İran’ın “Milli” Anlayışı Olarak Şiîlik

Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır.

Arapça’da “ş-y-a” kökünden türeyen “Şia”, sözlükte “tâbi olmak, peşinden gitmek, desteklemek, bir kimsenin taraftarı ve yardımcısı olmak” gibi anlamlara gelir. Bir grubu ifade eden “Şia” kavramının tekili “Şiî”dir. “Teşeyyu” ise Şiî olmak ya da Şia’yı müdafaa etmek manasına gelmektedir.

Bir mezhep olarak Şia Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra imametin nassla Hz. Ali’ye (ra) ve kıyamete kadar onun soyundan gelenlere ait olduğunu savunan ve bu imamların masumiyetini imanın esası hatta merkezi haline getiren toplulukların ortak adıdır. Başlangıçta Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye özel olarak verdiği iddia edilen “gizli ilim” anlayışıyla imamet adeta nübüvvetin devamı haline getirilmiş ve imamların, Allah’la konuşan kişiler (muhaddesûn) olarak diledikleri zaman Allah’tan bilgi alabileceği bir noktaya vardırılmıştır. Dini kaynakların ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği görüşü Hristiyanlığa benzer bir ruhbanlığa yol açmış, “gizli ilim” ve imamların Allah ile sürekli irtibatlı olduğu kabulü ise İslâm inanç ve düşünce tarihinde ortaya çıkan batınî zihniyete, Hz. Ali’ye ulûhiyet isnadına varan aşırı fırkalara ve muharref bir dini anlayışa zemin teşkil etmiştir.

Şia, Şiiliğin Hz. Peygamber döneminde doğduğunu iddia etse de tarihi olarak Şia’nın doğuşunu bazıları Hz. Osman bazıları Hz. Ali dönemindeki hadiselerle, bazıları Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehadetiyle (h. 61) başlatırken, diğer bazıları ise hicrî birinci asrın sonlarına kadar ileri götürür. İmamların “nas ve tayinle belirlenmesi ve masumiyeti, vasilik, mehdilik, rec’at” gibi Şia’nın ayırıcı unsuru olan görüşlerin, hicri birinci asrın sonlarına doğru Muhammed b. Hanefiyye’nin vefatından (h. 81) sonra onun etrafında oluşturulan tasavvurlarla ortaya çıktığı söylenebilir.

Keysaniyye ve Kerbiyye gibi fırkalar, onun ölmediği, Medine’nin batısındaki Radvâ dağında yaşadığı, bir gün mehdî olarak geri dönüp hâkimiyetini kuracağı gibi efsanevi tasavvurlarına ilaveten, Sasani kültürü ve Aramî-Hristiyan gelenekten gaybet ve hulul gibi anlayışları devşirerek, İslâmi motiflerle bezemek suretiyle Şia’nın temelini atmış oldular. Öte yandan Kerbelâ Vak‘ası, Ehl-i beyt sevgisi, Hz. Ali ve evlâtlarına duyulan muhabbet ile Farisî asabiyeti ve Emevî düşmanlığı vesile kılınarak sistemleştirilen siyasi ve itikadî bir mezhep olarak Şia’nın geriye doğru örüldüğünü söylemek mümkündür. Bu döneme kadar imamet zincirinde adı geçen imamlardan Hz. Ali dışındaki isimlerin hemen hiçbirinin aktif siyaset içinde bulunmaması da bu tespiti doğrulayan unsurlardan biri olarak zikredilebilir.

İslâm dışı din ve kültürlerden alınan motiflerle örülmüş imamet teorisi itikadın merkezine yerleştirilmek suretiyle, İslâm’ın temelden tahrifine giden bir yola kapı aralanmıştır. Bu sebeple başlangıçtan beri Şia, İslâm dünyasındaki hemen bütün aşırı fırkaların türediği bir zemin olmuştur.

İlâhî ruhun Hz. Peygamber’e, daha sonra Ali ve evlâdına hulûl ve intikali, Allah’ın mahlukata benzetilmesi (teşbih), önceden haber verdiği bazı hadiseler konusunda görüş değiştirmesi (beda), Peygamberliğin ve dolayısıyla dinin tamamlanmadığı ve imamet üzerinden tekâmül ve tabâdülün devam ettiği, imamların gaybı bildiği, mucize gösterdiği, bir kısmının ölmeyip geri döneceği (rec’at) gibi anlayışlar ile nassların tahrifine vesile olan bazı sübjektif ve batınî yorumlar bu bağlamda zikredilebilir. Meselâ Sebeiyye ve Keysaniyye gibi fırkalar, Hz. Ali’nin ilâhlığını, ölümsüzlüğünü ve vasiliğini, Ali evlâdının kutsallığını, gaybı bildiğini, tenâsühü ileri sürmüş; İsmâilîler, İsmâil b. Ca‘fer’in ölmediğini, tekrar dönüp dünyayı ıslah edeceğini, her zâhirin bir bâtını bulunduğunu iddia ederek bâtınî te’vile yönelmiş, yine aynı mezhep altında mütalaa edilen Karmatîler, Bâtınîler, Nizârîler gibi diğer aşırı fırkalar aynı zeminde ortaya çıkmıştır. Yine Bâb Ali Muhammed Şîrâzî’ye bağlı olan Bâbîlik ve müstakil bir din hüviyeti iddiasıyla ortaya çıkmadan önceki Bahâîlik, Hakim Biemrillah’ın uluhiyyetini iddiaya kadar varan Dürzilik, Hz. Ali’nin uluhiyyetini telaffuz eden Nusayrilik gibi aşırı (gâlî) fırkalar hep Şia’nın temelini attığı bu muharref itikadi zeminden türemiştir. Şia’nın bütün bu anlayışlarında, İslâmî kaynaklar yanında Yahudilik ve Hristiyanlığın, Budizm, Brahmanizm, Maniheizm gibi eski Hint dinlerinin, Zerdüştîlik, Maniheizm ve Mecûsîlik gibi kadîm İran dinlerinin, Fars kültürünün, yeni Eflâtunculuğun gnostisizminin etkilerinden bahsedilegelmiştir.

İran’ın Resmi Mezhebi Olarak Şia

Şia şemsiye bir kavram olmasına rağmen zaman zaman, “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancında olan bütün fırkalar için kullanılan “İmamiyye” de aynı manada kullanılmıştır. İmamların sayısının on iki ile sınırlandırılmasından sonra “İmamiyye” yerine “İsnaaşeriyye” ismi de kullanılmıştır. Günümüzde İran’ın resmi mezhebi olan ve yukarıda zikri geçen aşırı fırkalara göre daha mutedil bir anlayışa sahip olan İmamiyye’nin kurumsallaşması, daha ziyade temel kaynaklarının telif edildiği Şiî Büveyhoğulları (m. 945-1055) dönemine rastlar. Şia’nın önemli hadis âlimleri de bu dönemde yaşamışlardır. Yine Gâdir Hum gününün bayram olarak kutlanmaya başlanması, Kerbelâ’nın umumi yas günü olarak ilan edilmesi de aynı dönemin mahsulüdür. Selçuklular tarafından Büveyhî iktidarına son verilmesinden sonra Şia’nın İslâm dünyasındaki etkisi oldukça azalmıştır.

İran’da Şiiliğin yeniden canlandırılması Safevîler dönemine (m.1501-1737) rastlar. Bu dönemde İslâm coğrafyasındaki Şiî ulema İran’a getirilmiş, Şiilik resmî mezhep olarak kabul edilmiş, ülkedeki diğer mezhebi anlayışlar sistematik bir politika gözetilerek yok edilmiştir. İran’ın günümüze kadar gelen müstakil bir kimliğe kavuştuğu ve günümüzdeki itikadi, siyasi hatta coğrafi çerçevesinin büyük ölçüde çizildiği bu dönemde, aşırı Şiiliği ve on iki imam sevgisini devlet politikası haline getiren Safeviler, bütün diğer mezhep mensuplarını zor kullanarak büyük ölçüde asimile etmişlerdir. Şah İsmail’in devletini kurmak için yürüttüğü askeri ve siyasi faaliyetleri kimlik ve mezhep olarak Şiîliğe dayandırması, kendi anlayışına yakın gördüğü Anadolu’daki Alevî-Bektaşi Türkmen kabilelerinin mezhebi duygularını istismara yeltenmesi, onu Osmanlı ile karşı karşıya getirmiştir.

Şia ile savaşmanın caiz olduğuna dair ulemadan fetva alan Yavuz Sultan Selim, aynı zamanda kendini Ehl-i Sünnet’in mümessili ve müdafii olarak konumlandırmış ve o günden itibaren devam edecek olan Şiî-Safevi İran ile mücadeleyi başlatmıştır. Osmanlı Batıya doğru her adım attığında Şiî Safevîler, Hıristiyanlarla işbirliği içinde Osmanlı’yı doğudan sıkıştırmışlar ve meşgul etmişlerdir. Bu nedenle 16. ve 17. yüzyılda Batılı gezgin ve araştırmacılar tarafından kaleme alınan birçok eserde Şah İsmail ve onun şahsında Farisiler alabildiğine övülmüş hatta onların Hıristiyan olarak hidayete erdiklerinden dahi söz edilmiştir. Dikkate şayan bir diğer husus ise yine aynı kaynaklarca neredeyse Şiiliğin Farisiler, Sünniliğin ise Türklerle özdeşleştirilmesidir.

Daha sonra Kaçar Hanedanlığı (1737-1925) ve Pehlevîler döneminde (1925-1979) İran’da Şiiliğin daha da yerleşmesi temin edilmiştir. 1979 yılında Humeynî’nin önderliğinde gerçekleştirilen “İslâm Devrimi” ile Şia yeni bir safhaya adım atmıştır.

Genel Kelâmî meselelerde Mu‘tezilî düşüncenin yoğun etkisi altında olan İmamiyye’nin kendine mahsus anlayışına göre imamet, nass ve ilahi tayinle olup, nübüvvetin devamıdır; imamlar tıpkı peygamberler gibi mâsum olan ve özel bilgiyle donatılan, kendilerinde olağan üstü haller (mûcize) görülen kimselerdir.

On ikinci imam beklenen mehdîdir. H. 260 (m.874) yılında gaybete girmiş olup halen hayattadır ve bir gün ortaya çıkıp yeryüzünde adaleti sağlayacaktır. Şiî yaklaşımda Kur’an’ın ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği, imâmetin İslâm’ın namaz, zekât, hac ve oruçla birlikte beş temel esasından birini, hatta en önemlisini teşkil ettiği zira imâmetin bu ibadetlerin anahtarı konumunda bulunduğu ifade edilmiştir. Yine ilk üç halife ve onlara destek olan sahabenin büyüklerinin Hz. Ali’nin hakkı olan imameti gayri meşru bir şekilde gasp etmekle büyük bir zulüm ve cürüm işledikleri inancı, tarih boyunca sahabe hakkında tekfire varan ağır suçlamalara neden olmuş, bazı kaynaklarında sahâbeyi mürted sayan rivayetlere yer verilmiştir.

Tarihen sabittir ki Hz. Ali, “hakkı olan” hilafeti elde etmek için ilk üç halife döneminde bir mücadeleye girişmediği gibi onlara bîat etmiştir. İşte bu vaka ile Hz. Ali’nin imamet vasfını telif etmek için bir iman esası olarak “takiyye” ihdas edilmiş, hatta Cafer Sadık’tan “Takiyye benim atalarımın dinidir, takiyyesi olmayanın dini yoktur.” sözü nakledilmiştir. İmamlar mâsum kabul edildiği için on iki imamdan nakledilen söz, fiil ve takrirler Peygamber sözüyle eş değerde görülüp dinin Kur’an’dan sonra ikinci kaynağı sayılmış, böylece fırkanın kendine mahsus bir hadis literatürü oluşmuştur. İmâmete ve Ehl-i Beyt’e yönelik aşırı vurgunun Kur’ân-ı Kerîm’le temellendirilememesi onun sıhhatine yönelik kuşkuların doğmasına yol açmış, hâkim anlayış Kur’an’da ziyade ve noksanlık bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kaynaklarda buna aykırı rivayetler de yer almıştır.

Sonuç Yerine

Kelâmî açıdan bakıldığında Hz. Peygamber döneminden beri Müslümanlığın omurgasını temsil eden Sünnî anlayışa göre Şia, “Ehl-i kıble tekfir edilmez” kaidesince, nassta kat’î olarak temelini bulan zarurât-ı diniyyeden birini inkâr etmedikçe, sırf mezhebi mensubiyeti ve anlayışından dolayı tekfir edilmemiş fakat Hz. Peygamber ve ashabının yolu olan “Ehl-i Sünnet” ve Müslümanların kahir ekseriyetinin anlayışı manasındaki “Ehl-i Cemaat”tan bir sapma olarak telakki edildiğinden “Ehl-i bid’at, ehl-i heva, ehli dalâlet” olarak tanımlanmıştır.

Şiîlik ile Sünniliğin birbiriyle aynı hizada iki mezhebi anlayış olduğu, Müslüman kimliğine ilaveten mezhebi mensubiyetin önemsiz hatta gereksiz bir tefrika vesilesi olduğu, mezhepleri yakınlaştırma gibi söylemler modern dönemde ihdas edilmiş olup, aslında gerek fiili gerekse zihnî ve itikadî düzlemde Müslümanın şuurunu ve saf İslâm akidesini bulandırmaya yönelik neticeler doğurduğunu söylemek mümkündür. Zannedildiğinin aksine günümüzde Müslümanlar arasındaki tefrika ve çatışmalarının sebebinin mezhep değil bilakis mezhepsizlik olduğu kanaatindeyiz ki bu bir bahs-i diğerdir.

Bugün Türkiye’de yaşayan müslümanlar olarak bizden gayri hemen herkesin farkında olduğu, bizim gözümüzden kaçırılan gerçek şudur: Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır.

Son iki yüzyıl içinde İslâm coğrafyasında Şia’nın önünün açılmasına dair politikalara ilaveten, Osmanlı’nın parçalanmasında önemli bir rol ifa eden Vehhabilikle, daha sonra aynı zeminde ortaya çıkan selefi meşrep radikal hareketlerle, ılımlı anlayışlarla, İslâm tarihini, kültürünü ve ilim geleneğini paranteze alarak doğrudan kaynaklara dönüşe vurgu yapan bazı modernist söylemlerle varılmak istenen neticenin nihayetinde tarih boyunca Müslümanların yüzde doksanını teşkil Ehl-i Sünnet omurgayı parçalama, “sevadu’l-azam” anlayışını ve onun mümessili olan Türkiye ve Türk milletinin merkezi rolünü gözden kaçırmak olduğu söylenebilir. Bahsi geçen İslâmî söylem ve hareketlerin bulundukları bölgelerde Sünnî Müslümanları hedef almaları, bilhassa Türkiye ve Türk milletine karşı tutumları gözden kaçırılmamalıdır.

Hatta 60’lı yıllardan sonra doğan Türkiye’deki “İslâmcı” hareketlerin dahi büyük ölçüde Türkiye dışındaki Hint alt kıtası, Mısır gibi müstemleke coğrafyalardan beslenmesi, bilhassa 1979 devriminden sonra yönünü İran’a çevirmesi de ayrıca dikkate değer bir husustur. İslâmcılık dâhil modern dönemde Türkiye’de ortaya çıkmış Türkçülük, Sosyalizm, Batıcılık gibi hemen bütün ideolojilerin söylem ve ideallerinin merkezinin İran, Orta Asya, Moskova ve Kopenhag gibi Türkiye dışında olması da bu bağlamda zikre değer bir husustur.

Bugünlerde dış müdahale iddialarıyla başlayan rejim karşıtı gösterilerle yeniden gündem olan İran “İslâm Devrimi”nin uluslararası sistemin ve Amerika’nın da dâhil olduğu bir organizasyonun katkısıyla, en azından izniyle gerçekleştiği hususu, Fransa’da iken Humeyni ile Amerika arasındaki pazarlıklar artık açıktan konuşulmaktadır. Dikkat edilirse İran’da da Irak’ta da pekâlâ Batılıların destekledikleri, beraber çalıştıkları seküler rejimler ve liderler var iken, yapılan operasyonlarla her iki ülkede de mezhepçi Şiî yönetimler ikame edilmiştir. Sınırı boyunca konuşlandırılan, kendisini tehdit eden örgütlere rağmen komşusu Suriye’de Türkiye’nin nüfuzunu kırmak için elinden geleni yapan merkezi sistemin, bir yandan yıllardır İran’la mücadele retoriği sürdürürken diğer yandan fiiliyatta İran’ın önünü sürekli olarak açtığı da bir vakıadır.

Son yıllarda İran’ın, Suriye, Lübnan, Yemen, Körfez ülkeleri gibi hemen bölgenin tamamına fiilî ve askeri olarak yerleştirilmesi buna misaldir.

Bir diğer açıdan da tarih boyunca Şiiliğin, üstün gördükleri kendi yüksek medeniyetlerinin, küçümsedikleri “bedevi Araplar” tarafından fethini hazmedemeyen Farisilerin İslâm şemsiyesi altında bir sığınağı, milli anlayışına ve umum Müslümanlığa karşı muhalif tavrına bir mevzi teşkil ettiği de ifade edilmiştir. Gayrimüslim dünyanın, tarih boyunca kullandığı gibi günümüzde de Şia’nın kendine mahsus bu muhalif tavrını İslâm ve Müslümanlar aleyhine kullanmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.