Ehl-i Sünnet Müslümanların Ana Yoludur Fakat Bizzat Din Değildir

Ehl-i Sünnet madem ana yol, ana caddedir, bu yolda sağ ve soldaki barikatlara sürtünerek yürüyenler mutlaka olacaktır. Bu kesimi dışlamak ana caddeyi arka sokağa çevirmektir ve bunu yapanlar sadece Ehl-i Sünnet’e değil bizzat İslamiyet’e büyük kötülük etmektedir.

Tam ismiyle Ehlü’s-Sünnet ve’l-Cemaat tarihte ve günümüzde müslümanların büyük çoğunluğunun mensubiyet iddiasında bulundukları bir İslam mezhebidir. Mezhep deyişimiz Ehl-i Sünnet’in ta başından beri örneğin Mutezile, Şia veya Haricilik gibi sıradan bir mezhep olduğu manasında anlaşılmamalı. “Sünni olmak” ilk asırlarda müslümanların “ana bünyesi” içinde bulunmanın bir ifadesiydi. Bunun içindir ki söz konusu ana bünye (veya bugün kullandığımız ifadeyle ana cadde), ilk önceleri selef-i sâlihîn’in dilinde ve kaleminde “ne olduğunu ve nerede durduğunu” söylemek yerine, “ne olmadığını ve nerede durmadığını” ifade etmek zarureti hissetmiştir. Zira zaten bizâtihi ana bünyedir ve kendisini ispat edip şekle sokmak zorunda değildir.

Ancak bu bünye içinde bilhassa kelâmın bir metot olarak kullanılmasıyla birlikte görünür hâle gelen fikri tekâmül ve bu tekâmülün zorunlu yansıması olarak bünye içi ihtilaflar, sonraki asırlarda ortak bir Sünni çerçevenin çizilmesini mecburi hale getirmiştir. Hicretin 5. ve 6. asırlarında ortaya çıkan Sünnî kitâbiyâtta Ehl-i Sünnet’i artık bir mezhep olarak görmekteyiz. Onun “hak mezhep” ve “dört mezhep” olarak veya “yetmiş üç fırka arasında kurtulan fırka” olarak insanlara arzı, bahsettiğimiz durumun açık göstergesidir.

Ehl-i Sünnet Niçin Ana Bünyedir?

Hz. Osman’ın şehit edilmesi, Cemel ve Sıffîn savaşları, Tahkim Olayı akabinde Hâricî grubun ayrılışı, bunu takip eden yıllarda siyasi anlamda da olsa Hz. Ali taraftarlığı türünden gelişmelerin yaşandığı İslam tarihinin erken bir döneminde aslında “Sünnî” bir ana hattın varlığını açıkça farkediyoruz. Bu hattın ilk temsilcilerinin önemli sahâbîlerden oluşan bir grup olduğu ve takipçilerinin de müslümanların kâhir ekseriyetini teşkil ettikleri göz önüne alındığında bu “Sünnî” hattı, “ana bünye” olarak tanımlayabiliriz.

Söz konusu ana bünye, Haricîlerin yaptığı gibi büyük günahları sebebiyle müslümanları tekfir etmiyor, Şiî grupların aksine ilk üç halifenin yönetimini meşru sayıyor, Kaderîler gibi kaderi inkâr edip insan iradesini bütünüyle özgür kabul etmiyor fakat daha çok Emevî idarecilerin sahip çıktığı ve insanın iradi rolünü reddedip bütün işlerin oluşunu tamamen takdir-i ilâhiye bağlayan Cebriyeci telakkiyi de tenkit etmekten geri kalmıyordu.

Sünnî merkez, yukarıda adı geçen ilk fırkaların görüşlerini bid’at olarak nitelemiştir. Bid’at kavramı, Kur’an’da temeli olmayan, Hz. Muhammed ve sâhabe döneminde de taraftarı bulunmayan söz ve davranışları ifade etmektedir. O halde bid’atın, bu bağlamda sünnetin karşılığı olarak kullanıldığını anlıyoruz. Yani Ehl-i Sünnet’ten olmak, sahâbîlerin umumi ve yaygın din telakkisini, onların “din budur” dedikleri hususları takip etmenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır. Bu yola uymayan kimseler ve gruplar ise haliyle ehl-i bid’at olmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’e ilave edilen el-cemaat kavramı ise ümmetin çoğunluğunu ifade etmektedir. Ehl-i Sünnet yerine zaman zaman kull anılan “en büyük kalabalık” anlamındaki es-sevâdü’l-a’zam terimi, aynı çoğunluğa işaret etmektedir. Yine cemaat, tefrikanın zıddı olarak birlik ve beraberliği hatırlatmaktadır. Aynı siyasi liderin, yani halifenin dini-dünyevi önderliği altında birleşen müslümanlar İslamiyet’in ana gövdesini teşkil etmektedirler. Bazı hadis-i şeriflerde cemaatten uzaklaşmanın “cahiliyye” olarak nitelenmesi bu kavramı daha da önemli kılmaktadır. Meşhur sahabî Abdullah b. Ömer’in Sünnî dinî kalıpların teşekkülünde oynadığı kilit rol, bu bağlamda zikre değer bir konudur. Hz. Ali ile Muaviye b. Ebî Süfyan arasındaki mücadelede aslında hangi tarafın haklı olduğunu bilip bunu teslim etmekle beraber iki taraftan birinin safına geçmekten özenle sakınması, Emeviler iktidarı ele geçirdiğinde ise kerhen de olsa onlara itaatini sunmaktan geri kalmaması, silahlı çatışmaya ve kan dökümüne götüren itaatsizliği fitne olarak anlaması, Abdullah b. Ömer’in ve onu izleyen diğer büyüklerin Sünnî hat üzerinde bıraktıkları çok mühim miraslardır. Sûfice dindarlığı ve zâhidane hayatı ile ünlenmiş Hasan el-Basri’yi de yine aynı bağlamda anmak gerekir. O, insanın fiillerinde özgür olduğunu savunmakla birlikte kaderi inkâr etmemiştir.

Büyük günah işleyenleri kınamakla beraber, Hariciler gibi onları İslamiyet’ten dışlayan bir fikir geliştirmemiştir. Tefrika ve anarşi doğuracağı için Emevi karşıtı devrim hareketlerinde yer almamış, bununla birlikte yöneticileri doğru yola çağıran, onlara açıkça nasihati esas alan bir üslup geliştirip, sanki sivil bir itaatsizlik örneği sergileyerek marufu emretme, münkeri nehyetme vazifesini yerine getirmiştir.

Ana Bünyede İki Metodik Yaklaşımdan Biri Olarak Ehl-i Rey

Sünnî ana hat, bahsettiğimiz ilk döneminde diğer mezheplerin tecrübe ettiği şekilde kendisini farklı bir mezhep olarak takdim etmedi. Bu takdime hiç ihtiyacı yoktu zira kendisi, bazı iç ihtilaflarıyla da olsa İslamiyet’in ana hattını ve ümmetin çoğunluğunu temsil ediyordu. Merkezde bulunması, ona yanlış bulduğu diğer dini düşünce ve oluşumları eleştirme, mahkum etme ve ana bünyeden dışlama hakkı ve imkanını veriyordu. Bu ana hattın kendi merkezîliğine yoğun vurgusu ve buna iman derecesinde sadakati, Sünnî çizgiyi hayli muhafazakar bir kimliğe büründürdü. Fakat bu muhafazakarlığa rağmen, itikadi ve fıkhi asgari müştereklerde birleşmiş bazı Sünnî kesimler daha tâlî fakat önemli bazı konularda kendi aralarında farklılaştılar. Bu ayrışmanın, dinin kaynaklarının niteliği, hüküm çıkarmanın ve problemlere çözüm üretmenin yöntemleri gibi metodolojik bir zemini bulunmaktaydı. Söz konusu ayrışım sürecinde İmam Ebû Hanife’nin durumu öncelikle ele alınmalıdır.

Ebû Hanife ve öğrencileri bazı Sünnî alimlerce Mürcie’den olmakla suçlanmaktaydı. Kendilerine Mürcie denilen topluluğun sahip çıktığı ircâ doktrinine göre, şehadet getiren ve müslüman olduğunu söyleyen herkes, bu ikrârını amele dökmese de hatta büyük günah sayılan fiilleri bu ikrârını bozmadan işlese de müslüman sayılmalı ve toplumda müslüman gibi muamele görmeliydi. İman denen şey tasdik ve ikrardan ibaretti. Amel ise imanın bir şartı değildi. Büyük günah sahiplerini tekfir eden, bu yüzden onların can ve mallarını helal sayan Hâricî telakkiye karşı geliştirilmiş bu teori ile Mürcie, diğer taraftan da fitne olaylarına ve iç savaşlara karışmış sahâbe ve müminlerin imanî ve İslâmî durumları hakkında kesin bir hükme varmıyordu. Nihai kararı ahiret günü Allah’a bırakıyordu. Böylece dini ve siyasi tartışmaları sonlandırmayı amaçlayarak toplumsal barışı tesis etmenin gayreti içindeydi. Özellikle Arap olmayan müslümanlar (mevâlî) bu doktrine daha fazla teveccüh gösterdiler. Zira zamanın Arapçı idarecileri tarafından müslümanlıkları sorgulanan ve müminlere tanınan temel haklardan mahrum bırakılan bu kesimler, “ben müslümanlardanım” diyen herkesi hakiki mümin sayan bu telakkiye doğal olarak sempati duydular. Amelsizliğin imanı ortadan kaldırmayacağını, amelin sadece imanın kalitesini artıracağını ifade etmesinden dolayı Mürciî olmakla itham edilen Ebû Hanife, bir taraftan da yeni fıkhî hükümler çıkartırken nakli delillere ilaveten kıyası kullanması nedeniyle tenkit ediliyordu. Kalabalık ve kozmopolit bir ülke olan Irak’da günlük hayat Hicaz’daki gibi sakin ve tekdüze gitmiyordu. Böyle bir çevrede sayıları ve sınırları belli bir ayet ve hadis havuzundan kaynak olarak yararlanmak Iraklı alimler için çoğu zaman yeterli olmuyordu. Durum böyle olunca Ebû Hanife ve öğrencileri, ayet ve hadislerin illet ve maksatlarını göz önüne alarak, nasların doğrudan cevap veremediği konularda illetler ve maksatlar üzerinden yeni hükümler üreterek yani kıyasa (anoloji) giderek toplumun problemlerini dine uygun şekilde çözüme kavuşturuyorlardı. İstihsan denilen kamusal menfaatler ile mahalli örf, Hanefî ekolün hüküm çıkarmada dikkate aldığı diğer esaslardı. “Rey Ehli” tabiri de buradan çıktı. İçtihadın temeli olan rey, mantıksal düşünme yolları izlenerek yapılan aklî bir faaliyetti. Reyi de dinin kaynakları arasına dahil eden ve çoğunluğunu Iraklı alimlerin oluşturduğu bu gruba Ehl-i Rey dendi. Söz konusu çerçevede dinamik bir fıkhın (fıkh-ı ekber diye anılan akaid ilmi de buna dahildir) ortaya çıkmaması imkansızdı. Ancak bu dinamizm, muhafazakar bazı alimlerce Sünnî hattan sapma ve bid’at ehli saydıkları Mutezile’yle aynı kulvarda koşma şeklinde değerlendirildi ve mahkum edilidi. Diğer dinlere ve zararlı cereyânlara karşı İslami akideyi ispat ve müdafaa metodu olarak Mutezilî alimlerce geliştirilen ve kelâm adı verilen akılcı metot, ikinci ve üçüncü asrın Sünnî alimleri tarafından bid’at sayılmış, kelâmla meşgul olanlara kötü gözle bakılmıştı. Ancak bu tavır İslam düşüncesini müspet bir noktaya götürmedi. Bilakis gayr-i Sünnî fikirlerin güçlendikleri müşahade edildi. İşte bu noktada, yaklaşık bir buçuk asırlık bir gecikmeyle de olsa Ehl-i Rey çizgisi üzerinde Sünnî kelâm diyeceğimiz bir ekolün doğuşu gerçekleşti. İslam inanç esaslarının ispatında naklî delillere ilaveten mantık ve felsefenin aklî uygulamalarını kullanan bu ekol, Eş’arîlik ve Maturîdîlik olarak iki ayrı kelâm mezhebi üzerinden bugüne taşındı.

Diğer Yaklaşım: Ehl-i Hadis Sünnîliği

Daha “husûsî” bir kaynak havuzundan beslendiği ve daha “husûsî” bir Sünnî kesime hitap ettiği için “Ehl-i Sünnet-i Hâssa” olarak da anılan Ehl-i Hadis’e göre ise Berbehârî’nin ifadesiyle “İslam dini Sünnetten ibaretti.” Rey faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan hükümler, dinî olmaktan çıkmış çözümlerdi. Kelâm ise ister Mutezile’nin ister Sünni mezheplerin metoduyla yapılsın, sakınılması gereken şen’i bid’atlerdendi. İmam Mâlik’e göre “kim dinini kelâm yoluyla alıp öğrenirse sapıtmaktaydı.” İmam Ahmed b. Hanbel ise kelâm ile meşguliyetin kalp ve zihinlerde oluşturduğu yozlaşmaya dikkat çekti, müslümanları sünneti müdafaa için dahi olsa kelamcılarla muhatap olmaktan, onlarla oturup konuşmaktan sakındırdı. Ehl-i Hadis rey ve kıyasa karşı çıkmakta, bu akli delilleri kullandıkları için Ehl-i Rey’i “sünnet düşmanı” olmakla suçlamaktaydı. Kendilerine “sünnetin koruyucuları ve bid’atın yıkıcıları” olarak özel bir misyon yüklemekteydiler. Ameli imandan saydıkları için tekfiri daha kolay istihdam etmekteydiler. Tüm bu yönleriyle Ehl-i Hadis hattı, İslam düşüncesi içerisinde muhafazakar bir kanadı temsil etti. Akıl karşıtı metinci literalizmi, dar kalıplar içinde kalan fikri yapısı ve dışlayıcı tavrı nedeniyle Ehl-i Rey’e kıyasla zaman içinde fazla bir ilerleme kaydetmedi, geniş kitlelere hitap edemedi. Ama marjinal ölçülerle de olsa belli bir seçkin zümrenin mezhebi olarak kalmayı başardı. İbn Teymiye’nin olağanüstü ilmi çabaları olmasaydı belki de tarih sürecinde körelip gidecekti. 18. yüzyılda Vehhabilik akımıyla birlikte Suud devleti nezdinde siyasileşmesi Ehl-i Hadis akımına güç verdi. Selefilik ismi altında günümüze kadar geldi.

Ehl-i Sünnet’i Din Olarak Takdim Etmek Ehl-i Sünnet’i Anlamamaktır

Bu tarihi safahâtı kısaca dikkate sunduktan sonra sonuç bâbından mülahazamızı şu maddelerle arzetmemiz münasip olacaktır:

a. Söz konusu safahât, zengin bir çeşitliliği göstermektedir. Karşımızda Sünnî bir prototip bulunmamaktadır. Bahsettiğimiz ana cadde öyle anlaşılıyor ki hayli genişçe bir caddedir.

b. Fikirler/kavramlar zamanın, mekanın ve ilgili olayların ilişkileri içinde anlam kazanır. Bunlardan bağımsız kavramsal açıklamalar, açıklamayı yapanın subjektif yargılarına maruz kalır. Sünniliği anlamak istiyorsak, fikir-kavram-hadise-zaman-mekân bütünlüğünü gözetmemiz gerekir. Hele ki kadîm ıstılah havuzumuzda bulunmayan birtakım kavramlaştırma denemeleriyle veya malum kavramlar arasında sun’i irtibatlar kurmak suretiyle Ehl-i Sünnet’i kalıba sokmak, onu hakkıyla anlamayı imkansız hale getirir.

c. Sünniliğin bir mezhebe dönüşmesi, ona mezhep muamelesi yapan bazı müteahhir alimler eliyle gerçekleşti. Bunlardan birisi olan Abdülkâhir Bağdâdî mesela “Sünnet ve Cemaat Ehli’nin Üzerinde Birleştiği Esaslar” başlığı altında, her cevherin parçalanamayan en küçük parçasının (cüz`ün lâ yetecezzâ) bulunduğuna inanmanın, Ehl-i Sünnet’in üzerinde icma ettiği konulardan birisi olduğunu belirtir. Yine ona göre dünyanın hareket halinde değil sükun halinde bulunması Sünni bir prensiptir. Görüyorsunuz ki hepimiz bu kriterlerle Sünniliğimizi yekten kaybetmiş olduk. Ehl-i Sünnet’i ne kadar hassas tanımlarsanız ne kadar âmentüye ilaveler yaparsanız onu o kadar mezhebe çevirmiş olursunuz. Aslında H. 5. asırdan bugüne kadarki süreç Sünniliği mezhepleştiren süreçtir. Bunun iyi mi kötü mü olduğu ayrı bir bahistir. Fakat tanımlamayı daha da keskinleştirenlerin, akâide “Sünniliği müdafaa” adına “usûl-i dînden olmayan” unsurlar ekleyenlerin “Sünnilik mezhep değildir.” demesi tutarsızlıktır.

d. İbn Ömer, Hasan-ı Basri, Ebu Hanife misallerini öne çıkarmamız boşuna değildir. Sünniliğe damgalarını vuran bu büyük şahsiyetlerin özetle temas ettiğimiz teorik ve pratik dünyaları dışlamayı değil içlemeyi, tardetmeyi değil kuşatmayı, fitneyi değil sulh ve salâhı, zorlaştırmayı değil kolaylaştırmayı esas almaktadır. Bu yüzden ehl-i bid’at (ehl-i kıble) tekfir edilmemiştir. Mutezile ve Şia’nın tekfiri marjinal tavırlardır ve konjonktüreldir. Yahut yanlış anlamanın veya şahsi ya da siyasi garezin eseridir. Yani ârizîdir. Mesela 16-17. yüzyıldaki Osmanlı-Safevi çatışması her iki tarafın din dilini hayli keskinleştirmiştir. Gazalî’nin Fedâihü’l-Bâtıniyye’sinde gördüğümüz gibi ibâhîlik tabii ki küfre müncerdir. Fakat Faysalü’t-Tefrika’sında Gazâlî lâyıkıyla kuşatıcı bir Sünnîdir. El-Mevâkıf adlı meşhur eserinde Allâme Îcî Mu’tezile, Haricilik, Şia gibi ehl-i bid’at mezhepleri tekfir edenlerin delillerini ele almış, bunları tek tek çürüterek onların İslam dahilinde sayılması gerektiğini açıklamıştır. Bu esere şerh yazan Allâme Cürcânî de aynı görüşe kâil olmuş, bu mezheplerin küfre nispet edilemeyeceğini belirtmiştir. Çünkü Sünnîlik bu alimler gözünde din değildir.

e. Elfâz-ı küfür edebiyâtı üzerinden yahut müdafaa sâikiyle Sünnîliğin bir din olarak arzedilmesi, son birkaç asrın modern bir bid’atıdır. Resûl-i Ekrem’in (s.a.) diliyle her bid’at dalâlettir. Mezhep kavgalarının milyonlarca masumu perişan ettiği bir vasatta “mezheplerin din olmadığını” haykırarak salih amelde bulunan müslümanlar, bu bid’attan en fazla zarar gören kesimlerdir.

f. Ehl-i Sünnet madem ana yol, ana caddedir, bu yolda sağ ve soldaki barikatlara sürtünerek yürüyenler mutlaka olacaktır. Bu kesimi dışlamak ana caddeyi arka sokağa çevirmektir ve bunu yapanlar sadece Ehl-i Sünnet’e değil bizzat İslamiyet’e büyük kötülük etmektedir.