temel eksiğinin nefis terbiyesi ve tezkiyesi olduğunu söylemiştir. Erken dönemde onunla yollarını ayıran Malik Babekir Bedri, Turabi’nin İslami eğitime ve terbiyeye önem vermediğini sadece adam devşirmekle ilgilendiğini söylemiştir. Adam ve para toplamaktan kitleleri ıslah etmeye vakit kalmamıştır. Son sıralarda duygusal zeka ile birlikte ahlaki zeka da psikologların gündemini işgal ediyor. Hasan Turabi gerçekten de entelektüel, zeki ve onun ötesinde karizmatik bir şahsiyetti. Bununla birlikte ne yazık ki geride olgun bir deneyim ve tecrübe bırakamamıştır. Malik Babekir Bedri hocanın da vurguladığı gibi otoriteye ulaşmış lakin otoriteye ulaşmak ne kendisine ne de Sudan’a tam olarak yar olabilmiştir. Kendisi Bedri hocanın hilafına sufi olmasa bile Müslüman Kardeşler Suriye kolu liderliğinde Mustafa Sıbai’nin yerini alan İsam Attar da Malik Babekir Bedri hoca gibi kitle tezkiyesinden önce nefis terbiyesinin ve tezkiyesinin geldiğini söylemektedir. Aachen’da çıkardıkları Raid dergisinin bir sayısında kaleme aldığı makalesinde ümmetin hastalıklarını sayıp dökenlerin kendi hastalıklarını görmediklerini ifade etmiştir. Arapların ifadesiyle, ‘sahip olmayan başkasına ne verebilir ki (fakidu’ş şey’i la yütihi)?’

Tasavvufa meşrep gereği karşı olan ilmiye Selefiliğinin kurucu ismi Nasirüddin Elbani de tezkiye meselesine dikkat çekenlerden. Bir defasında şöyle demiştir: İslam devletini önce kalbinizde kurun sonra o afakta hariçte kurulur, teşekkül eder.

Tasavvuf terbiye ve tezkiye esaslı olduğundan dolayı şefkat mesleğidir. Bu da siyaset mesleğinin hilafına adam harcamayı değil korumayı esas alır. Siyaset alemi dünyayı ve kasveti temsil ederken tasavvuf ahirete bakar ve onunla ilgilendiğinden incelikler/rakaik ilmini temsil eder ve bu yüzden yumuşak ve insani karakterlidir. Bunu en iyi temsil eden tarihi kare Şeyh Galip’in kucağına ve dizinin dibine yatan koca cihan padişahı Üçüncü Selim Han’dır. Huzuru şeyhin eteklerinde bulmuştur. Daha doğrusu dünya huzursuzluğundan ahiret dinginliğine, genişliğine kaçmıştır. Rebii Bin Amir’in Rüstem’e dediği gibi. Peygamberi siyaset dışında siyaset çıkar üzerine kuruludur ve kasvet üretir. Tasavvuf ise riyazat, diğerkamlık ve fedakarlık üzerine kuruludur. Birisinin tarzı almak iken ötekininki vermektir. Bugün siyasi karakterli cemaatler kitleyi tezkiye ederken kendi egolarını şişiriyorlar!

Halit Bin Velid, selam veren bir gayri Müslimi iman etmediğine kanaat getirerek öldürmesi üzerine Peygamberimiz tarafından azarlanmış ve bunun üzerine ‘keşke bu azarı işittikten sonra Müslüman olsaydım’ diye iç geçirmiştir. Kuralsız bir din olmaz. Yöntem yanlışsa varılan yer doğru olmaz.

Usulcülerin güzel bir tabiri vardır: “Vusülsüzlük usulsüzlüktendir” derler. Hadiste de “iş ehline verilmezse kargaşayı ve kıyameti bekleyin” denilmektedir. İslam, Makyavelli tarzını benimsemez ve dolayısıyla yöntemi ve kriterleri vardır. Bu kriterler aşıldığında zafer hezimete dönüşür. Hasan el Benna, Beşinci Kongre Risalesinde bu meseleye temas eder. Benimsedikleri ve seçtikleri yolun uzun da olsa en güvenli yol olduğunu beyan eder. Özellikle de acilciler ve hamaset erbabına uyarıda bulunur. Tedriciliğe dayanan yöntem konusunda şunları söylemekten kendini alamaz: “ Erkekliğin ve mertliğin şanı sabır, sebat, ciddiyet ve sistematik çabadır. Sizden kim olgunlaşmamış meyveyi vaktinden evvel dalından almak ve çiçeği koparmak isterse ben hiçbir halde onunla birlikte olmam. Onlar (hamasetçiler, acilciler) için hayırlı olan bizim davamızı ve mesleğimizi bırakıp kendilerine yeni bir adres, uygun bir meşrep ve meslek aramalarıdır …”

Burada mühim bir noktaya temas etmektedir. Yani yöntem farklılığı kamp değişikliği mertebesindedir. Eskilerin deyimiyle oyunun kuralını değiştiren, galip olsa da manen mağluptur. İslami hedefe ancak İslami tarzla ulaşılır. Cemaatler Marksistlerin, Kapitalistlerin veya sömürgecilerin yöntemini benimseyemez, kullanamaz. Aksi takdirde kendisi kalamaz, dönüşür, başkalaşır. Bunu biraz vülgarize ederek anlatacak olursak, geçmişte sufi meşrep olduğu halde günümüzde Şii meşrep hale gelen bir Kadiri şeyhi vaktiyle Osmanlıyı yüceltmek için Ömer Lütfi Barkan’ın, ‘Kolonizatör Türk Dervişleri’ makalesiyle coşmuş ve şunları söylemekten kendisini alamamıştır: Atalarımız sömürünün de en iyisini yapmışlardır! Halbuki burada kastedilen bu değildir ve dervişlerin ön açması ve gönül fethetmeleri kastedilmiştir. Kasıt bu olsa bile tarihi gerçeklere uymamaktadır ve tarihi zaviyeden hilaf-i hakikattir. Esas olan gönül fethidir, Emeviler gibi toprak fethi değil. Toprak fethi gönül fethini izlemelidir. Aksi zulüm olur.

Cemaat ölçüleri

Cemaatlerin sağlıklı bir yönteme sahip olması gerektiği gibi aynı zamanda sağlam ölçüleri de olmalıdır. Sözgelimi, günümüzde mahalli ve yerel sınırları aşmış Müslüman Kardeşler hareketi ile Risale-i Nur hareketi bazı kriterler ve ölçüler getirmiştir.

Birincisi, Müspet ve yapıcı hareket. Din başkalarının aleyhine kullanılamaz. Bu prensip hem ihlası hem de adanmayı gerektirmektedir. Bu açıdan Bediüzzaman Risale-i Nur anlayışının ittihad-ı İslam mefkuresine bile alet edilmemesini istemektedir. Bu İslami değerleri ve düsturlarını menfi zeminde kullanmayı engeller. Ölçüler, İslam davetçilerine sorumluluk bilinci aşılar.

İkincisi, Doğru İslamiyet ve İslamiyetin doğrusuna vurgulamak. Risale-i Nur ile Hasan el Benna’nın Risalelerinin ortaya koyduğu gibi sonuç olarak İslamı anlama ve anlatma bir beşeri çabanın ürünüdür. İçtihatlar bütünüdür. Bu nedenle de işe başlamadan evvel doğrusunu eğrisinden ayırmak gerekir. Yoksa çabalar boşa gider, boşa kürek çekilmiş olur. Enerji heder edilir. Bu açıdan İslami anlayışlar doğru anlamalara konu olduğu kadar yanlış anlamalara da konu olabilir. Bu yanlış anlamalar ise doğru hedefe götürmez. Bu açıdan en temel mesele yapılan işin doğruluk veya yanlışlığını test ve tespit etmek, meseleye bu noktadan başlamaktır. Yanlış başlangıç, ilk düğmeyi yanlış iliklemekle eş değerdir.

Mısırlı Muhammed Gazali, ‘Min eyne nebde?/ Nereden başlamalı?’ adlı eserinde yumurtayı nereden kırmalı sorusunun cevabını arar. Bunun cevabı doğru İslamiyet ve İslamiyetin doğrusunu bulmaktır. Bununla birlikte Hasan el Benna’nın cemaat anlayışı ve uygulamaları Risale-i Nur kriterlerine uymaz. Hedef birliği olmasına rağmen arada süreç birliği yoktur. Her ikisinde de fertten başlayan ümmete ve hatta insanlık dairesine uzanan tedriciliğe dayalı bir vizyon vardır. Bununla birlikte çalışma esasları, prensipleri pek de birbirine benzemez. Risale-i Nur eser/külliyat eksenli yani prensip eksenli Müslüman Kardeşler ise ‘mürşit’ yani lider eksenlidir. Bediüzzaman kitlelerin önüne çıkmayan merdümgiriz bir kişiliği temsil ederken, Hasan el Benna aksine kitleleri teshir eden bir hatiptir.

Bağdat’ta yayınlanan ed Difa dergisinden İsa Abdulkadir isimli zat iki cemaat arasındaki farkı altı maddede toplar, ele alır. Bunların en temellerinden birisi Risale-i Nur talebelerinin doğrudan siyasetle ilgilenmemeleridir. Bu yolda maksada ulaşmak için cemiyet teşkil etmemeleridir. Cemaat adına kitlesel hareketlerden, mitinglerden ve ekonomik kurum ve yapılar kurmaktan kaçınmalarıdır. İsa Abdulkadir bazı farkları şöyle sıralar (kısaltılarak alınmıştır):

Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kutsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil. İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.

İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer. İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek, emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla, naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar. Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.

Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.

Dördüncü fark: Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur’ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.

Beşinci fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü’l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye faydalarından çekiniyorlar. Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.”

Buradaki yöntem farkları sonuç farklarını da beraberinde getirmektedir. Bunlardan birisi cemiyet ifadesidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde cemiyet denilince ve siyasetle birlikte anılınca İttihat ve Terakki akla gelirdi. Onların özellikleri ise komitacılık ve totaliter bir anlayıştır. Dolayısıyla Müslüman Kardeşlerin biat alma merasimleri vesaire İttihatçıların cemiyete girerken yemin etme törenlerini andırmaktadır. Bu merasimlerde ve ötesinde askeri bir disiplin söz konusudur. Keza Özel Birim denilen birim de silahlı faaliyetleriyle anılan bir yapıdır ve zamanla kontrolden çıkmış; Hasan el Benna’nın suikastına ardından da Cemaatin yasaklanmasına neden olmuştur. Yine aynı anlayışın bir devamı ve sonucu olarak Müslüman Kardeşler 1952 Nasır darbesine destek vermişlerdir. Bunun olumsuz akisleri ve yansımaları da bilahare Cemaatin peşini bırakmamıştır.

Kısaca Müslüman Kardeşler doğrudan bir siyasi veya askeri komita olmamakla birlikte Cemaat anlayışının yanlış tanımlanması, yapılandırılması nedeniyle içinde böyle bir eğilimi de barındırmış ve bu da travmatik yol kazalarına neden olmuş ve çile dönemlerini celp etmiştir. Bir başka eğilim ise totaliterleşme eğilimidir. Hiçbir cemaat kendisini külli anlamda İslam’ın yerine koyamaz. Fikren veya yapı olarak bu iddiayı taşıdığında, başkalarına hayat hakkı tanımayacak ve totaliter eğilimler kazanacaktır. Hasan el Benna’nın iyi niyetinden şüphe edilemez ama cemaatin misyonuyla alakalı külli bir diriliş hedefi ortaya koymuştur. Beşinci Kongre Risalesinde Müslüman Kardeşler davasının kapsayıcı ıslah fikri olduğunu belirtmektedir. Bu ise genelde cemaat veya hareket anlamında ben merkezli ve zımni olarak çatışmacı bir yaklaşımdır. Ötekileri dışlamaya götürebilir. Zamanla cemaati veya yapıyı İslam’ın yerine geçirme veya devletin yerine ikame gibi eğilimler kontrolden çıkarak kendi zeminine zarar vermektedir.

Cemaatlerin doğrudan siyasete katılmaları onları zamanla hizip haline getirir. Mısır’da Cemiyetü’ş Şer’iyye siyaseti izler ama içine girmez. Keza cemaat eksenli ticari kurumlar cemaat içinde rekabet damarlarını kızıştırır, ihlası kırar ve haksızlıklara neden olur. Dolayısıyla cemaatlerin üç beyazı; doğrudan siyaset, ticaret ve şiddet sarmalıdır. Cemaatlerin maddi anlamda güçlenme tutkuları onları asabiyet anlayışına götürür bu da hizipleşmeye yol açar ve hadiste uyarıldığı gibi ‘esere’ yani yandaş kayırmasına yol verir. Bu Emevileşme emaresi ve eğilimidir. ‘Esere’ yandaşları güçlendirme ve karşıtları siyasi rüşvetle tarafına geçirme anlayışı ve tarzıdır. Devletler gibi cemaatler de hata eder. Devleti yönetenlerin yanlış yapması gibi cemaatleri yönetenler de yanlış yapabilir. Yanlış yapmamanın garantisi yoktur. Cemaatler hakkın ve haklının ve halkın hizmetinde olduklarından dolaylı devlet karşısında özerk olmak ve kalmak durumundadırlar. Devletle mümkün mertebe çatışmamayı esas alsalar da bağlılıkları doğrudan hakkadır. Bu devlete karşı kalkışma veya profesyonel muhalefeti gerektirmez. Ne devletin kontrolüne girmeli ne de devletin yerine geçmelidirler.

Manipülasyon ve muvazaadan kaçınmalılar: Sözgelimi, Mısır’da Enver Sedat sola karşı İslami camiayı yanına çekmek istediğinde Müslüman Kardeşlere ‘önünüzü açalım’ diye bir teklif götürür. Ömer Telmisani bu muvazaaya yaklaşmayınca bu ihale Cemaat-ı İslamiye diye kurulan bir yapının üzerine kalır ve bu yapının içinden çıkanlar da daha sonra devlete savaş açarlar ve bu yapının çekirdeği hükmündeki Tanzim el Cihad, Enver Sedat’ı öldürür. Bu yasak ve derin ilişki veya muvazaa iki tarafa da zarar vermiştir. Keza Fuat Doğu, Türkiye’de sola karşı dalga kıran olabilmesi için üniversitelerde Seyyid Kutup’un kitaplarının okunmasını, yayılmasını teşvik ettiklerini söyler. Seyyid Kutup yaşadığı dönemde teorik olarak Msır’da Marksist düşüncenin korkulu rüyasıdır. Hariçte ise İslami kesimlerin Marksistlere karşı hüccetidir. Mısır’daki Cemaat-ı İslamiye gibi Yeniden Milli Mücadele akımı da içeride Fuat Doğu’nun yardımlarına mazhar olmuştur. 12 Eylül sonrasında darbeci paşalar da kendileriyle işbirliği yapacak dini gruplar ararlar. Mehmet Kutlular’ın hatıratına göre kendilerinin de kapılarını çalarlar ama ‘yüz bulamayınca’ bu ihale Fethullah Gülen’in üzerine kalır. Bu örnekler cemaatlerin neden hem özerk hem de ölçülü kalması gerektiğini gösteren ibretli deneyimlerdir.

Amaç, ne devletle sürtüşmek ne devletin yerini almaktır. Hayat boşluk kaldırmayacağı için devlet fonksiyonlarını kaybettiğinde elbette sosyolojik yapılar geçici olarak bu siyasi boşluğu doldururlar. Bu eşyanın tabiatıyla alakalı bir durumdur. Bu, zorlama ile kurguyla değil, ihtiyaçla taayyün eder.

Bediüzzaman ve İsa Abdulkadir’in temas ettiği ayrışma çizgisi İhvan arasında daima münakaşa ve çekişme mevzusu olmuştur. Abdussettar Milici gibi İhvan mensupları 2005 sonrasında ısrarla siyasi alandan davet alanına çekilmeyi teklif etmişlerse de Muhammed Mehdi Akif gibiler ‘ cenaze levazımatçılığı bile yapsak artık siyasetçi damgası yemiş durumdayız bu işin geri dönüşü yok. Adımız siyasi alanla anılıyor bu saatten sonra yolumuzu değiştirdiğimize kimse inanmaz’ demiştir. Davet alanındaki melekeleri kurumuş veya gerilemiş olsa da bir koltukta iki karpuz taşıma alışkanlığından vazgeçememişler ve sonuç itibarıyla süreç onları 25Ocak/11 Şubat 2011’e taşımıştır. Gannuşi ise davet ile siyasetin arasını ayırmış ve siyaset lehine daveti üç talakla boşamıştır. Hala Mısır kanadı iki alanın birlikte yürütülmesi gerektiğine inanıyor. Muhammed Mehdi Akif meselenin doğru veya yanlışlığına bakmadan saplantılı bir cevap vermiştir. Bu cevap teorik değil pratik bir cevaptır. Son olarak Sisi tarafından içeri tıkılan İhvan kökenli Güçlü Mısır Partisinin Başkanı Abdulmünim Ebu’l Fütuh fırtınalı tartışmaların yaşandığı günlerde bu doğrultuda, ‘bir cemaat bir ülkeyi yönetemez’ demiştir. Bu askeri bir zümrenin ülkeyi yönetmesi gibidir. O günlerde Ebu’l Fütuh, Müslüman Kardeşleri uyarmış ama gelişmelerin önünü kesememiştir. Değişimin parçası olacaklarını ama kendisi veya tamamı olamayacaklarını bunun imkan dışı olduğunu söylemiştir.

Ebu’ Fütuh geçmişte İhvan’ın liberal kanadını temsil eden isimlerden biri olsa da bu konudaki uyarılarında haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Ayat Oraby gibi İhvan’ın Ortodoks çizgisini temsil edenler Ebu’l Fütuh’u yerden yere vuruyorlar. Bu da ayrı mesele.

Türkiye’de de 15 Temmuz ile birlikte anılan bir yapı (FETÖ) fiiliyatta ve pratikte ‘bir cemaat bir devleti yönetir’ anlayışını temsil etmiştir. Bu da büyük rahneler ve yaralar açmıştır. Siyasi tekelleşme kutuplaşmayı da beraberinde getirir. Halbuki, İslam davası güneş gibidir kimseyi dışlamaz ve cemaatler de hidayet rehberleri olarak bu anlayışın dışına çıkamazlar. Bu açıdan kendilerini bütün görenler bütünü parçalar, parça görenler ise bütünü tamamlarlar.

Nitekim cahiliye döneminde bir tamirat sonrasında Hacer el Esved’in yeniden yerine yerleştirilmesi arifesinde kabileler bu şerefi kimseye bırakmak istemezler.

Bunun üzerine Kabe’ye ilk gelen kişiyi hakem kılma kararı alırlar. Talihlerine ‘emin’ olarak bildikleri Hazreti Muhammed (s.a.v.) çıkar ve Hacerü’l Esved’in bir yaygı ve sergi üzerine konulmasını ve her kabileden bir temsilcinin ucundan tutarak bu suretle taşın eski yerine yerleştirilmesini teklif eder. Bunu uygun görürler ve kavga meselesi bu durumla birlikte kaynaşma meselesi haline gelir. Bu gibi umumi ve şeref meselesi işler bütün Müslümanların veya insanların muavenetiyle icra edilir.

Fikri olarak Hizbu’t Tahrir gibi bir takım hareketlerin totaliter karakter taşıdığı ileri sürülmüştür. Doğruyu kendi tekelinde gören hareketler büyük çapta totaliter eğilimler taşır ve baskın karakterini çevreye de yansıtırlar. Bu da şura esasını gölgeler. Onların şuraya atfettikleri anlam keyfidir. Emevilerin biat anlayışını tek yanlı hale getirmeleri gibi zamanla şura anlayışı da yönetici lehine yorumlanmıştır.

Mısır’da Şükrü Mustafa akımı çıktığında kendilerine Cemaatü’l Müslimin/Müslüman Topluluk adını verdiklerinde karşılarına İsam Attar gibi düşünürler çıkmıştı. Bu tanımlama veya isimlendirmenin yanlış olduğunu ve kendileri açısından Müslüman topluluklardan bir topluluk (cemaatü’n minel Müslimin) ifadesini kullanmalarının daha uygun olacağını söylemişti.

Burada bazıları İslamiyeti tekeli altına almak istemektedir bu da totaliter yaklaşımları besler. Camia içinde gereksiz çatışma ortamlarını tetikler. İkinci kategoride ise hakikati veya doğruyu tekellerine almak isteyenler vardır. Bu da ilmi istibdada götürür. Hakikat kimsenin tekelinde değildir. Hakikat soyuttur somuta indiğinde renklenir ve dallanır, budaklanır. Bu açıdan İmam Şafiî bu tekel meselesinde şunları söylemiştir. ”Benim mezhebim, esas aldığım görüş doğrudur ama yanlış olma ihtimali vardır. Muarız anlayış yanlıştır ama doğru olma ihtimali vardır…”

Kliklerin ‘tek hak meşrep benim meşrebimdir, tek doğru benim doğrumdur’ anlayışı niza ve çatışma kapısını aralayacaktır.” Bu, ancak İslam ümmetinin toplamı üzerinden söylenebilecek bir sözdür. Parçalar bütün adına bunu söyleyemez.

Cevap Yazın