Bir Referans Olarak Mehdî ve Mehdîlik

Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir.

İnsanoğlu, fıtratı gereği yaptığı her türlü faaliyetin meşru bir zeminde olmasını bekler. Özellikle dinî faaliyetler söz konusu olduğu zaman, bu husus biraz daha önem kazanır. Zira din, sadece insanın dünyasını değil aynı zamanda ebedi hayatı olan ahiret yurdunu da etkilemektedir. Buna bağlı olarak insan, dinî faaliyetlerinde, daha da hassas davranarak, bulunduğu zeminin sağlam ve meşru olmasını ister. Kuşkusuz dinî hayat, bireysel etkinliklerin yanı sıra toplu olarak ve cemaat halinde yapılması gereken unsurlar da içermektedir. Yüce Allah’ın: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın.” ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.” ayetleri, müminlerin dinî faaliyetlerini birlikte yapmalarını ön gören referanslardan sadece iki tanesidir. Bunun neticesinde tarih boyunca mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve diğer sosyal gruplar ortaya çıkmıştır.

Söz konusu grupların büyük çoğunluğu ilk anda tamamen iyi niyetle ve dinî kaygılarla ortaya çıkmakta ve her alandaki referanslarını dinden aldığını iddia etmektedir. Bu iddialarında çoğu zaman samimi olduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak ilerleyen dönemlerde varlığını muhafaza etmek ve bunu genişleterek sürdürebilmek için, muhataplarını ikna etmek üzere güçlü referanslar arar. İşte tam da bu süreçte, Allah’ın hidayette kıldığı ve mutlak zafer vaad ettiği düşünülen “Mehdî” gibi figürler ön plana çıkar.

Kuşkusuz insanlığın inanç tarihi, ilk insan olan Hz. Âdem ile başlamıştır. Onun ilk çocuklarından itibaren hak – batıl çatışması da tarih sahnesine çıkmıştır. Kur’ân’da: “Dinlerini parçalayıp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın.” ayetinde işaret edildiği gibi, her şahıs ve grup kendisinin hak yolda olduğunu düşünerek bunu başkalarına da kabul ettirme gayreti içine girmiştir.
İnsanlık tarihi boyunca hem bu alanda hem de diğer beşeri etkinlik alanlarında birçok defa büyük kitlesel kargaşa ve bunalımlarla karşı karşıya kalınmış, bu dönemlerde kendilerine hem dinî alanlarda hem de dünyevî iktidar alanlarında rehberlik edecek birilerini bulma arayışına girilmiştir. Bu arayış, başta kutsal metinler olmak üzere zaman zaman inanç, düşünce ve kültürel kaynaklar tarafından da beslenmiştir. Tevrat ve İncil’de zikredilen ve bir gün vazifesini tamamlamak üzere ortaya çıkması beklenen kurtarıcı “Mesih” etrafında beslenen beklentiler; Azteklerde “Quatzalcoatl”, Eski Mısır’da “Ameni”, Hinduizm’de “Kalki”, Budizm’de “Maytreya”, Mecûsîlikte “Saoşyant” şeklinde isimlendirilmiştir.

Mehdi ve Mesih

Müslümanlar arasında da Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra, henüz Sahabeden bazılarının hayatta olduğu dönemlerden itibaren meydana gelen bunalımlarla birlikte, dinî meşruiyet problemi ortaya çıkmış, bu problemle eş zamanlı olarak “Mehdî” ve “Mesih” inancı da gündeme girmiştir. Şu var ki diğer dinlerde kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkarak, zulüm ve haksızlıkla dolan yeryüzüne, adalet ve hakkaniyeti doldurması beklenen kurtarıcı, bir tek şahsiyet olarak tasavvur edildiği halde, Müslümanlar arasında biri Hz. İsa diğeri Mehdî olmak üzere, iki şahsiyet şeklinde tasavvur edilmiştir. Ancak her ne kadar iki şahsiyet şeklinde tasavvur edilmiş ise de her ikisi birbirine destek olacak şekilde düşünülmüş, Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların fethettikleri İran ve Roma hinterlandında, karşılaştıkları kültür ve inanç toplulukları arasında “Vaadedilen kurtarıcı” (müncî-i mev‘ud) beklentisi, oldukça canlı bir şekilde varlığını sürdürmekteydi. Özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki “Mesih” inancı ile Mecûsîlikteki “Saoşyant” inancı, Müslümanlarla iç içe yaşayan Roma ve Pers halkları tarafından yaşatılmakta idi. Bu topraklarda (Kûfe ve Basra gibi) yaşayan Müslümanlar arasında da kaos dönemlerinde bu inançlara benzer şekilde Mehdîlik anlayışının giderek yaygınlık kazandığı görülmektedir. Ancak bilinen anlamıyla birtakım “Messianik/Mesihçi” anlamların yüklenerek kullanılması, Muaviye b. Ebû Süfyân’ın (ö. 60/680) vefatından hemen sonra ortaya çıkan kargaşa ortamına denk gelmektedir. Özellikle Hz. Hüseyin’in (ö. 61/680) Kerbelâ’da hunharca katledilmesi, ümmet içerisinde ciddi üzüntü ve bunalımlara sebep olmuş, onun intikamını almak için çeşitli arayışlar içine girilmiştir. Bu çerçevede Emevîlerin III. Halifesi Muaviye b. Yezid’in vefatı üzerine meydana gelen otorite boşluğu esnasında Kûfe’de ortaya çıkan Muhtar es-Sakafî tarafından, Hz. Hüseyin’in baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye (ö. 71/691) için “Beklenen kurtarıcı” anlamında “Mehdî” tabiri kullanılmıştır. Muhtar, siyasi meşruiyetini sağlama almak için böyle bir yönteme başvurmuştur. Gerçekten de Ehl-i Beyt vurgusunu ön plana çıkararak siyasî hedeflerine ulaşmada önemli ölçüde taraftar bulmuştur. Daha sonraları Emevîlerin Horasan Valisi Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as (ö. 85/704) ve Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/720) için de Mehdî denilmiştir. Abbasîler hilafeti uhdelerine aldıktan sonra ilk halife es-Seffah (ö. 136/754) kendisinin Muhammed b. Hanefiyye’nin mehdîlik misyonunu taşıdığını öne sürmüş, kardeşi Mansûr (ö 158/775) ise bu anlayıştan istifade etmek üzere oğluna el-Mehdî adını vermiştir. Diğer taraftan bunlara karşı Ehl-i Beyt merkezli muhalefetin önderliğini yapan ve “Nefsüzzekiyye” olarak da meşhur olan Hz. Hasan’ın torunu Muhammed b. Abdullah’a da akrabaları tarafından “Mehdî” denilmiştir.

Mustafa Kemal Mehdi miydi?

Bunların yanında daha başka birçok şahsiyet hakkında da bu tabir kullanılmakla beraber özellikle İmâmiyye (İsnâ aşeriyye) Şiası tarafından Hasan el-Askerî’nin oğlu olan ve on ikinci imam olarak kabul elden Muhammed el-Mehdî için bu tabir kullanılmış, günümüze kadar yaşadığına ve zuhur edeceği günü beklediğine inanılmıştır. Günümüzde yaşayan bu ekole mensup çevreler tarafından, oldukça canlı bir şekilde bu inanç yaşatılmakta ve bu doğrultuda siyasi, iktisadî, mimarî, ictimâî ve fikri olarak hayatın her alanında düzenlemeler yapılmaktadır. “Mehdîlik” söz konusu olduğunda, onların temel inanç esasları arasında da yer aldığı için ilk akla gelen bu ekolün anlayışıdır. Bununla beraber Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde de kriz dönemlerinde ortaya çıkarak ümmetin en azından belirli bir kesimini kurtarmaya çalışan şahsiyetler için bu tabir kullanılmıştır. Mehdî b Tûmert, Timûrtaş b. Nevin ve Abdülaziz b. Muhammed b. Suûd bu isimlerden birkaçıdır. Anadolu’da da kurtuluş savaşı esnasında, vatanı düşman işgalinden kurtarması, söz konusu kaos ortamını bitirmesi yönüyle Mustafa Kemâl için de “Mehdî” tabiri kullanılmıştır.

Ayrıca Kadıyânîlik, Bahâîlik, Bâbîlik gibi birtakım marjinal gruplar da buna benzer anlayışlar üzerine kurulmuş, ancak daha sonra bu anlayışlarını oldukça derin dinî/fikrî temeller üzerinde geliştirmeye başlamışlardır. Günümüzde de bazen birey olarak bazen de topluluk (cemaat) olarak mehdîlik iddiasında bulunan çevrelere rastlanılmaktadır. Bunların tamamı incelendiğinde işin dinî-teorik boyutundan daha çok, güncel siyasî ve içtimâi beklentilerin ön plana çıktığı görülmektedir. Günümüzde FETÖ gibi yapılanmaların yanı sıra bir takım marjinal gruplar da mehdîlik inancı üzerinden meşruiyet aramakta ve bu doğrultuda taraftar toplamaya çalışmaktadır. Bu yönteme başvurmalarının en önemli nedeni, mehdî için tasavvur edilen güçlü otorite ve hiç kimsenin onun kılıcına karşı gelememesi ile onun hidayette olduğuna dair yaygın anlayıştır. Böylelikle başta taraftarları olmak üzere, insanları ikna ederek, ortamı lehlerine çevirme çabası içine girmektedirler. Ancak Hz. Peygamber’in vefatının üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen, söz konusu iddiayla ortaya çıkan hiç kimse bu hedefine ulaşmamıştır. Bundan sonra da ulaşmayacaktır. Başka bir açıdan değerlendirildiğinde mehdîlik hakkında şunları kaydetmek mümkündür: Mehdîlik sadece Şia’da beş temel esastan biri olan “İmâmet” esasının kapsamında değerlendirildiğinden dolayı akîdenin bir parçasıdır. Ehl-i sünnet tasavvuf çevreleri ile bir kısım Selefîler de mehdîlik inancına sahip olmakla beraber, bunların hiçbiri bunu akidevî bir mesele olarak görmemektedir. Ehl-i Sünnet akaid ve kelam eserlerine baktığımızda büyük çoğunluğu bu konuya değinmemiş, özellikle müteahhirûn döneminde yazılan eserlerde ya kıyametin alametleri arasında ya da imâmet bahsinde hiçbir detay vermeden sadece Şia’ya cevap vermek için konuya yer verilmiştir. Mehdîlik için Kur’ân’dan hiçbir delil olmadığı gibi, Buharî, Müslim ve İmâm Mâlik gibi büyük hadis müelliflerinin eserlerinde de herhangi bir rivayet bulunmamaktadır. Bununla beraber en meşhur sünen sahipleri olarak bilinen Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce ile Ahmed b. Hanbel, eserlerine mehdîlik hakkında pek çok rivâyeti almışlardır.

Mehdiliğin Makul Zemini

Bütün bunları dikkate aldığımızda mehdîliğin farklı boyutlarda da olsa makûl bir zemininin bulunduğunu görmekteyiz. Şöyle ki ümmetin siyasî, iktisadi, fikrî, ictimâî ve dinî alanlarda kaos yaşadığı dönemlerde elinden tutarak söz konusu krizin aşılmasında önderlik yapan şahsiyetlere lafzî anlamına bağlı olarak “Mehdî” denilmesinde herhangi bir sakınca yoktur. İlk dönemlerde de bu anlamda kullanılmıştır. Ancak Peygamberleri bile geride bırakan bir takım özelliklerle donatılmış yarı ilahî bir şahsiyetin ahir zamanda ortaya çıkıp yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracağına dair elimizdeki kaynaklar yeterli değildir. Ayrıca bu anlamı bir grup veya cemaate yüklemenin de her hangi bir geçerli delili yoktur. Kaldı ki “cemaat” tabiri ümmetin tamamını kapsayacak anlamda kullanılmış, ümmetin içinde belirli bir kesimle sınırlı olarak İslam tarihinin hiçbir döneminde kullanılmamıştır. Dolayısıyla belirli bir şahıs için olduğu gibi belirli bir grup için de bu tür anlayışların beslenmesi ümmetin parçalanması, tefrikanın yayılması, kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirme gibi sonuçları beraberinde getireceğinden oldukça tehlikelidir. Bu tür eğilimler içerisinde bulunan çevrelerin tarih boyunca kendilerinden olmayanları dışladıkları ve onlara zarar verdikleri açıktır. Buna bağlı olarak herhangi bir şahıs ya da grubu değerlendirirken, onun iddialarından daha çok ne yaptıklarına, ne yapmak istediklerine ve günlük hayatlarındaki davranışlarına bakarak değerlendirme yapmak gerekir. Allah’ın hidayete erdirdiği bir zat veya onun etrafında bulunan insanlar, Allah’ın açıkça haram kıldığı fiillere yaklaşmadıkları gibi, aksine bununla mücadele ederler.

Bütün ümmetin Kur’ân’da açıkça ifade edildiği gibi Kur’ân ve Sünnet’ten başka hiçbir dinî otoriteyi mutlak olarak kabul etmeyen, bunların dışında kalan herkes ve her kurumun tartışmaya açık olduğunun farkında olması en doğru ve en garantili olanıdır. Ayrıca ümmetin tamamı veya bir kısmının işlerini uhdesine alan bir şahs-ı mânevîden bahsedilecekse, bu şahs-ı mânevî yine ümmetin bizzat kendisidir.

Cevap Yazın