Bulgarların İstanbul’daki Demir Kilisesi

Demir Kilise olarak da bilinen Sveti Stefan Kilisesi, aynı zamanda asırlardır Rum Ortodoks Kilisesi’nin boyunduruğunda yaşamış ve her türlü asimilasyona maruz kalmış olan Bulgarların bağımsız kilise olmalarının bir sembolü olacaktır. İlginç olan, Rum ve Bulgar Kiliseleri arasındaki ayrılık, yani aforoz 73 yıl sonra 22 Şubat 1945’te kalkar.

Yedinci asrın ortalarında Balkanlar’a yerleşen Bulgarların Hıristiyanlıkla tanışmaları Ortaçağ’da olmuştur. İlk Bulgar devletinin 681’de kurulduğu kabul edilmektedir. Bulundukları coğrafya itibariyle Bulgarlar, Tuna nehri civarlarında bir yanda Roma merkezli Latin Kilisesi diğer yanda İstanbul merkezli Grek Kilisesi’nin misyon rekabeti arasında kalmıştır. Bulgarların iki siyasi güç arasında kalmaları, etkisini tarih boyunca hissettirecek bir mesele olmuştur.

Bulgar kralı Boris, Hıristiyanlığı 864’te kabul etmiştir. Ancak Bulgar kralının Bizans’ın temsil ettiği Grek Kilisesi’ne bağlanması 893’te olmuştur. Bu tercih, iki dogmatik yorum arasında yapılan bir tercih olmayıp tamamen siyasi bir tercihtir. O dönemde Bizans’ın gücünün Balkanlar’da daha etkin bir konumda olmasıdır.

Bulgar Kilisesi teşkilatı dönemin Konstantinopolis’i olan İstanbul’dan tayin edilen Patrik vekili vasıtasıyla düzenlenmiştir. Böylece, Bulgar kilisesi Bizans’ın ayin geleneğini ve ayin dili olarak da Yunanca’yı benimsemiştir. Buna göre, İstanbul’daki Grek Kilisesi tarafından yetiştirilen ve gönderilen din adamları, Bulgar kiliselerinde ibadetleri ve ayinleri yönetmekte idi.

Dokuzuncu yüzyılda Çar unvanı ile Bulgarlar’ın başına geçen Simeon döneminde (893-927) yeni bir teşkilatlanma gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde, Başpiskoposluklar düzeyinde Metropolitlikler kurulmuş ve Ortodoks Kilisesi Sinodu’na Bulgar Başpiskoposu üye yapılmıştır. Bizans Patriği, daha sonra 924 senesinde Bulgar Kilisesi’nin bu yeni yapısını, bugün Makedonya’da bulunan Ohrida merkezli ‘otosefal’ yani bağımsız bir Patriklik olarak ‘Ohrida Patrikliği’ (927-1018) unvanıyla onaylar. Ancak, bu durum fazla uzun sürmez. 1018’de Bulgar İmparatorluğu’nu işgal eden Bizans İmparatoru II. Basilieos (976-1025), aynı tarihte Ohrid Patrikliği’ni İstanbul Patrikliği’den bağımsızlaştırır ve yeni statüsünü ‘otosefal’ başpiskoposluk düzeyine indirir. 1025’de ise, Bulgar kiliselerinde Bulgar papazlar yerine tekrar Grek papazlar görevlendirilmiştir. Bu durum, Bulgar Hıristiyanlarının hafızalarında asırlar boyunca unutamayacakları bir travmaya sebep olacaktır. Bizans’a bağlı Grek Ortodoks Patrikliği ise bu konumunu tarih boyunca hep korumaya çalışacak ve Bulgarlara karşı Grek kültürünün ve dilinin üstünlüğünü daima vurgulayacaktır. Ayrıca Latin ve Bizans Kiliseleri arasındaki mücadele meydanının arasında kalan Bulgarlar, bu konumu sebebiyle Ortaçağ’da Avrupa’yı da etkileyecek olan ‘Tanrı’yı Sevenler’ anlamına gelen Bogomiller gibi birçok heretik Hıristiyan hareketin doğduğu bir coğrafya da olacaktır.

Dördüncü Haçlı Seferi’nde, 1204 tarihinde Katolikler’in etkisiyle Bulgar Kilisesi’nin Tırnova’daki Başpikoposu Basil takdis edilir ve Katolikliğe geçer. Bizans’taki Grek Ortodoks Patriği karşı hamlede bulunur. Ortodoks patrikliği, 1235 yılında Bulgar Kilisesi’ni ‘Başpiskoposluk’ seviyesinden, kendi iç işlerinde serbest, dış işlerinde Grek Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olacak şekilde ‘Otonom’ seviyesine yükseltir.

Primus Inter Pares

Ancak İstanbul’un fethinden önce 1393’te Bulgar Çarlığı Osmanlıların eline geçince, Tırnova’daki Patriğe dokunulmaz ve din adamlarına verilen imtiyazlar ve muafiyetlerle önceki rejim olduğu gibi devam ettirilir. Böylece din adamları hiyerarşisi olduğu gibi bırakılmış ve Osmanlı devletine bağlılıkları esas kabul edilmiştir. Ondördüncü asırda Bulgar devletinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte ruhani idaresi bakımından İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne bağlanan Bulgar Kilisesi, Patrikhane tarafından atanan Grek din adamları tarafından yönetilir.

1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı’daki Bulgar Kilisesi beş asır boyunca sürecek olan hem ruhani hem de idari bakımdan bütünüyle İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlanır. Böylece Bulgarlar, Kadıköy Konsili’nde ifadesini bulan iman esasları ve hiyerarşide İstanbul’daki Patrikliğin diğer Ortodoks kiliselerinin Patrikleri arasında ‘eşitler arası birinciliği’ni (primus inter pares) kabul eden, ayrıca Bizans ya da Grek dilinde icra edilen ayin biçimini benimsemiş bir topluluk olacaktır. Osmanlılar, ‘millet’ sisteminde var olan bu uygulamada bir değişikliğe gitmez ve Bulgarları da ‘Rum Milleti’ içerisinde sayar. Ohrida’daki Başpiskoposluk ise varlığını ve statüsünü uzun yıllar sürdürür. Ancak Ohrida Başpiskoposluğu’nun bu statüsü Fener Rum Ortodoks Kilisesi tarafından 1767’de lağvedilir.

İstanbul’un fethiyle birlikte İstanbul’daki Rum Ortodoks Patriği, Bulgarların da dahil olduğu başta Balkanlar olmak üzere Kadıköy Konsili ve Bizans ritini kabul eden Ortodokslar’ın tamamının ‘millet başı’ olacaktır. Bunların tamamına ‘Rum milleti’ denecektir. Böylece, Rum Ortodoks Patriği, Bulgar Kilisesi’nin sadece ruhani değil aynı zamanda sivil idaresini de yürütmekte idi. Aynı şekilde Bulgar Kilisesi’nin nüfusu da Rum Ortodoks Kilisesi’nin nüfusu olarak sayılmakta idi. Böylece onlar da Yunanca konuşan Rumlar gibi Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlı kiliselere gidip ibadetlerini ve ayinlerini birlikte icra ediyorlardı. Dini vecibelerini Rum Ortodoks Patriğinin kurallarına göre icra ediyorlardı. Sivil konularda ise yine sorumlulukları Rum Patriği’ne aitti. Aslında bu durum Osmanlı yöneticileri için bütün bir milletin tek merkezden yönetilmesi bakımından kolaylık sağlamakta idi.

Rum Ortodoks Patrikliği’nin, Bulgar cemaati üzerindeki politikası daima onları Yunan kültürü içerisinde asimile etme yönünde olmuştur. Ondördüncü yüzyıldan beri hem siyasi hem de dini açıdan kendi bağımsız kiliseleri olmayan Bulgarlar, Rum Ortodoks Kilisesi’nin dini, etnik ve kültürel asimilasyonu politikalarına maruz kalmıştır. Bu ise Bulgarların uzun vadede tepkisine neden olacaktır. Bulgarların ayrı bir devlete sahip olma arzularının depreşmesi, öncelikle 18. yüzyılda Rusların yeni bir güç olarak Balkanlar’da etkin olması ile birlikte olacaktır. Ruslar, Balkanlar’da özellikle Slavlar ve genel olarak Ortodokslar üzerinde etkili olma politikalarıyla birlikte Osmanlı’nın iç işlerine karışmaya başlayacaktır. Avrupa’da gelişen milliyetçi akımlar, Bulgarların bağımsız bir devlete sahip olma fikrini gündeme getirecektir. Birçok farklı etnik ve dini topluluklardan müteşekkil olan Osmanlı Devleti’nde bu fikirlerden en önce etkilenenler, Bulgarlar olacaktır.

Ahmet Refik’in ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Fener Patrikhanesi ve Bulgar Kilisesi’ adlı yazısında da belirttiği üzere Bulgarlar, bu münasebetle öncelikle Rum Ortodoks Patrikhanesi’nden bağımsız bir kiliseye sahip olmayı bu isteklerini gerçekleştirmenin ilk basamağı olarak görüyorlardı. Bu nedenle Bulgarlar, bağımsızlık düşüncelerine paralel olarak Rum Ortodoks kilisesinden ayrı, bağımsız bir Bulgar Ortodoks kilisesi kurmak için de mücadeleye giriştiler.

Bulgar Cemaati

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla birlikte, Müslüman olmayan Osmanlı uyruklarının Müslüman olanlarla eşit haklar elde etmesi, Bulgarları bu davalarında umutlandırmıştır. Nitekim bu dönemdeki kültürel değişimleri ‘cemaat’ kavramının Fransızca’daki ‘communauté’ (komünote) kelimesinden etkilenerek kazandığı anlam zenginliğinde görmek mümkündür. Tanzimat’ın ilanına kadar, İstanbul’daki ticaret sınıflarına ‘cemaat’ denildiği gibi kapıkulu ocaklarında görev yapan bölüklere ‘cemaat ortaları’, sarayda belirli hizmetleri yürüten personele de ‘cemaat’ denilmekteydi. Oysa 1839’da ilan edilen Tanzimat’ı takip eden yıllarda, varlıkları, dinsel ve kültürel hukukları tanınıp güvence altına alınan azınlıklara, İstanbul’daki Rum, Ermeni, Bulgar vb. topluluklara “Rum cemaati”, “Ermeni cemaati” veya ‘Bulgar cemaati’ denilmeye başlanır.

Tanzimat’la birlikte gelen bu kültürel haklardan ve onların kullanımından cesaret alan bazı Bulgar iş adamları ve aydınları, kendi bağımsız Kiliselerini kurma talebinde bulunmanın zamanının geldiğine kanaat getireceklerdir. Bulgarlara bu konuda en çok yardım eden kişi İstefanaki Bey (Stefan Bogoridi) olacaktır. Stefan Bey, Bâb-ı Âlî’ye hitaben Padişah’a bağlılık fikrini ön planda tutan önemli bir tezkere kaleme alacaktır. Osmanlı Devleti’nde o dönemde Reşid Paşa Sarazam makamında, Âlî Paşa Hâriciye Nâzırı, Rifat Paşa Meclis-i Vâlâ Reisi, İsmet Paşa ise Filibe Valisi’dir.

Böylece, İstanbul’daki Bulgar cemaatinin önderlerinden Stefan Bey Eylül 1848’de devlete arz ettiği tezkeresinde; Bulgarların, Rumlarla aynı mezhepten olmakla birlikte Rumca bilmedikleri için Rum kiliselerindeki ayinleri anlayarak izleyemediklerini oysa Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gibi onların da ayrı bir cemaat oluşturduklarını ve kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini belirtir.

Stefan Bey Tezkeresi

Stefan Bey, tezkeresinde ayrıca; özellikle büyük yortularda Bulgarların da Rum kiliselerine gitmesinin “izdiham”a yol açtığını, kalabalığa son verilmesinin sağlık bakımından da uygun olacağını söyler. Ona göre ayrı bir kilisenin kurulması aynı zamanda Bulgarların dış etkilerden de korunmasını sağlayacaktır. Nitekim Rusya Sefareti’nin çoğu saf olan Bulgarları, onlar için bir kilise inşa edebileceğine inandırdığını belirtir. Stefan Bey’in, böylece bir yandan Osmanlı Devleti’nin bu konuda anlayış göstermemesi durumunda öteden beri Osmanlı topraklarında yaşayan Ortodoks uyruklarının koruyucusu rolü oynayan Rusya’dan destek alınabileceğini üstü kapalı olarak belirtmeyi ihmal etmediği de görülmektedir.

Stefan Bey, İstanbul’un fethinden itibaren İstanbul’da yeni bir kilisenin inşasına izin verilmediğinin de bilincinde olduğu için öncelikle ‘metoh’ adı verilen bir papaz evinin yapılarak ibadetin burada sürdürülmesinin daha uygun olacağını belirtir. O, bu iş için kendisinin Fener semtindeki bir arsasını bağışlamaya hazır olduğunu bildirir. Böylece Stefan Bey’in, kilise inşa edilmesinin şer’an yasak olduğunu bildiği için, aşırı bir istekte bulunmayarak şimdilik içinde ibadet edilebilecek bir papaz evi yapılması gibi daha yumuşak bir çözümü önerdiği görülmektedir.

Osmanlı yönetimi Bulgarların ayrılmasıyla uzun zamandır dış ülkelerle destek teması olan Rum Patrikhanesi’ne bir darbe vurulacağını da hesaplayarak 12 Eylül 1848’de, Bulgarların papaz evinin yapılmasına izin verir. Bu izin, bağımsız Bulgar kilisesinin kurulması yolunda ilk adım olarak görülmektedir. İnşasına hemen başlanan papaz evi denilen ‘metoh’un yapımı iki yıldan az bir sürede tamamlanır. Bugün Balat ve Fener semtleri arasında, Haliç kıyısına paralel Mürsel Paşa Caddesi üzerinde, Sveti Stefan Kilisesi’nin tam karşısında bulunan bu yapının saçağının altında bir baştan bir başa kadar uzanan Bulgarca metinde, arsanın Sultan Abdülmecid zamanında Stefan Bogoridi tarafından armağan edildiği ve inşaatın 1850 yazında tamamlandığı belirtilmektedir. Fener’deki söz konusu konak ve arazi, başvuru dilekçesini yazan Stefan Bogoridi’ye Sultan tarafından verilmiştir. Bulgarlar önce 49 yıl ‘Papaz Evi’ adındaki bu ahşap yapı içerisindeki kilisede ibadet ederler. Daha sonra, bugünkü Demir Kilise olarak bilinen Svati Stefan kilisenin yerinde ahşap bir kilise yapılmıştır. Haliç kıyısındaki zeminin çürüklüğü nedeniyle, yığma kargir bir yapının temellerinin batacağı düşünülmüş, daha hafif olması için demir iskelet yöntemi seçilmiştir. Yapının projesi İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur’a yaptırılmıştır.

1860 yılında, bazı dış ülkelerin de desteği ile Bulgarlar arasında ilginç gelişmeler yaşanır. Bir grup Bulgar Ermeni Katolik Patrikhanesi’ne başvurur ve birinin altında 2.000, diğerinin de 145 kadar imza bulunan iki senet vererek Katolik mezhebine girme kararı aldıklarını bildirir. Bu kararlarında Bulgarların bağımsızlık yolunda Fransa ve Avusturya gibi Katolik Avrupa devletlerinden destek görme umudu vardır. Rusya ise bağımsız bir Bulgar kilisesinin kurulması taraftarıydı ve bu yöndeki çabaları destekliyordu. Zira Rusya’ya göre Katolik Bulgarların sayısının çoğalması, Fransa ve Avusturya’nın Slavlar üzerindeki nüfuzunun artması anlamına geliyordu. Bununla beraber, Bulgarların çoğu bağımsız kilise oluşturma çabalarını sürdürdü. Aynı yıl 1860’ta Bulgarlar, Osmanlı Devleti’ne Rum patriğini artık dinsel önder olarak tanımayacaklarını bildirirler. Böylece, bağımsız kiliseye doğru bir adım daha atılır. Osmanlı yönetimi, ayrı bir Bulgar kilisesinin kurulmasıyla hem Rum Patrikhanesi’nin gücünün iyice azalacağını hem de Rusya’nın Bulgarları kışkırtmak için kullandığı kozlardan birinin yok edilmiş olacağını hesaplıyordu. Böylece Sultan Abdülaziz döneminde 11 Mart 1870’te bir ferman çıkarılarak bağımsız Bulgar kilisesinin kurulmasına izin verilir.

Ferman’ın gerekçelerinde ise, Osmanlı devletine bağlı bütün vatandaşların din ve mezheplerini özgürce yaşayabilmeleri hususunda Rum Patrikhanesi ile Bulgar metropolit, piskopos, papaz ve kiliseleri arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle yapılan görüşmeler sonucunda bağımsız Bulgar Eksarhlığı kurulmasına karar verildiği belirtilir.

Böylece Bulgar cemaatinin başında bir ‘Eksarh’ bulunacaktır. Yunanca “eksarkhos” kelimesinden gelen Eksarh sözcüğü, önder ya da başkan anlamına gelmektedir. Eksarh, Ortodoks kilisesi hiyerarşisinde patrikten aşağıda, metropolitten yukarıda bir rütbeyi belirtmektedir. Yeni oluşturulan kilise Bulgar Eksarhhanesi ya da Bulgar Eksarhlığı olarak anılır. Buna göre Eksarhhane Ortodoks kilisesinin temel yasalarına uyacak, Fener Rum Patrikhanesi de Eksarhhane’yi tanıyacak ve başta Eksarh seçimi olmak üzere işlerine karışmayacaktır. Bu Ferman’la birlikte, 1870’te bağımsız Bulgar Ortodoks kilisesinin kuruluşu tamamlanmış oluyordu. Eksarhhane, bugün Şişli’de Halaskargazi ve Abide-i Hürriyet caddeleri arasında uzanan geniş bir bahçe içinde yer almaktadır. Farklı yapılardan meydana gelen Eksarhhane’nin olduğu mekan, 19. yüzyılın sonlarına doğru Eksarh I. Jozif tarafından satın alınarak Eksarhhane olarak kullanılmaya başlanmıştır. Eksarhhane’nin bahçesinde ise ilginç bir detay dikkati çekmektedir. Bahçede yer alan ve 16 Eylül 1872’de Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Sen Sinodu’nun Bulgar kilisesinin ve cemaatinin kendisi ile bir bağı kalmadığı ve ‘aforoz’ edildiklerinin ilanını hatırlatan anıtın üzerinde 1872 tarihi yer almaktadır. Anıtın üzerinde ayrıca bir de çan bulunmaktadır.

Haliç kıyısındaki arsaya yapılan küçük kilise, yukarıda da işaret edildiği üzere, zeminin çürüklüğü nedeniyle kilisenin inşasında farklı bir yöntemin uygulanmasını gerektiriyordu. Buna göre, hem daha hafif hem de dayanıklı bir kilisenin yapılmasının daha uygun olacağına karar verilir. Önce, 1858’de kilise inşaatı için meşhur İtalyan mimar V.G. Fossati görevlendirilir. 8 Mayıs 1858’de inşaat başlar. Zeminin sağlamlaştırılması için çakılan 2089 adet kazık işe yaramaz.

Her halükarda zemin denize kayar. Bu iş için, İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur’un projesi uygun görülür. Projenin gerçekleştirilmesi için 1892’de uluslararası bir yarışma ilan edilir. Kilisenin uygulama projesinin hazırlanması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi yarışmasını Avusturya firması R. Ph. Waagner kazanır. R. Ph. Waagner firması, 1893’te bir yandan projeleri tamamlarken bir yandan da üretimi gerçekleştirmektedir.

Projeye ait bütün parçalar bitince kilise önce firmanın Viyana’daki fabrikasının bahçesinde kurulur. Bu arada, tespit edilen eksikleri tamamlanır. Daha sonra fabrikanın bahçesinde kurulan Kilise tekrar sökülerek tahminen 1896 baharında Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden gemiyle İstanbul’a taşınır. İstanbul’da şimdiki yerinde yaklaşık bir buçuk yıllık bir çalışmayla yeniden kurulur ve 1898’de bir törenle kutsanarak açılır.

Demir Kilise olarak da bilinen Sveti Stefan Kilisesi, aynı zamanda asırlardır Rum Ortodoks Kilisesi’nin boyunduruğunda yaşamış ve her türlü asimilasyona maruz kalmış olan Bulgarların bağımsız kilise olmalarının bir sembolü olacaktır. İlginç olan, Rum ve Bulgar Kiliseleri arasındaki ayrılık, yani aforoz 73 yıl sonra 22 Şubat 1945’te kalkar. Böylece, asırlardır yaşanan asimilasyon ve kimliklerinin inkar edilmesi şikayetleri her nasılsa unutulur ve Bulgar Eksarhlığı ile birlikte Sveti Stefan Kilisesi yani Demir Kilise de ruhani olarak yeniden Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlanır.