İstanbul Türkiye’yi Tehdit Ediyor

Korkuları, endişeleri çoğaltan bir şehirdir artık İstanbul. Rızık korkusu, güvenlik korkusu, trafik korkusu, ev korkusu, çocuk korkusu, çevre korkusu, mahalle korkusu, zaman korkusu, pahalılık korkusu. Giderek büyüyen ve çoğalan korkular İstanbul insanını çepeçevre sarmaktadır. Korkuların sarmalında ümitler tükenmektedir.

İstanbul, bu toprakların kaderini elinde tutan, şekillendiren, yönlendiren bir karaktere, ruha, güce ve iradeye sahiptir. Tarih boyunca İstanbul’un konumu, birikimi ve tecrübesi bu toprakların kaderiyle paralel olmuştur. Son yüzyılda yaşanan siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerle birlikte İstanbul’un yeni çizgisi artık Türkiye için imkân, güç, denge, fırsat olarak anlam kazanmamaktadır. Artık İstanbul, Türkiye’yi tehdit etmektedir. Bu tehditler giderek artarken bunun bir çatışmaya dönüşme ihtimali de bulunmaktadır.

İstanbul’u, Cumhuriyet ile birlikte farklı bir süreç beklemekteydi. İmparatorluk bakiyesi bu şehir, başkent olarak Ankara’nın ilan edilmesiyle birlikte göreceli önem kayması yaşadı. Ankara’nın başkent ilan edilmesi bir nevi İstanbul’u koruyucu bir bariyer işlevi gördü. Ancak son elli yılda o bariyer aşıldı. Cumhuriyet aklı, Ankara’yı inşa ederken, İstanbul’un değerini düşürüyordu. İstanbul’un esas tehdit hüviyeti kazanması Cumhuriyet aklının İstanbul gibi nadide bir şehrin geleceğini planlamaktan yoksun bir halde olmasından kaynaklanıyordu. İstanbul’u alelade bir şehir olarak düşünmeye çalışan, bu da yetmezmiş gibi Ankara ile kıyaslayarak negatif ayrımcılık yapan anlayış sebebiyle bu şehir, adeta Türkiye için bir tehdit olacak noktaya gelmiştir.

İstanbul, nüfus olarak büyük bir yığılmaya maruz kaldı. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu merkezli göç, nüfus patlaması oluşturdu. İstanbul, sadece Türkiye içinden değil bu hinterlandda bulunan ülkelerden de büyük göçler almaya devam ediyor. Oysaki İstanbul böylesine büyük bir nüfusu barındırmaya elverişli bir şehir değildir. Denizlerle çevrili bir coğrafyada narin ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu nüfus akış İstanbul’u hoyrat, kaotik, dağınık, estetikten yoksun bir hale sokmuştur. Gelen insanlar düzenli bir yerleşim planlaması ile değil yağma ve rant merkezli dönüşüm ile yerleşmişlerdir. Bu nüfus yoğunluğu ev, mahalle, çarşı, park, okul, işyeri, fabrika gibi yerleşim alanlarını neredeyse tanımsız hale getirmiştir.

İstanbul’da büyük enerji sömürüsü yaşanmaktadır. İnsanın varoluşsal enerjisi ve iradesi hayatın her alanında büyük bir dönüşümü gerçekleştirmek için vardır. Oysa İstanbul’da insan enerjisi ve iradesinin işlevli, gelişmeye açık, yenilikçi ve derinlikli bir hüviyeti yoktur.

İnsanlar varoluşsal olarak kendilerini tehdit altında görüyorlar ve İstanbul’un yüklediği yükü taşımaya çalışıyorlar. İstanbul’un ortaya çıkardığı enerjiyi yaşamadan, kendi enerjilerini de tüketerek anlamsız bir bocalama içerisinde yaşam mücadelesi veriyorlar.

Türkiye halen İstanbul merkezli bir yatırım ve dönüşüm sürecini devam ettirmeye çalışıyor. Marmara bölgesi merkezi çekim alanı olma hüviyetini sürdürüyor. Bu durum, mevcut yükün daha çok ağırlaşmasına yol açıyor. Sermaye hareketliliği İstanbul merkezli olarak sürmektedir. Haliyle Türkiye’nin yükü de İstanbul’un üzerine binmektedir.

İstanbul’da yaşayan ve yaşam dinamiğine göre büyüyen insanlar başka bir şehirde yaşayamamaktadır. İstanbul’un yoğunluğu, hareketliliği, değişkenliği insanları İstanbul’a bağımlı kılmaktadır. Buraya alışan insanlar iş ve yaşamını İstanbul dışında sürdürememektedirler. Yaşam standartları yönünden eşsiz bir gibi görünen ama birçok gerçeği örten İstanbul, insanların gerçeği görmesini engellemektedir. İstanbul’un bu ayartıcı karakteri insanları bu şehre mahkûm etmektedir. Kişiyi kendine âşık ettiren ama bir türlü vuslata erdiremeyen sevgiliye dönmüştür İstanbul.

İstanbul ile Anadolu arasında dengeli bir ilişki oluşturulamamaktadır. İstanbul’un kendi dışındakini taşra olarak nitelemesi ve bu kibrini ısrarla sürdürmesi hakikat perdesinin aralanmasını da engellemektedir. İstanbul’un Anadolu taşrasına karşı takındığı kibri bırakması zor gözükmektedir. Taşradan gelecek en küçük eleştiriye bile tahammülü yoktur İstanbul’un. Bu durumda hemen taşrayı susturmaya ve geriliğini ifade ederek mahkûm etmeye çalışmaktadır. Anadolu’nun kendisini taşra olarak görüp İstanbul’a verdiği paye de bu bakış açısını derinleştirmektedir.

İstanbul’a Mahkumiyet

İstanbul aydınları, gazetecileri, yazarları büyük bir akıl tutulmasına mahkûm etmektedir. Öncelikle mesele olarak İstanbul gündeme gelmemektedir. İstanbul’a yönelik edebi tefekkür oluşmamaktadır. İstanbul aydını imparatorluk bakiyesi gelenek ile birlikte çevreyi- taşrayı düzeltmeye ve yön vermeye çalışır. Ama hep kendisini unutur. Düşünce ve edebiyatta İstanbul’un yaşadığı krize dair izlenimler, hissiyatlar, tavırlar, duruşlar ve söylemler çok güçlü bir şekilde yer almaz. Neredeyse herkes bir gün geldiği köye dönmenin beklentisi içindedir. Oysa köye-taşraya-çevreye hiçbir zaman dönemeyecektir.

İstanbul düşünce-ideoloji gettolarından oluşmaktadır. Bu gettoların birbirinden haberi yoktur. Farklı ve zıt kesimler arası diyalog oluşmadığı için fikirsel olarak bir mayalanma da söz konusu olamamaktadır. Konuşulmayan, tartışılmayan, paylaşılmayan, sese ses verilmeyen bir zeminde düşünce oluşmaz. Gettolar birbirlerini güneş geçirmez camların ardından seyrederler. Diğer gettoların kitap ve gazetelerini takip etmezler. Cevap vermek zorunda kaldığı zaman perde arkasından kime ve niçin cevap verdiğini bilmeden konuşur. Ortak, kesişen, birleşen yollar bulunmamaktadır. Yolları kesişmeyenler, kendi mahallesinde düşünce konformizmi içinde konuşmaya devam eder. İstanbul düşünce ve ideolojik katmanlar arası diyalogu ortadan kaldırmaktadır.

İstanbul’da trafik birincil gündem olmaya devam etmektedir. Trafikte yaşam, trafikte zaman, trafikte psikoloji, trafikte israf, trafik stres, trafikte düşünce, trafikte sosyal ilişki, trafikte diyalog, trafikte mesai. Her bir olgu için ayrı bir açıklama mümkündür. Trafik olgusu insan ruhunu, enerjisini, düşüncesini emen büyük bir vakum halini aldı. Atılan onca adıma rağmen birincil sorun olmaya devam ediyor.

Her şehrin yapısı ve kültürü, inşa edilmek istenen kimliği, kişiliği ve dinamizmi etkiler. İstanbul’un Müslüman kimliğe katkısı farklı düzeylerde oluşuyor. Dini yaşamın, şehrin kimliğine aksettiği semboller bu katkıyı belirgin kılıyor. Camiler, türbeler, medreseler, dergâhlar, çarşılar vd. diğer mekânlardan tutun, ev-mahalle-cadde-sokak döngüsüne kadar bu etkiyi okumak mümkündür. Yeni İstanbul, hızlı bir şekilde Müslüman kimliğinden uzaklaşıyor. Şehir hayatıyla giderek yabancılaşan camiler, yabancılaşmayı besleyen evler, kapitalizme kurban edilen çarşılar, insana yer kalmayan sokaklar, metalik yorgunluğa mahkûm caddeler. Nostalji, bireyi ve insanı, yeni statükoya mahkum etmekten öteye geçemiyor.

Korkuları Çoğaltan Şehir

Korkuları, endişeleri çoğaltan bir şehirdir artık İstanbul. Rızık korkusu, güvenlik korkusu, trafik korkusu, ev korkusu, çocuk korkusu, çevre korkusu, mahalle korkusu, zaman korkusu, pahalılık korkusu. Giderek büyüyen ve çoğalan korkular İstanbul insanını çepeçevre sarmaktadır.

Korkuların sarmalında ümitler tükenmektedir. Sürekli savunma, korunma, tedbir, endişe ağında tereddütlü bir hal ile yaşamaya çalışmaktadır İstanbullu.

Artık İstanbul’un Türkiye’yi daha fazla tehdit etmesinin önüne geçilmelidir. Anadolu’nun her ili, ilçesi ve köyü yaşam, emek ve kalite yönünden değerli kılınmalıdır. İstanbul’dan Anadolu’ya bir göçü başlatacak adımlar atılmalıdır. Tarihsel olarak İstanbul hiçbir zaman bu kadar tehdit edici bir noktaya gelmemişti. Bu tehdidi bertaraf edecek mimari, insani, iktisadi, kültürel ve sosyal zeminler oluşturulmalıdır.