Maddî İktidar ve Manevî Otorite Arasında

Sünnî gelenek velâyet, hilâfet ve saltanat arasındaki ilişkileri çatışmalı da olsa yürütmek gibi bir dengeyi tercih ederken, şiayı oluşturan damar ise velayetle hilafeti birleştirdiği iddiası ile, bilgi ve kudret arasındaki kopuşa itiraz olarak imamet kavramı etrafında iddialar ortaya atmıştır. Tarih boyunca manevî otorite ile, maddî iktidar arasındaki çekişmeler böylece devam edegelmiştir.

Asr-ı saadette Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi zâtında hem dini hem de siyaseti temsil etmekteydi. Fiilleri manevî otoritesinden kaynaklanmakta, uyguladığı maddî iktidar da bu otoriteden ayırt edilemeyecek bir siyasete tekabül etmekteydi. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra Müslümanlar bir yol ayrımı ile karşı karşıya kaldılar. Önlerinde, manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki kopuş ve çatallanma durmakta idi. Şer’î bilgiye dair liyakat ve maddî iktidarı temsil eden güç odaklarının birbirinden uzaklaşmaya başlaması ile yeryüzü otoritesinin hangi tarafta kalması gerektiği sorunu belirginleşmişti. Aslında bu durum, mezhep ve meşrepleri bir arada tutan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) varlığının inşa ettiği teklik ve merkezîliğin ortadan kalkması, din (ahkâm-ı şer‘iyye) ve siyaset (ahkâm-ı sultâniyye) arasında çatışma döneminin başlaması demekti. Artık bir yandan manevî otoriteyi temsil eden, velayet iddiasında olan şahıslar ve zümreler ortaya çıkacak, diğer yandan da maddî iktidarı temsil eden, siyaset ve güç sahibi sultanlar yönetim iddiasında bulunacaklardı. Raşit halifeler zamanında, temsil ettikleri manevî otorite sebebiyle bu dağılma çok belirgin olmasa da Hz Osman’dan (r.a.) sonra artık manevî otoritenin karşısına dikilen iddialı bir maddî iktidar gerçeği ile karşı karşıya kalınmıştır. Sünnî gelenek velâyet, hilâfet ve saltanat arasındaki ilişkileri çatışmalı da olsa yürütmek gibi bir dengeyi tercih ederken, Şia’yı oluşturan damar ise velayetle hilafeti birleştirdiği iddiası ile bilgi ve kudret arasındaki kopuşa itiraz olarak imamet kavramı etrafında iddialar ortaya atmıştır. Tarih boyunca manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki çekişmeler böylece devam edegelmiştir. Hilafetin Kureyşiliği tartışması peygamberlik sonrası dönemin ilk kırılması olmuştu. Tarihsel gerçekliğe baktığımızda bu çatışmayı maddî iktidar cihetinin kazandığını söyleyebiliriz. Sultânlar hilafet ve dinî liyakati de tahtları altına almışlardır. Fakat bu hiçbir zaman mutlak bir zafer olmayacaktır. Bu konuda sultanlar tarih boyunca dinî zümrelere yönelik tasarruflarda bulunmuşlardır. “Manevî ve maddî yönetim kimin hakkıdır?” sorusu ile başlayan tartışma, ilk dönemlerde manevî otorite sahiplerine dinî-siyasî bir statü olarak Ehl-i beyt, Haşîmilik ve Seyyidlik itibarlarının verilmesi gibi vasıtalarla “manevî saygınlık” zemininde çözülmeye çalışılsa da bu itibarların maddî iktidara yönelik “liyakat”a evrilmemesi için de her türlü tedbir alınacaktır.

Din ve Devlet Kardeşliği

İlişkiler tarihsel olarak sürgit devam ederken her iki akış, zaman zaman çatışsa da birbirine paralel yataklar bulmuşlardır. Gazzâlî, bahsettiğimiz tekli iktidar gövdesindeki parçalanmadan iki ikiz kardeşin doğduğu teşbihinden hareketle din ve devlet nispetleri arasındaki hiyerarşiyi çok güzel betimler. Ona göre “Din ve devlet ikiz kardeştir.” Artık manevî otorite ve maddî iktidar ikiliği/ayrılığı, siyasetin esas fenomenidir ve ikizlik/benzerlik sebebiyle de bu iki nispet arasında uygun temel, hiyerarşi değil denklik olmalıdır. İkisi de birbirinden kopamaz. Gazzâlî’nin ikilik ve ikizlik üzerinden işaret ettiği manevî rejim ile maddî rejim arasındaki ilişkinin doğasına dair hassas denge her zaman sorunsuz yürümemiş, kantarın topuzunun bir taraftan yana ağır bastığı olmuştur.

Osmanlı devirlerine gelindiğinde manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki ilişkileri analiz etmek bir hayli emek gerektirir. Her devirde gelgitli olan bu ilişkiye, teorik çözümler arayan birçok eser yazılmış, uygun terminolojik zemin geliştirilmeye çalışılmıştır. Osmanlı Devleti, kuruluşunda Gazzâlî’nin ifade ettiği ikiz kardeşlerin doğasında ortaya çıkan ayrılık ve benzerlik durumunu yeni bir nizama dökerek, birliktelik ve belki de bağımlılık temelli bir tavırla sürdürülebilir kılmaya çalışmıştır. Bu perspektiften hareketle din u devlet, mülk u millet birlikteliği esas olarak görülmüştür. Bu ilişkide mülkü sultanlar, dini ise ulema ve sûfîler temsil etmiştir. Osmanlı devletinin kuruluş döneminde aşiret, devlet, medrese ve tarikat arasında iç içe geçmiş olan ilişkiler ağı, ortak bir sinerjiye dönüşse de zamanla birbirine göre mesafeli ve hassas bir dengeye doğru evrilmiştir. Osmanlı’nın tarihsel olarak devraldığı geleneğin temel formları, sultanın merkezde olduğu ve temel iktidar gövdesini inşa ettiği bir sistemi öngörmekte olduğundan zamanla aşiret devlete, beylik sultanlığa, fakılık da kadılık ve şeyhülislamlığa dönüşmüştür. Osmanlı nizamı, nizayı dışlayan bir kurumsallığı yakaladıkça büyümüştür. Kabilenin hanedana dönüşmesi ve medresenin de sistemin içerisinde yer almasına karşın sûfîler kurumsallıktan en son nasibini alan zümre olacaktır.

Bâtınî Sultanların Otoritesi

Sûfîler tarih boyunca devlete itaate vurgu yapmışlar ve sultanın iktidar gölgesi altında yer almışlardır. Sultana itaati bir gereklilik olarak görmüşler ve itaati âlemde gâye ve nizâmı gerçekleştiren temel siyâsetin âleti olarak değerlendirmişler ve bunu her vesile ile sultanlara ifade etmişlerdir. Nitekim Kaygusuz Abdal, Mısır’a vardığında Mısır padişahının bir gözünün kör olduğunu duyunca dervişlerine bir gözlerini pamukla kapatmalarını emretmiş ve sultana “Sultanum, bizüm âdetimüz oldur ki, kangı beldeye vardukda ol vilâyetün padişahına mûtî oluruz ve her kangı dıraht-ı münteha sâyesinde karar kılduksa âna hayır dua ederiz. Hâlâ sizin taht-ı hükümetinizde gelüb size tâbi oluruz.” demiştir. Yine itaata vurgu yapan Sarı Abdullah Efendi, “vücûd-ı selâtîn vech-i arzda zill-i Hüdâ ve sebeb-i âsâyiş-i berâyâ olub itâ‘ati vâcib olduğunda şekk u imtira‘ yokdur.” derken, İsmail Hakkı Bursevî ise bu hakikati “cemî‘ siyâsât-ı şer‘iyye ve nevâmis-i hikemiyye riyâset u inkiyâd üzrerine mebnidir.” şeklinde dile getirir. Fakat bu sultanlarla ilişkinin sadece bir boyutudur. İtaat derlerken bir taraftan da padişahların yalnızca zâhirî saltanatlarının olduğuna da vurgu yapmaya devam etmişlerdir. Peygamberlerin insanların hem bâtınları hem zahirleri üzerinde hükmü ve otoritesi (taslît) olduğunu, sultanların tasallutunun ise sadece insanların zâhiri üzerine olabileceğini ve sultanların peygamberlerin koydukları kanunları (siyâsât-ı şer‘iyye) uygulamakla mesul olduklarını belirtmişlerdir. Bu siyasetlerinde, genelin ve zâhirin (siyâset-i amme) sultanlara itaat etmelerine vurgu yapmışlardır. Ama insanların bâtınları üzerinde bir başka siyasetin geçerli olduğu iddiası ile öne çıkmaktan da vaz geçmemişlerdir. Nitekim âlimlerin ve âriflerin (ulemâ-yı billah) otoritesi vardır ki bu insanların özeli üzerinde bir iktidardır. Bu ilim sahipleri bâtında ulû’l-emr olarak otorite sahipleridir.

Hemen hemen bütün sûfî zümreler bir yandan sultanlara itaatten bahsetseler de kendilerinde tecelli eden hilâfetin ilâhî isimler (esmâ) bilgisi ile icra edilen bir tasarruf olduğuna sıklıkla vurgu yapamaya devam etmişlerdir. Böylece otoritelerinin, maddî iktidarın nesneler (eşyâ) üzerindeki sınırlı gücünün ötesinde olduğunu devamlı vurgulamışlardır. Hatta bazı sûfilere göre sultanların saltanatı bile maddî otorite üzerindeki bir merci olan velilerin mânevî iktidarlarının işâret ve tayini (nefes-i evliyâ) ile gerçekleşir. Mesela bazılarına göre Osmanoğullarının saltanatı, dönemin kutbu olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin iktidarıyla gerçekleşmiştir. Yine saltanatı Osman Gâzî’ye, Şeyh Seyyid Ebu’l-Vefâ el-Bağdâdî’nin verdiği, Kumral Bâbâ gazaya giderken Osmân Gâzî’ye kıyamete kadar devam edecek bir devlet ihsan edildiğini müjdelediği, Orhan Gâzî’nin Vefâiyye ile irtibatı olan Geyikli Baba’dan saltanatına dair dua aldığı ve Bursa hisarının kapısının önüne bir kavak fidanı diktiği, Fatih Sultan Mehmet’e Belgrat’ı fethedemeyeceğini söyleyen Otman Baba ile karşılaşmalarında sultana “Tiz cevap ver ki sultan sen misin yohsa ben miyim?” diye sorduğu ve Fatih’in ise “Padişah sensin ve sırr-ı Hüdâsın… babacuğum” dediği onun da “Hây şöyle bil ki padişah benem. Sen değilsin.” dediği, Eşrefoğlu Rûmî’nin halifesi ve damadı Abdurrahim Tirsî’nin II. Beyâzıt’tan sonra Osmanlı tahtına kimin cülûs edeceğine dair Resulullah’ın (s.a.s.) beyanını ifade etmesi, Şeyh İsâ Saruhânî’nin hilafet ve saltanatın Osmanoğulları’nda kalıp kalamayacağını verdiği haberler gibi menâkıbnâmelerde geçen onlarca örnek sûfîlerin kendi otoritelerini sultanların üzerinde bir tahakkukla ilişkilendirdiklerine delil teşkil eder. Bu tavrın, bir yandan sûfîlerin kendilerini iktidarın kaynağı olarak görüp, iktidara kendi konumlarını hatırlatma, öte yandan da maddî iktidara itaat vurgusu ile sultanların gönlünü alma, halk muhayyilesinde sultanları ve kendilerini meşrulaştırma gibi iki taraflı bir işlev gördüğü söylenebilir. Gazzâlî’nin bahsettiği ikiz kardeşlerin, karşılıklı olarak birbirini meşrulaştırması olarak da değerlendirilebilir. Fakat belirtmek gerekir ki zaman zaman bu iktidar alanları arasında yani maddî sultanlar ile manevî sultanlar arasında kendi ontolojilerine işaretle bazı çatışmalar da olmuştur. Bu çatışmalar temelde üç izlekte devam etmiştir. İlki iktidarın kaynağına yönelik tartışma ve dolayısıyla kutbiyyetin devletin de üzerinde bir hükümle, âlemdeki sultanlık olduğu iddiaları üzerinden gerçekleşmiştir. Özellikle Hamzavî Melâmîlik, kutbiyyet söylemi ve vahdet-i vücûdu ifade tarzlarının saltanatla ve halkın itikadî vechesi ile çatışması sebebiyle cezalandırılmış en önemli zümredir. İkincisi ise sosyal nizamın bozulmasına yönelik kaygı oluşturan şeyhlerin öldürülmesi veya sürgüne gönderilmelerine yönelik tedbirlerdir. Başta Melâmî, Halvetî zümreler olmak üzere Celvetî, Bektâşî, Nakşî sûfîler de bundan nasibini almışlardır. Özellikle Osmanlı Devleti’ne manevî saltanat cephesinden yükseltilen en önemli itirazlardan biri de Niyâzî-i Mısrî’nindir. Yine Bursevî’nin 25 sene kutupluk yaptığını söylediği şeyhi Osman Fazlî-i İlâhî’nin sürülmesi de benzer kaygılarla olmuştur. Bazen de “âlemin kutbu” kabul edilen nice meşâyihin kellesi alınmıştır. III. Murad’ın Revân seferi esnasında öldürülen Şeyh Rûmî’nin başına gelenlerin sebebi, bağlılarının sayısının devleti korkutacak nispette büyümesi olarak yorumlanmıştır. Üçüncüsü ise dinî ortodoksinin dışına çıktıkları için cezalandırılan şeyhler ve tarikatlardır. Neticede devlet ve saltanata dair mistik yorumların “ele avuca sığmaz oluşu” tabiidir ki her zaman tenkid ve tartışmaları, koğuşturmaları ve sürgünleri beraberinde getirmiştir.

Siyaset hakkında ulemanın ürettiği şer‘î değerlendirmeler, çerçevesi belli olan ve umumen kabul edilen bir referans sistemine sultanları davet ederken, keşfe dayalı sûfî yöntemin doğası ve bunun halkın hissiyatı üzerindeki cezbesi ise devleti her zaman düşündürmüştür. Sûfîler bu sebeple bir taraftan imkân cihetinden devletin gayrı resmi bir uzvu gibi çalışırlarken, zaaf cihetinden de nüfuz ve prestijleri ile tehlike oluşturabilmekteydiler. Sultanlar ve şeyhler arası ilişkiler aslında karşılıklı olarak birbirlerine müspet ya da menfî tesîr ettikleri bir durum arz eder. Bu ilişki terazisinin kefesi gittikçe sultanlar yönünde ağırlaşmış ve sultanların kuvvetli olduğu bir patronaj ilişkisine doğru evrilmiştir. Fakat ne şeyhler sultanın mutlak manada kulu olmuş ne de sultanlar onların mutlak otoritesinin altındaki bir müritliği seçmişlerdir. Her dönemde Osmanlı Devleti’nin tarikatlar üzerindeki hâkimiyeti esas olmuştur. Sûfîler ise devletle ne sürekli kavga etmişler ne de devamlı sulh içerisinde olmuşlardır.

Zâhirî Sultanların Zaferi

19. yüzyıla gelindiğinde sosyal zümreler ve iktidar arası ilişkilerin yeniden düzenlenmeye başlandığına şahit oluyoruz. Hem siyasette, hem toplumsal alanda merkezîliğin arandığı, tek bir iktidar otoritesi altında bütünleşme temayüllerinin arttığı ve millileşme ve modernleşme hareketlerinin de ivmesini yükselttiği bir devirde tekkelerin ve sûfî zümrelerin bundan nasibini almaması düşünülemezdi. Merkezîleşmek, bazı zümre ve kurumların ıslahı, tasfiyesi veya yeniden nizama bağlanması ile yönetimdeki dağınıklığın ortadan kaldırılması, idare ve kontrol sistemleri inşa edilmesi yönünde bir tutum olarak gelişiyordu. Artık gelenekleşen devlet yapısı yeni dinamiklere cevap vermemekte, batılı rakiplerle mücadele için yeterli güç sağlamamakta idi. Bu doğrultuda âyânların tasfiyesi, askeri kurumların yeniden dizayn edilmesine ek olarak bir taraftan da tarikatlar yeni bir ıslahat programı altında düzenlenecekti. Tekke ve tarikatlar dahi kendini sorgulamakta ve ihtiyaçlar doğrultusunda yenilenme arayışı göstermekteydi. III. Selim ile başlayan yeni düzen fikri, dinin de devlet kontrolüne girmesi, millileşmesi, padişaha ve Ehl-i sünnet inançlarına bağlı bir düzleme çekilmesi yönünde tasarruflar öngörüyordu. Bu yaklaşım daha sonra dinî muhalefet ve farklılıkların bir tür fesat olarak değerlendirilmesi sürecine doğru evrildi. II. Mahmud dönemine gelindiğinde devlet, ordu ve din alanındaki zümre ve hareketleri kontrol altına almak ve var olan kurumlarını devlet hiyerarşisine eklemlemek yönünde bir teşebbüse başvurdu. Yeniçerilik ve onunla birlikte Bektaşiliğin lağvedilmesi bu konuda gerçekleşen en önemli icraatlardandır. Yine vakıf mülkleri tek bir kurumsal yetki altında toplandı. Sonrasında ise dinî vazife ve sıfatlar artık devletin kontrol ettiği ve dağıttığı memurluk sistemine eklemlendi. Bu durum, teorik düzlemde büyük bir değişime işaret eder. Çünkü Meclis-i Meşâyıh’ın kurulması ile neticelenecek bu süreçte, zâhirin bâtının hükmü altında olduğu kadim anlayışı tersine çevrilecek, şeyhlerin padişaha bağlı bir memur olan şeyhulislâm tarafından atandığı bir sisteme geçilecektir. Bu, zâhirin apaçık bir zaferi olarak görülebilir. Artık padişahları dünya mülkü için kutublar vazifelendirmez. Tam tersi bir durum olarak şeyhler ilâhî teyid ile değil, padişahın memuru olan şeyhulislâmın ataması ile meşru vazife alma imkânını bulurlar.

Meclis-i Meşâyıh: Bâtın Sultanlığından, Şeyhülislam Uhdesine

Yeniçeriliğin 1826’da Sultan II. Mahmud tarafından ortadan kaldırmasıyla tarikatların ruhu ile birleşen bir iktidarın hayatiyeti son buldu. Bektaşiliğin tasfiyesi sonrası sair tarikatlar siyâsî tasarrufların yeni nesnesi haline geldi. Devlet, bazen Bektaşî tekkelerine Nakşî şeyhler atarken, bazen de İstanbul’daki tekkelerde görevli Nakşî-Halidî şeyhlerini, etrafındaki zevatın sayısal olarak çoğalması sebebiyle potansiyel tehlike görerek sürgün etti. Tekkelere yönelik kontrol, devletin yeni teşkilatlanması üzerinden inşa edilmeye çalışıldı. Şeyhler arasından başta şeyhu’l-meşâyıhlık veya reisu’l-meşâyıhlık sıfatıyla manevî büyüklüğü kabul edilen kimseler seçildi. Bunlar tarikat içi veya tarikatlar arası meselelerin çözümü için devlet tarafından görevlendirildi. Tarikatlara bazı vazifeler verilmeye başlandı. Tarikatların nizamı için, şeyhlerden gelen bazı tavsiye ve şikâyetlerden de istifade edildi. Mesela şeyhlerin talebi ile ilk olarak 1208/Ağustos 1793 tarihli fermanla, şeyhlerden oluşan bir meclis teşekkül ettirilmiştir. Bu meclisin ana görevi itikadı bozuk olan şeyhlerin saraya bildirilmesi, izinsiz ve usulsüz tekke açanların engellenmesi olmuştur. Bu ferman ile İstanbul’da ve hususen Eyüb, Galata ve Üsküdar gibi ilçelerde tekke açmak ve usul erkân sürmek için itikadı sahih ve muttaki olmak yanında tanınmış meşâyıhdan izin alma gerekliliği getirilmiştir. Şeyhlerin devlet kadrosuna geçmelerine yönelik ilk ısınma denemeleri bunlardır.

Daha sonra 1227/1812 tarihli ferman ile her tarikatın pîrinin medfun olduğu tekkenin o tarikatın merkezi kabul edilmesi ve merkez tekkenin postnişininin o tarikatın sair tekkelerinden de sorumlu olması, herhangi bir şeyhlik makamının boş kalması durumunda yerine atanacak şeyhin merkez tekke şeyhinin teklifi, sair meşâyih-i kirâm ile yapılan istişareler ve şeyhulislamlık makamının görüşünün alınması ile gerçekleşebileceği ferman olunmuştur. Bu ferman ile önce tekkeler kendi içlerinde merkezîleştirilmiş ve şeyh atamaları merkez tekke meşâyihine ve şeyhülislamlığa bağlanmıştır. Bununla tekkeler şeyh atama konusunda bağımsızlıklarını yitirmiş ve devlet hiyerarşisine eklemlenmişlerdir. Devlet böylece şeyhleri vazifelendirerek tekkeleri hem kontrol etmek hem de onlara nizam vermek gibi maslahatları gözetmiştir. Öte yandan tekke vakıflarının 1241/1826 tarihinde kurulan Evkâf-ı Hümâyûn Nezareti’ne bağlanması ile tekkeler malî bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Bu düzenleme ile tekkeler iktisadî olarak da devlete bağlanmış, tekke şeyhleri devletten maaş alan bir memur konumuna gelmişlerdir. 1283/1866 tarihinde geldiğimizde ise Şeyhülislam Mehmet Refik Efendi tarafından verilen arz tezkiresinde, Meclîs-i Meşâyıh’ın bil-fiil icracı olacak şekilde yeniden tesis edilmesi talebi dile getirilmiş ve bunun üzerine 1283/1866 tarihli bir irade ile Meclîs-i Meşâyıh kurulmuştur. İlk reisi Mevlevî şeyhi Osman Selahaddin Dede olan Meclîs-i Meşâyıh’da Sadiyye, Kadiriyye, Sünbüliyye, Halvetiyye ve Nakşibendiyye’den birer temsilci bulunmaktaydı. 1874’te yapılan bir düzenlemeyle Rifaiyye’den de bir temsilci alınarak meclisin üye sayısı altı olmuştur. Üye sayısı zaman zaman ikiye düşmüş, bazı dönemlerde de yediye çıkarılmıştır.

Son Perde

Meclîs-i meşâyıh ile birlikte, tarikat ve tekkelerin kontrolüne yönelik teşebbüsler artmıştır. Bu duruma bazı itirazlar olmuşsa da büyük bir direnme gösterildiği söylenemez. Padişahın emri ile Osmanlı Devleti’ndeki bütün tekkeler şeyhülislamlığın bir alt dairesi olan Meclîs-i Meşâyıh’a bağlanmıştır. Alınan kararlar ve yapılan atamaların tamamı meşihât makamının onayından geçmekte, bütün maddî tasarruflar da Evkâf-ı Hümâyûn nezaretine havale edilmekteydi. Meclîs-i Meşâyıh ise bir reisin çevresindeki azalardan oluşan, bir nizamnâmesi bulunan ve Anadolu’da kendilerine bağlı encümenliklerin bulunduğu, talimatnâme yayınlayan idarî bir organa dönüşmüştür. Meclis-i Meşâyıh’ın uhdesinde olan işler, şeyhlik, zaviyedarlık, türbedarlık gibi tekke kadrolarına atamalar yapmak, atanan kişilerin ehliyetlerini tespit etmek, şeyh çocuklarının eğitimleri ve seyr u sülûklarının tamamlanması konusunda tedbirler almak, tekke mülklerinin vakfiyelerine uygun kullanımını takip etmek ve tahsisatı ile ilgili düzenlemeler yapmak, vefat eden şeyhlerin hanım ve çocuklarının barınma ve iaşesi konusundaki tasarruflarda bulunmak, harap tekkelerin yeninden inşasını sağlamak, tekkelerin iaşe giderlerine yardımcı olmak, şeyhlere mali yetkileri konusunda mühürler vermek, şeyhlerin hilafetlerini tasdik etmek, hilafetlerine göre atanmalarını, atandıkları tekkenin zikir ve ayinlerini icra etmelerini sağlamak, tekkeler dışında evlerde ve camilerde yapılan zikir ve ayinlere müdahale etmek, meşâyıh-ı kirâmın maddî ve manevî şeref haklarını korumak, tekkelerin temizliği ve bulaşıcı hastalıklardan korunması için tedbirler almak, ilmi çalışmalar yapmak için dergi yayınlamak ve ilmî bir cemiyet oluşturmak gibi işlerle sınırlı kalmıştır.

Meclîs-i Meşâyıh, Şeyhülislâmlık müessesesinin kaldırıldığı döneme kadar şeriatın zâhirinin hükmü altında yani Bâb-ı Meşihat’ta faaliyetlerini yürütmüştür. Yeni cumhuriyetle birlikte şeyhülislamlık suretindeki zâhir ortadan kalkınca, zâhir kaydına bağlanan bâtınî referanslar da hem sosyal hayattan hem de devletten çekilmiştir. Gazzâlî’nin ifadesi ile ikiz kardeşlerden biri artık sahnede yoktur. Din u devletten dinin düşmesi, mülk u milletten de milletin düşmesi gibi bir yolun önünü açmıştır. Hilâfetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletin dininin İslam olduğu ibaresinin anayasadan çıkarılması sonrasında ise yeni bir döneme girilmiştir. Yeni terminoloji “mülk u devlet” olarak kalmış; millet, devlet zemininden dinini de alıp sosyal hayatın içine doğru çekilmiştir. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa idi bu küskünlük ve kopuşun daha derin olacağı aşikârdır. Yaşanan küskünlükler, sosyal hayata çekilen dinî zümrelerde birçok müspet veya menfi durumu, imkân veya zaafı ortaya çıkarmış, devlet dışına atılan dinî zümrelere başka güçlerin müdahalesi olmuş, yeni gerçeklikler ortaya çıkmıştır. Seküler devletle din ilişkileri türlü devirlerden geçmiş, en son 15 Temmuz badiresine sebep olan süreç gerçekleşmiş, şaşırtıcı olarak dini temsil ettiği söylenen bir cemaatin seküler, seküler olduğu ifade edilen bir devletin (?) ve ona sahip çıkan milletin de din adına tepkiler verdiğine şahit olunmuştur. Demek ki din ve devlet ilişkileri hassas bir denge üzerinde gitmektedir. Anlaşılıyor ki bu bağlam karışıklığının, yer bulamamanın, çatallanmanın, küskünlüklerin acıları devlete de dine de zarar vermektedir. Öyle gözüküyor ki ikiz kardeşlerin birbirlerini yok etmeye girişmeyeceği bir düzlemde her iki yöne de bakabilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na her zamankinden ağır ve önemli vazifeler düşmektedir.

Cevap Yazın