Yardımcı Doçentlik Tartışması Üzerinden Türkiye’de Akademiyi Anlamak

Cumhurbaşkanımızın verdiği rakamlara göre 7.3 milyon yüksek öğretim öğrencisi, 75 bin doktoralı öğretim elemanımız var. Bu rakamlar kabaca her doktoralı öğretim elemanına yaklaşık ortalama 100 öğrenci düştüğünü gösteriyor. Yüksek öğretimimizin en büyük açığının doktoralı öğretim elemanı olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 26 Temmuz 2017’de “Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin. Dünyanın kaç yerinde acaba yardımcı doçentlik var?” çıkışından sonra başlayan ve Ocak ayında kanunlaşması için Meclis’e sunulan (yardımcı) doçentlik tartışması, akademiyi de yeniden tartışmaya açtı.

Yardımcı doçentlik üzerinden başlayan tartışmanın teknik ayrıntılarına ilişkin birçok görüş yazıldı, konuşuldu: Doçentlik sınavının şekli, yardımcı doçentliğin kimliği ve geleceği, doktor öğretim görevliliği, dil barajı, kadro ve maaş durumu vb. detaylar hakkında lehte ya da aleyhteki görüşler kamuoyuna sunuldu. Serdedilen görüşler analiz edildiğinde sistemin nasıl olması gerektiğine ilişkin her görüşün kendi içinde bir bütünlüğü ve tutarlılığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

YÖK’ün yaptığı hazırlık neticesinde Meclis’e sunulan kanun teklifindeki görüşlere yakın olanların argümanları ile karşıt argümanların ortak yanı yükseköğretimde niteliği artırmak(!). Ne var ki niteliğin dil puanının düşürülmesi ve doçentlik sınavında sözlü bölümün kaldırılması ile mi artacağı yoksa yardımcı doçentlikte ders verdikten ve danışmanlık yaptıktan sonra mı artacağı konusunda ikna edici parametreler henüz sunulabilmiş değil.

Hal böyle olunca bu ve benzeri değişiklikleri tetikleyen asıl saikin ne olduğu konusu daha derin bir tartışmayı gerekli kılmaktadır.

Asıl Saik Ne?

Yardımcı doçentliğin Cumhurbaşkanının gündemine nasıl girdiğini, yine Sn. Cumhurbaşkanının açıklamasından öğreniyoruz: Sayın Cumhurbaşkanına, yakınında olan bazı yardımcı doçentler durumları hakkında dert yanıyorlar, yersiz gerekçelerle doçent olamadıklarını söylüyorlar, akademide üst kadrolara doğru yükselme engellenince, akademisyenliğe olan ilginin zayıfladığından, motivasyonların düştüğünden bahsediyorlar. Bu söylenenlerin bir noktaya kadar tartışılabilir yanları olsa da Cumhurbaşkanının konuya ilgi duyması ve bir müdahale kararı almasında etken olan asıl saikin yüksek öğretimdeki öğretim elemanı açığı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanımızın verdiği rakamlara göre 7.3 milyon yüksek öğretim öğrencisi, 75 bin doktoralı öğretim elemanımız var. Bu rakamlar kabaca her doktoralı öğretim elemanına yaklaşık ortalama 100 öğrenci düştüğünü gösteriyor. Yüksek öğretimimizin en büyük açığının doktoralı öğretim elemanı olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda bu öğrenci/öğretim elemanı oranı oldukça yüksek.

Ne var ki yapılan değişikliği, bu oranı gelişmiş ülkelerin durumu ile karşılaştırarak açıklamak da pek mümkün görünmüyor. Zira tartışma doktoralı öğretim elemanı sayısını artırmak üzerinden değil, zaten doktoraları olan yardımcı doçentler ve doçentlik sınavı üzerinden yürütülmektedir.

Akademide önemli olan, unvanın (Yrd. Doç, Doç. ya da Prof.) ne olduğundan çok doktoralı bilim insanı sayısıdır. Türkiye’de yaklaşık 100 bin civarında doktora programı öğrencimiz varken her yıl mezun sayımız 5 binin çok altındadır. Optimum bir oran yakalamak adına (1/20 öğrenci) ihtiyacımız olan doktoralı öğretim elemanı sayısı 250 bindir ve bu hızla ancak 50 yılda bu sayıda doktoralı öğretim elemanı yetiştirebiliriz demektir.

Diğer taraftan liselerin de zorunlu eğitime dahil edilmesi, yüksek öğretime olan talebi daha da yükseltmiş ve üniversitelerin önündeki kuyruk daha fazla uzamıştır. Gerçi üniversite sayısı ve kapasitesi artırılmış olsa da halen derslik başına düşen öğrenci sayısı da oldukça yüksektir. Ortalama bir rakam vermek gerekirse her yıl 2 milyon kontenjan açabilecek bir kapasiteye, her 20 kişi için bir doktoralı öğretim elemanına ihtiyacımız var. Sayılar bu kadar açıkken yapılan değişiklikleri sadece durumlarından yakınan birkaç yardımcı doçentin talebinin karşılanması olarak görmek durumu açıklamaya yeter mi?

Ben yetmeyeceğini düşünüyorum. O halde bu durumu açıklayacak en tutarlı argüman, yoğun yüksek öğretim talebini karşılamak için en hızlı biçimde ders verebilecek öğretim görevlisi sayısını artırmak. Eğer böyleyse, bugün için akademideki öncelikli sorunumuzun nitelik değil nicelik olarak belirginleştiği anlaşılmaktadır. Bu kadar yüksek talebin olduğu bir ortamda akademik yükseltmelerde akademinin klasik teamüllerine ve kurallarına bağlı kalmak işi gereksiz yere uzatmaktadır. Bu rahatlık, politikacıların da toplumun da çok fazla sabredebileceği bir durum olamaz.

Nitekim Sayın Cumhurbaşkanının konuya ilişkin açıklamasındaki üslubuna da dikkat ettiğimizde bu minvalde bir mesaj verdiğini iddia etmek yanlış olmayacaktır:

“Ülkemdeki rektörlerimizden de bir ricam var. YÖK Başkanımız ile de bunu konuşuyorum. Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Bir gözden geçirilsin. Yardımcı doçentlikle ön kesiyoruz.”

Sayın Cumhurbaşkanımızın akademiden (Rektörlerden ve YÖK Başkanından) beklentisi yüksek öğretim talebinin hızla karşılanması. Kerameti kendinden menkul detaylarda tartışarak işin uzatılmaması.

Yeni Anlayış

Diğer taraftan klasik akademinin kapitalizm karşısındaki konumu ve işlevi de değişti. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle geleneksel olarak “ilmiye sınıfı” tabiriyle karşılanan bugünkü “akademi”, hikmetin peşinde koşan, insanı ve doğayı anlamaya çalışan, sorular soran ve bu soruların cevapları için yıllarca dirsek çürüten, akıl yoran bir yapıdan, gündelik ihtiyaçların pratik ve hızlı karşılanması amacıyla çözümler üreten, iş olanakları yaratan, katma değer, patent ve marka üreten, politikanın, ekonominin ve toplumun bugünkü ihtiyaçlarına ve taleplerine duyarlı olması gereken bir yapıya doğru evrildi.

Bu yeni anlayış, hükümetleri, akademiyi bu yeni anlayışa yönlendirecek politikalara zorladı. Türkiye’de birkaç yıl önce başlayan akademik teşvik uygulaması, doçentlik sınavındaki yeni kriterler (uluslararası yayın yanında proje, patent, sergi, atıf vb.) bu yeni yaklaşımın yansımaları olarak okunmalıdır. Akademik teşvik, sıcak para anlamına geldiği için kitlesel eğitimlerde, otantik ilmiye sınıfı beklentilerinin aksine devlet memuru ya da ücretli personel gibi çalışan akademik personelin, bir firmada ya da devlet dairesinde prime ya da mesai ücretine karşılık daha fazla gelir elde etmeye benzeyen bu teşviklere teşne olması da yadırganacak bir durum değildir. Hatta bu teşviklerin akademik etik bir tarafa genel etik ilkelerin ihlaline varacak düzeyde istismar edildiğine dair örneklerin gün yüzüne çıkması (YÖK’ün yayınladığı uyarı genelgesinden bunu anlıyoruz) durumun geldiği noktayı anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Yüksek Liseliler

O halde üniversiteler, akademi ve ilmiye sınıfından bahsederken esasında bilimin üretildiği kurumların üç işlevinin ayrışması gerektiğinden de bahsediyor olabiliriz. Üniversiteler, yüksek lise gibi, kitlesel eğitime odaklanan, İngilizcedeki karşılığı ile “lecturer”ların yeni unvanıyla “doktoralı öğretim görevlilerinin” hatta gerekirse -ki gerekecek- doktorasız okutmanların, uzmanların ders verdiği bir eğitim kurumu olacak ve diploma verecek. Akademi ise, piyasanın ve politikanın ihtiyaç duyduğu araştırmaları yapacak ve bilimsel bilgi üreterek kalkınmaya bilimsel destek oluşturacak. Ancak doktoralı/doktorasız öğretim elemanlarının haftada ortalama 30 saat ders verdiği kitlesel eğitim kurumları bunu yapamayacağı için 2017 yılında 10 araştırma üniversitesi belirlendi.İlmiye sınıfına gelince, onlar fedakâr, eli öpülesi, ağzı dualı birkaç otantik değer olarak kalacak. Adları anılınca sitayişle bahsedilecekler. Kütüphanelerinin büyüklüklerinden, günde kaç saat çalıştıklarından, kaç dil bildiklerinden, nasıl kıymetli eserler verdiklerinden, makama, paraya tamah etmediklerinden, fedakâr eşlerinden ve çocuklarından menkıbevâri bahsedilen üstadlar olarak anılacak ve birkaç meraklı genç de onların çevresinde kutlu yürüyüşün talipleri olarak kalacaklar. Yeni çağın akademisindeki değişimin kurumsal yapıların ve bilginin form değiştirmesiyle ilgili boyutlarının da yukarıda özetlenen anlayış ve yaklaşım değişiminin altında yatan etkenler olarak analiz edilmesi gerektiğini not düşelim.

Özetle yardımcı doçentlik tartışması ile gündeme gelen akademiye ilişkin tartışmaları, modernizm, postmodernizm, küreselleşme ve bilgiçağı dönemlerini aynı anda yaşayan, geç kalmış kalkınmasını ve kentleşmesini hızla tamamlamaya çalışan, nüfusunun %90’ının 90 yıl içinde köyden kente göçtüğü genç bir nüfusa sahip Türkiye’nin, bu karmaşık zihin ve duygu durumunda toplumsal sorunlarına bulmaya çalıştığı gündelik çözümlerden birinin yansımaları olarak değerlendiriyorum. Denizler durulmaz dalgalanmadan.

Cevap Yazın