Afrin’e Düşen Çanakkale Gölgesi

Dünya tarihine bakıldığında milletlerin geçmişinde kırılma, çözülme ve yeniden diriliş noktalarını ihtiva eden savaşlar vardır. Menfi ya da müspet, neticesi ne olursa olsun, varoluş mücadelesi verilen bu savaşlar milletlerin hafızasında büyük yerler edinmiş ve her daim canlı tutularak milli şuurun hep diri kalması sağlanmıştır.

Osmanlı’nın son yüzyılında doğu yanarken, Güney kaynarken Batı’da feryat asumana ulaşmış bir vaziyetteydi. Dört kıta yedi iklime otağ kuran bir devlet adeta yaşam mücadelesi veriyordu. Lavrensler, Sayslar, Pikotlar ellerini ovuşturarak Müslümanların yok olacağı günün hayalini kuruyorlardı. İkindi çaylarını Marmara Denizi’nin ortasında içeceklerine inanan komutanlar, Ayasofya’nın çinilerini sökmeyi planlayan şairler, lokum ve halıları yağmalama hedefinde olan gazeteciler ve daha niceleri. Yedi cephede yaşam mücadelesi veren şanlı bir devlet ve o devletin topraklarını masa başında, türlü oyunlarla parçalamaya çalışan düşmanlar. Dünya tarihine bakıldığında milletlerin geçmişinde kırılma, çözülme ve yeniden diriliş noktalarını ihtiva eden savaşlar vardır. Menfi ya da müspet, neticesi ne olursa olsun, varoluş mücadelesi verilen bu savaşlar milletlerin hafızasında büyük yerler edinmiş ve her daim canlı tutularak milli şuurun hep diri kalması sağlanmıştır.

Tarihin Dönüm Noktaları

Türklerin İslam’la tanıştıkları Talas Savaşı, Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı Malazgirt Savaşı, Osmanlı’nın Fetret Devri’ne girmesine sebebiyet veren Ankara Savaşı, Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın açıldığı 1453 İstanbul’un Fethi, 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve nihayetinde yokluk içinde varlığın bir kez daha dünyaya kanıtlandığı Çanakkale Savaşı hiç şüphesiz Türk tarihinin önemli dönüm noktalarıdır.
Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve askeri yönden oldukça sıkıntılı olduğu bir döneminde patlak veren I. Dünya Harbi’nde büyük başarılara imza atılsa da uzayan savaşlar ve savaş koşulları sebebiyle asırlık çınar bitap düşmüş, dalları birer birer budanmış, dost görünenler tarafından adeta gövdesi baltalanmıştı. Yaşanan tüm bu hadiseler ise İmparatorluğun fiilen yıkılmasının başlangıcı olmuştur. Kahire’de yayımlanan The Egyptian Gazette isimli İngiliz resmi organı olan gazetede çıkan bir yorum yazısında, söylediklerimizi doğrular nitelikte şu ifadeler kullanılmaktadır.

“…Avrupa, son elli yıldan beri bu eski kıtada barışı tehlikeye sokan Prusya askeri gücünden ve Türklerden kurtulmuş olacaktır. Osmanlı ırkını, uzun zaman önce çıkıp geldiği Anadolu’nun karanlık vadilerine geri süreceğiz..”

Osmanlı Toplumu asırlarca dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekildiği dönemde dahi eski ihtişamlı günlerinde olduğu gibi zaferler kazanmaktan geri kalmayarak, dost-düşman tüm dünya milletlerinin kabul ettiği şekilde büyük bir şecaat ve kahramanlık göstererek “Çanakkale Geçilmez”, Türk’ün Yurdu Çiğnenmez” sözlerini bir kez daha dünyaya ispatlamıştır.

Çanakkale; dünya milletlerinden İngiliz, Fransız, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Nepalli, Senegalli, Cezayirli, Hintli, Tunuslu hemen hemen her ülkeden insanın savaş için gelip aynı cephede buluştuğu, 8-10 metrelik mesafelerde canhıraş vaziyette birbirleriyle savaştığı; kara, deniz ve havada eşi görülmemiş mücadelenin verildiği, Osmanlı topraklarının masa başında paylaşılıp adeta yok edilmeye çalışıldığı öylesine büyük ve kendine özgü bir savaştır. Çanakkale’de yaşananlar, sadece kuru bir savaş kelimesiyle açıklanamaz elbette. Orada yaşananlar ancak bir milletin yüreğindeki iman gücüyle süper güçlere meydan okumasıdır. “İstanbul elden giderse aldığımız eğitimin ne önemi vardır” diyen mekteplilerin akıttıkları şehid kanlarıyla yazılan zaferin ismidir. Çanakkale, “Ya şehid ol, ya gazi. Yeter ki bu vatana düşman ayak basmasın.” diyen kahraman annelerin yüreklerindeki acı ve gururun en bedihi tezahürüdür.

İhanetten Bile Daha Acımasız Merhamet

Tarihi serüvenine baktığımızda; tarih sahnesine çıktığı günden itibaren onurlu bir şekilde varoluş mücadelesi veren şanlı Türk Milleti savaş taktikleri ve cesareti doğrultusunda kazandığı zaferlerin yanı sıra “mazlum milletlere gösterdiği yardımseverlik, sivil halka savaş sırasında dahi dokunmaması, dini ve ırki özgürlük gibi savaş hengâmesinde gösterdiği kahramanlık, esirlere olan muamele ve savaş kurallarına aykırı davranmamasıyla dünya milletlerince daima takdir edilmiştir. Kedisini parçalamak için gelenleri parçalama fırsatı bulduklarında onlara adeta vatan evine gelen misafir gibi davranmış, yemeğini ve muhabbetini onlarla paylaşmıştır.

Tıpkı; 12. yy’da II. Haçlı Seferi sırasında Almanya İmparatoru III. Kondrad ve Fransa İmparatoru IV. Luis’in ordusunda bulunan ve tarihini yazan Odo de Devil; Türklerin, Rumların ihanetiyle perişan olan haçlılara acıyarak büyük bir merhametle yardım ettiklerini; “Ey ihanetten daha acımasız olan merhamet: Müslümanlar, Hıristiyanların dinlerini onlara ekmek vererek satın alıyorlardı. Ancak bunu yaparken Türkler, onları Müslüman yapmak için hiçbir zorlamada bulunmadılar” söylemleriyle üç bin kadar esirin din değiştirerek Müslüman olduklarını esefle anlattığı gibi. Yine Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Karia ve Tantalus halkından esir aldığı halka misafir muamelesi yaparak nüfusu azalmış olan Akşehir bölgesine yerleştirmesi, kendilerine toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verip beş yıl vergiden muaf tutması… Türk yurdunda misafir muamelesi görmenin yanı sıra kendilerine toprak verilen halk, bir müddet sonra Anadolu Selçuklu Devleti ile Bizans arasında anlaşma yapıldığında ülkelerine geri dönmek istemediği gibi kimi Bizans halkı da kitleler halinde Selçuklu ülkesine göç etmişlerdir.

Tıpkı; İstanbul Fatihi Sultan II. Mehmed’in İstanbul’u fethettiği gün büyük bir alayla Ayasofya’ya girmesinden sonra ezan ve tekbir sesleriyle girdiği mabedin içerisinde korkudan tir tir titreyen, ürkek bir şekilde yerlere kapanıp ağlayan halka ve patriğe eli ile işaret edip durmalarını isteyerek; “Atanasios sana söylüyorum. Senin yanındakiler ve halkına da yöneliyorum. Bugünden itibaren kızgınlığımdan korkmayın hatta ölümden ve esaretten de korkmayın. Paşalar ve sancakbeylerine dönüp dedi ki; ‘bütün askerleri ve ordumdaki her kademede bulunanları, şehir halkına, kadınlara ve çocuklara karşı her türlü katil, esir edilmek veya düşmanca bir davranışta bulunmaktan engelleyin. Eğer bir kişi bile benim emrimi çiğnerse öldürülecek.” demesi ve daha sonrasında da Galata Zimmilerine dinlerinde, dillerinde kendilerinin serbest olduğu konusunda yayınladığı ferman gibi…
Tıpkı; Mondros Anlaşması ile doğu cephesinden çekilirken kumandanımızın atının üzengisine yapışıp “bizi burada bırakıp nereye gidiyorsunuz” diye ağlayan Araplar gibi. Tıpkı; “yol nereye” sorusuna, “kızılelmaya” diye verdiği cevabın hemen ardından “aileme söyleyin beklemesinler, dua etsinler” diyen Afrin yiğidimiz gibi. Tıpkı; YPG, PKK ve daha bilmem ne bela terör örgütlerinin bölge insanını kalkan yaparak kalleşçe savaştıkları topraklarda Türk askerini görüp muştu almışcasına haykıran Suriye halkı gibi.

Bu ve bunlar gibi pek çok örnek Türk’ün vatanını canhıraş savunması, ağyarı toprağına bastırmaması, cephedeki mertliğini, vatan sevgisini, insani özelliklerini ve misafirperverliğini en güzel şekilde ortaya koymaktadır.

Canlı Çanakkale, Afrin

Biz tarihçiler yıllardır Çanakkale ruhunu genç nesile anlatmaya çalışır, hemen yanıbaşında şehit olan arkadaşını görmesine rağmen bir dakika içinde nasıl korkusuzca ve vatan sevgisiyle süngüye çıktıklarını dillendirirdik. Anlatmaya çalıştığımız, kelamında zorlandığımız, yetersiz kaldığımız Çanakkale Ruhu şimdilerde anlıyoruz ki; Afrin Harekâtında saklıymış oysa…

Düğüne gidiyoruz diyen Mehmetçiğimizin Çanakkaleli Hasan Çavuş’tan gönül olarak bir farkı yokmuş meğer. “Eğer bayrak inecekse, eğer ezan dinecekse git de gelme oğul” diyerek oğlunu cepheye koşan Çanakkaleli anaların, “Vatan için şehit oldu benim oğlum üzülmek olmaz” diyen Afrin şühedası annelerinden bir farkı yokmuş oysa. “İnsanda gen ne ise, beşerde dil odur” düsturu ile diyebilirim ki; adını peygamberinden alan bu ordu bin yıl önce ne ise, İstanbul’un fethinde de, Çanakkale de de, Afrin Harekâtında da aynı ordudur.

Ve elbette hakikat budur; Çanakkale savaşlarında uluslararası hukuka aykırı onlarca iş yapan düşman, aradan geçen yüzyılda da hiç değişmedi. Gelibolu’da savaşıp daha sonra ülkesine dönen bir İngiliz Asker, kendisine o günler sorulunca şöyle diyordu;

“… Evet Gelibolu’yu hâlâ düşünüyorum. Hiçbir savaş buna değer miydi diye soruyorsunuz. Ayrıca, şu beyaz haçlar altında gömülü yatan, Yeni Zelanda’nın en seçkin evlatlarına da sorabilirsiniz. Tüm bunlara değer miydi? Hayır, hayır. Değmezdi… ”

Diyordu, diyordu da aradan geçen onlarca yıl ne düşmanı oyunundan vazgeçirdi ne de üzerinde bulunduğumuz coğrafya batılıların gözünde değerini yitirdi. Asya’dan gelip bu toprakları vatan bilen, fethettiği toprakları imar edip insanoğluna yaşam alanı sunan, adeleti ve hoşgörüsü ile dünya milletlerini kendine hayran bırakan Şanlı Türk Milleti gerçekten de tarihi serüveninde bu topraklarda yaşamanın bedelini herzaman ağır ödedi ve ödemeye de ne yazık ki devam ediyor.

Emperyal güçler birilerine akıl, birilerine silah veriyor, yetmiyor; paralı asker yolluyor, ülkenin dört bir yanında bombalar patlıyor, sınırlarımızın dışında devletler kurulmaya çalışılıyor, dünya gücü devletler terör örgütleri ile ayı safta, oyun yine aynı “Türk evladı vatan toprağını korumak için canhıraş savaşta”. Ve yine değişmiyor kader, ezanlar okunup kefenler giyiliyor, Malazgirt’te, Niğbolu’da Çanakkale’de Kıbrıs Barış Harekâtında, 15 Temmuz ve elbette Afrin Harekâtında olduğu gibi Mehmetçik kanının son damlasına kadar vatanı için savaşta.

Yüzyıl önce çeşitli oyunlarla bizden koparılıp ülke statüsü verilen devletlerin pek çoğuna türlü sebeplerle savaş açılıyor. Doğu yanıyor, güney kaynıyor, hemen yanı başımız kan gölü, çığlıklar asumanı inletiyor. Netice ise milyonlarca ölü, milyonlarca insan toprağından edilmiş.

Kazanan ise yine Batı.

Batı, Erdoğan’da Abdülhamit’i Görüyor

Dedik ya yüzyıl önce yine herşey aynıydı diye.. Evet, şöyle bir Osmanlıya, bundan tam yüzyıl öncesine dönüp arşivleri karıştırdığımızda Sultan Abdülhamid için neler söyleniyorsa, şimdilerde Batı neşriyatında Sayın Cumhurbaşkanımız için de aynı şeyler söyleniyor, aynı karalama kampanyası ve aynı gazete manşetleri. Masa başında tüm Avrupa devletleri doğudaki topraklar için ortak planlar yapıyor. Birileri İstanbul’u hedef alıp yeniden fethedeceğiz diyor, diğeri halife olduğunu ilan ediyor. Silahlar, mermiler, toplar, tüfekler hep aynı ülkelerin imalatı fakat hepsi insan hakları noktasında oldukça hassasiyet sahibi!!!

Kanımca yok fazla söze hacet, oyunlar aynı bu oyunları bozmanın yolu belli. Müslümanların birlik olmaması halinde kan ve gözyaşının durmayacağı oldukça açık. Hani birlik olduk ya 15 Temmuz’da işte bu sebeple tutmadı bu ülke üzerinde batılıların planı. Ve Afrin Harekâtıyla yerle bir oldu hayalleri.. Şimdi bizler biliyoruz ki; Türk Ordusu var olduğu müddetçe, dünyada adalet mücadelesi devam edecektir.

Ne diyordu Kızıldereliler;

“Eğer bir nehirde iki balık kavga ediyorsa, bilinki oradan az önce uzun bacaklı bir ingiliz geçmiştir”.
Yüzdüğümüz nehrin bulanmaması ve kendi nehrimizde boğulmamak için uzunbacaklıların farkında olmak dileğiyle..

Mevlam Ümmet-i Muhammedi Haçlı zihniyetinden korusun..

Cevap Yazın