Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti

Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde ki güvenlik algısının; temelleri devletin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal tarafından atılan ve dış politikanın da ana ekseni olan ‘‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!’’ yaklaşımı olduğunu söylemek mümkündür. Uzunca yıllar sürdürülecek bu argüman etrafında şekillenen öncül güvenlik yaklaşımlarında karar alıcılar yine birçoğu İstiklal Mücadelesi içerisinde bulunan askerler veya asker kökenli bazı siyasiler olmuştur. Türkiye’de oluşturulan güvenlik ajandalarında askeri bürokrasinin hegemonyası 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri ile 12 Mart 1971 Muhtırası gibi olaylarla daha da perçinlenmiş; Kıbrıs Krizi ve PKK terör örgütü gibi silahlı çatışma profiline sahip gelişmelerin de vuku bulması ile gittikçe güçlenmiştir. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanılan Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ise Türkiye Cumhuriyeti’nin artık birçok alanda olduğu gibi güvenlik alanında da Batı’ya angaje olduğunun göstergesi olmuştur.

Bundan sonra görülen ve Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır. Bu zorunlu politikalar içerisinde son dönemde en dikkat çekeni ve aslında somut olmaya en yakını ise Polis Akademisi Başkanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Kasım 2016’da düzenlenen programda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kısmen de olsa içeriği hakkında bilgiler verilen ‘‘Yeni Güvenlik Konsepti’’ olmuştur.

Asimetrik Tehdit

Türkiye’yi yeni güvenlik konseptine iten unsurlar ise uluslararası güvenliğin her geçen gün yeni çatışma ve krizlerle tehlikeye girmesi, bölgesel istikrarın ve güvenlik mimarisinin zaafa uğraması, 15 Temmuz 2016 tarihinde giriştiği hain darbe teşebbüsü ile silahlı kalkışma hamlesini de gerçekleştirmiş olan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ), Suriye ve Irak’ta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği aleyhinde saldırı ve girişimlerde bulunan DEAŞ adlı terörist oluşum, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı eylemler de bulunan PYD/YPG adlı terörist unsur, Kuzey Irak’ta ve Türkiye içerisinde bölücü faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü olmuştur. Eş zamanlı gerçekleşen ve her zamankinden daha yoğun bir şekilde şiddetini arttıran; üstelik asimetrik bir hal de alan tüm bu risk ve tehditlere rağmen Türkiye, -çevresindeki birçok ülkede yönetilebilirlik olgusu ortadan kalkmış olmasına rağmen- Anadolu denen coğrafyada bir istikrar ve güvenlik kuşağı oluşturmayı başarmıştır. Açıklandığı andan itibaren içeriği, kodları ve yoğunluğu hakkında ayrıntılı bilgilerin olmadığı yönünde yorumlar alan ve mevcut haliyle dar bir teorik çerçeve çizdiği zikredilen bu yeni güvenlik konsepti için bilinen en önemli ve en somut nokta; Türkiye’nin kendisine yönelik risk ve tehditleri artık savunmada kalarak değil taarruz ederek; bekleyerek değil gidip, arayıp, bulup yerinde, kaynağında ortadan kaldıracağı yaklaşımı olmuştur. Nitekim bu anlayış yakın zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Zeytin Dalı Harekatı’nın başlamasıyla eş zamanlı olarak Bursa’da yapmış olduğu konuşmasında ‘‘…Onlar kaçacak biz kovalayacağız…’’ ifadesi ile Başbakan Binali Yıldırım’ın AFAD Programında yaptığı konuşmasında ‘‘…Son iki yılda teröre karşı savunma değil taarruz yaklaşımımız ile devlet otoritesi tamamen sağlanmış durumda. Bu yetmez sınırlarımızda takip sistemlerini artırıyoruz. Sınırlarımız ötesinden gelen saldırılara karşı gerekli karşılığı veriyoruz…’’ ifadesinde kendisini göstermiştir. Aslında bu güvenlik anlayışı birçok aktörün uygulamaya koyduğu ve ‘‘önleyici güvenlik anlayışı’’ olarak bilinen yaklaşımın geçte olsa Türkiye tarafından tatbiki olmuştur.

Önleyici Güvenlik Anlayışı

Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin içeriğine, kodlarına ve etkilerine yönelik sağlıklı bir değerlendirme yapılmasına ve bu konsept hakkında somut, hacimli bilgiler elde edilmesine olanak verecek donelerin, konseptin sahada uygulanmasıyla veya bir başka ifade ile pratiğe geçirilmesiyle elde edildiğini görmekteyiz. Bu anlamda özellikle Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının önemli ipuçları sunduğunu söylemek mümkündür. Hem içeride hem de dışarıda uygulamaya konan bu güvenlik anlayışının, sınırların ötesinde kendisi için tanımladığı güvenlik hattının da sadece ‘‘yakın coğrafi havzayı’’ kapsamadığını ve bu havzanın daha da ötesini kapsadığını belirtmek gerekir. Nitekim Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük üssü olarak kurmuş olduğu Somali’deki üs ile Katar’da hayata geçirdiği üs bu güvenlik havzasının sınırlarını göstermesi açısından önemli birer örnek olmaktadır.
Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin en önemli kodlarından birisinin; dahası kaçınılmaz olarak etkileşimde olduğu en önemli alanın diplomasi olduğunu görmekteyiz. Özellikle Zeytin Dalı Harekâtı sürecinde ve öncesinde son derece etkin bir örneğine şahit olduğumuz yoğun diplomatik girişimlerin Türkiye’nin haklılığını ve hassasiyetlerini gerek muhataplarına gerekse uluslararası arenaya aktarması açısından son derece önemli olduğu görüldü. Nitekim Harekâta yönelik herhangi ciddi bir eleştiri ya da aksi yorumun gelmemesi bir yana Türkiye’nin meşru haklarına ve hassasiyetlerine vurgu yapan açıklamaların geldiğine şahit olduk. Bu da Türkiye’nin önemli ve doğru bir diplomasi örneği ortaya koyarak; harekâtın meşruluğunu ve hukukiliğini ne derece sağlıklı bir şekilde temellendirdiğini göstermektedir.

Ortaya konan diplomasinin yanında Türkiye’nin masum sivil unsurlara yönelik hassasiyetini her fırsatta vurgulaması ve bunun somut örneğini Çukur Operasyonları ve Fırat kalkanı Harekâtı ile ortaya koymuş olması da Harekât başlangıcı ile Türkiye’yi hedef alan karalama kampanyalarının boşa çıkmasına yol açtı. Böylece Türkiye’nin yeni güvenlik konseptine insan ve vicdan odaklı bir yaklaşımda ekleyen bu duruş, Türkiye’yi ABD gibi birçok devletin hayata geçirdiği güvenlik stratejileriyle –Afganistan ve Irak başta olmak üzere- yol açtığı sivil kayıplarla karşı karşıya getirmemektedir. Türkiye bu yeni konsept ile güvenlik-diplomasi etkileşiminde olması gereken ve arzulanan etkileşimi de oluşturmuş ve bu iki alanı birbirini destekleyici bir formata sokmayı başarmıştır. Nitekim Türkiye’nin daha önce PYD/YPG konusunda müttefiki olan ABD’ye yaptığı uyarılara rağmen ABD tarafından geliştirilen ve Türkiye açısından olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz söylemlerin, -Harekât ile birlikte Türkiye ile derinlikli bir güvenli hat oluşturabileceklerini belirten ifadeler gibi- Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla dikkate alan açıklamalara evrildiğini gördük.

İstihbarat, Akıl ve Bilim İşidir

Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinde istihbarat olgusu da temel hususlar arasında yer almaktadır. İstihbaratın önemi hakkında bir İngiliz istihbaratçısı olan Michael Herman: “İstihbarat rasyonaliteyi temsil eder ve istihbarat kullanmayı reddeden devlet adamı Aristoteles’ den beri Batılı insanının bilgi ufkunu genişletmek için kullandığı iki araca sırtını döndüğünü bilmek zorundadır. Bunlar, akıl ve bilimsel yöntemdir.” ifadelerini kullanır. Modern stratejik istihbaratın kurucusu olarak sayılan Sherman Kent ise stratejik istihbaratı: ‘‘Karar alıcıların hatalı plânlama ve hareketleriyle kendi politikalarına zarar ve taahhütlerine zarar vermeyecek şekilde diğer devletlerle ilgili olarak sahip olmaları gereken bilgi türüne verilen addır.” şeklinde tanımlar. Stratejik istihbarat olgusunun her güvenlik stratejisi ve anlayışında olduğu gibi kaçınılmaz olarak Türkiye’nin yeni güvenlik konsepti içinde de önemli bir yer edindiğini ve son derece etkin sonuçlar ortaya çıkardığına şahit olduk; olmaya da devam ediyoruz. Son dönemde özellikle farklı kategorilere ayrılmış listelerde yer alan bazı sözde örgüt liderlerinin –son olarak kırmızı listede yer alan Gülbahar kod Hülya Eroğlu- nokta operasyonlarla etkisiz hale getirilmesi, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında hedef nokta ve isimlerin belirlenmesi, Türkiye’yi hedef alan saldırıların ve sızmaların önemli oranda minimize edilmesi bunun örneklerini oluşturmaktadır.

Bu örnekler ışığında 2500 yıllık bir strateji kitabı olarak hala büyük önem taşıyan ve bir o kadar da saygı gören Savaş Sanatı’nda Sun Tzu’nun istihbarata ve casus kullanımına yönelik tespitlerine bir kez daha göz atmanın, istihbari süreç hakkında bilgi edinmek açısından önemli olacağı düşünülmektedir: “Düşmana karşı zafer kazanmak için olacakları önceden bilmek gerekir. Bu bilgi ancak düşmanın durumunu bilen insanlardan alınabilir. Casusun beş çeşidi vardır: Yerel casus, düşman içindeki casus, taraf değiştirmiş casus, ölü casus ve canlı casus. Savaşta bir şehre saldırılacaksa, düşman komutanlar öldürülecekse, mutlaka savunma yapan tüm kademeler isimleri ve ayrıntılarıyla öğrenilmelidir. Düşmanın gönderdiği casuslar öğrenilmeli, satın alınmalı ve kullanılmalıdır. Yerel casuslar düşman içinden casus elde ederken, canlı casuslar düşman hakkında bilgi getirirler, ölü casuslar ise düşmana onları yanlış yönlendirecek yanıltıcı bilgiler verirler. Bu, savaşta çok önemlidir. Ordu buna dayanarak hareket eder.’’

Yerli Savunma Sanayii

Türkiye’nin milli gücünün en önemli noktalarından biri olan yerli savunma sanayisinin de yeni güvenlik konsepti dahilinde her geçen gün etkin bir role büründüğünü görmekteyiz. Bu açıdan envanterin yerlilik oranının yüzde 70’lere dayanması ve son olarak Zeytin Dalı Harekatı’nda ATAK Helikopterleri, CİRİT Füzesi, Fırtına Obüsleri, Koral Radar Sistemi, Atılgan ve Zıpkın Hava Savunma Sistemleri, SOM Füzeleri, MPT-76 Piyade Tüfeği, İHA ve SİHA’lar gibi çok sayıda yerli harp araç-gereci ile mühimmatının kullanılması, Harekat kapsamında yararlanılan yerli üretim oranını yüzde 75’lere taşırken; yerli mühimmatın atış başarısı da yüzde 100’e yakın bir seviyede gerçekleşmiştir. Ayrıca bu konuda Harekâtı değerlendiren güvenlik uzmanlarının böyle bir operasyonu gerçekleştirecek ülke sayısının 5’i geçemeyeceğini belirten açıklamalarının da bu konuda önemli bir gösterge olacağı açıktır. Ki bu hususta Harekât’ın ilk günü 72 savaş uçağı ile gerçekleştirilen hava akınında 108 hedefin yüzde 95,57 isabet oranı ile vurulmasının son yıllarda dünyada bir örneğinin olmadığı da unutulmamalıdır.

Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin önemli kodlarından olarak değerlendirebileceğimiz ve ülkelerin milli güç unsurları arasında da yer alan psiko-sosyal yapının da Türkiye’nin eş zamanlı olarak karşı karşıya kaldığı tehdit ve riskler (darbe girişimi, terörle mücadele vb.) ile bir beka mücadelesi çerçevesinde konumlanarak; kenetlendiğini ve büyük oranda seçilmiş iradenin politikalarını destekleyen bir profile yöneldiğini görmekteyiz. Bu yönelimin de hem karar alıcıların göstereceği dirayete hem de tasarlanan güvenlik politikalarının sahada uygulanmasına ve sonuç almasına son derece olumlu bir katkı yaptığını görmekteyiz. Nitekim 15 Temmuz gecesi ile ortaya konan ruhun Zeytin Dalı Harekâtı ile devam ettirildiğine şahit oluyoruz. Öyle ki oluşturulan bu birlik ve dayanışmanın Harekat’ın başlamasıyla yurt dışında Türkiye’yi hedef alan karalama ve iftira kampanyalarının yurt içindeki aparatlarına da Harekât’ın meşruluğunu ve Türkiye’nin haklılığını tartışmaya açmaya yeltenenlere de istedikleri fırsatı vermediğine şahit olduk. Dahası toplumdaki milli birlik ve motivasyonun cepheye giden askerlerimizin moral gücüne de ne derece yansıdığını Harekat’ın ilk günlerinde kendisine istikametin neresi olduğu sorulan askerimizin son derece coşku ve sevinçle vermiş olduğu “Kızıl Elma” cevabında görmüş olduk.

Son olarak ‘‘Yeni Güvenlik Konsepti’’nin yanında yüz yıllardır değişmeyen bir duruma değinmemiz gerekiyor ki o da doğrudan bu yeni güvenlik konseptinin uygulayıcısı olan insan unsurumuzla alakalıdır. Son örneğine geçtiğimiz günlerde Zeytin Dalı Harekatı’nda hedefe 20 metreye kadar yaklaşıp imha eden kahraman savaş pilotumuzla şahit olduğumuz Türk Ordusu’nun bu yüz yıllara dayanan görev azmi ve sorumluluk bilinci belki de oluşturulan güvenlik stratejilerinin başarıya ulaşmasında en büyük etken olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuca Dair:

Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı sonrasında bölgede neler yaşandığını hatırlayalım:

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile terörist unsurlardan arındırdığı bölgede nüfus 10 kat artmıştır. Yaklaşık 100 bin bölge insanı topraklarına geri dönmüştür. Bölgede imar ve iskan faaliyetlerine öncelik verilerek alt ve üst yapı yatırımları hayata geçirilmiş; insanlar için güven ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortam sunulmuştur. Cerablus’a ulaşım ve iletişim hizmeti sağlayan bir PTT noktası oluşturulmuştur. Binlerce öğrenci eğitim-öğretim olanağına kavuşmuştur.

Fırat Kalkanı bölgesinde yaşanan bu gelişmeler, bölgede ayrım gözetmeden tüm terör örgütleriyle mücadele eden ve en başından beri Suriye’nin toprak bütünlüğünü önceleyip, uluslararası arenada bunu ısrarla dillendiren tek ülke olan Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Afrin’de nasıl bir süreç yaşanacağını değerlendirmemiz açısından bizlere önemli birer gösterge olmaktadır.

Cevap Yazın