Alkış Caiz midir Hocam?

Ülkemizin son yıllarda kat ettiği mesafeyi, elde ettiği kazanımları heder etmemek için, daha ileriye gitmek, daha müreffeh bir toplum olmak için herkes elini taşın altına koymalı. Birbirimizi
alkışlamak yerine uyarmalı, teşvik etmeliyiz.

Artık en önemli bilgi kaynağımız olan Google’a başlıktaki soruyu yazıp ‘fetva sorduğumda’ Nurettin Yıldız Hoca’nın şu açıklamasıyla karşılaştım:

“Enfal suresinin 35. ayetinde Allah Teâlâ müşriklerin Kâ’be’nin etrafında ıslık çalıp alkış tutmaktan başka bir iş yapmadıklarını haber vermektedir. Bundan anlaşılıyor ki alkışın dini bir değeri yoktur. Duyguları ifade etmede kullanılmasının haram olduğunu söylememiz için bir delil yoktur. En iyisi, alkışı tercih etmemektir. Tekbir getirmek ise her yer için uygun olmayabilir.”

Alkışsız konuşamadığımız, uygun ‘es’lerde alkış ‘kopma’dığı zaman ne yapacağımızı bilemediğimiz, davranışlarımıza/konuşmalarımıza/işlerimize alkışlara göre yön verdiğimiz bir dönemdeyiz. Cahiliye âdeti olarak kınanan bir ‘şey’ Müslümanların çok önemli bir enstrümanı oluverdi artık. O kadar içimize işledi ki bu durum, alkış almak için, alkışlanmak için yapılır oldu birçok şey. Tersi de doğru: Karşımızda alkışlanacak kişiler görmek, hoşumuza giden sözler söyleyen insanları dinlemek ister duruma geldik. Bizi “Kendine gel, sorumluluğunu hatırla, işini doğru yap, çalış, çabala, boş durma, makamının, mevkiinin, maaşının hakkını ver” diye uyaranlardan rahatsız olmaya başladık. İşte somut bir örnek: Bir bakanlığın lüks bir otelde düzenlediği eğitim toplantısı. Bakanlığın faaliyetlerinin medyada daha iyi/güzel duyurulması/tanıtılması hakkında bir toplantı. Bakanlığın merkez teşkilatının ilgili çalışanları ile il ve bölge müdürlerinin, üst düzey yöneticilerinin katılımı ile yapılıyor. Katılım iyi, ortam iyi, konu önemli. Bir öğretim üyesi de çağrılı toplantıya. Öğretim üyesi, sunumunda, “Bakanlık birçok hizmet üretiyor. Bunların tanıtımının yeterli olmadığı, vatandaşın hangi hizmetin Bakanlık tarafından verildiğini bilmediği, birçok şeyden de hiç haberdar olmadığı açık, bunun düzeltilmesi gerekir.” diyor.

“Bakanlığın il ve ilçelerdeki bazı işlerinin daha sonuç alıcı olması bakımından sıkı takip gerekir, ağaç dikimi, sulama, balık üretimi gibi işlerin başlatıldıktan sonra kontrol edilmesi, ara ara ‘ne oldu, başlatılan iş ne durumda?’ diye gezilip görülmesi gerekir” diyor.

“Memurlar artık 80’lerin, 90’ların memurları olmadıklarını idrak etmeli, ‘vatandaşa iyi davranıyor ya’ noktasından öteye geçmeli, iş yapmalı, üretken olmalı, daha çok çalışmalı, boş durmamalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın programdan programa koştuğu, bakanın sürekli çalıştığı göz önündeyken memurlar boş oturamaz, oturmamalı.” diyor.

“Tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık önemli/stratejik sektörler, bunların gelişmesi için de bakanlıklar (başka kurumlar da) bir sürü teşvik öngörüyor, ancak teşviklerin kullanımı projelerle oluyor, proje hazırlamak da zor iş, hele de köylü vatandaş için. Bu durumda il ve ilçelerde proje hazırlamakla görevli memurlar/teknikerler olmalı, vatandaş adına projeyi bizzat hazırlamalı ve teşviklerin bir faydaya dönüşmesine katkıda bulunmalı.” diyor.

“Taşradaki birimlerin vatandaş/muhtar müracaat ettiğinde, talepte bulunduğunda değil, sürekli/periyodik olarak araziye çıkması, bir sorun, bir sıkıntı, bir istek, bir eksik olup olmadığını kontrol etmesi gerekir, büroda oturup beklemek yerine. Tarlaya gitmeyen ziraatçı, ahıra girmeyen veteriner, ormanda gezmeyen ormancı ile Türkiye’de tarımın, hayvancılığın, ormancılığın gelişip büyümesi mümkün olmaz.” diyor.

Öğretim üyesi medya/sosyal medya stratejileri üzerine de konuşuyor, tekliflerde bulunuyor. Ancak kürsüde alkışlanacak bir hatip göremeye alışmış gözler için bu sözler çok da kabul görmüyor. Homurdanmalar başlıyor, itirazlar yükseliyor, “Hoca sen de işin hep kötü tarafını gösteriyorsun, biz işimizi yaptık, HES’ler konusunda tabii ki insanları bilgilendirdik, karşı çıkanlar art niyetliler” biçiminde tepkiler veriliyor. Kendisini alkışlatacak, ‘işler yolunda, böylece devam’ diyerek salondakilerin hoşuna gidecek sözler söylemesi de hiç de zor olmayacak öğretim üyesi ‘Madem bir eğitim toplantısı, madem eksikler görülecek/gösterilecek, böylece bundan sonrası için daha dikkatli, daha sorumlu, daha üretken olmaya yarayacak tavsiyelerde bulunulacak, o halde hoşa gitmese de, alkış getirmese de bir şeyler söylemek lazım’ mantığıyla konuşmayı tercih ediyor. Ediyor da iyi mi ediyor? Belli ki değil! Başta işaret edildiği üzere, birçok kademede, memurundan bürokratına, sıradan vatandaşından yetkilisine kadar insanımız artık alkışlanacak şeyler duymak istiyor. Eleştiriden, tavsiyeden, telkinden hoşlanmıyor. Velev ki bu bir eğitim toplantısı olsun. Türkiye’de her hafta -belki her gün- çok sayıda eğitim/meslek içi eğitim, kongre, çalıştay yapılıyor, lüks otellerde hem de çok katılımlı, bol eğlenceli, yemeli, içmeli, gezmeli. Birçok kurum yapıyor bunu, kamu-özel. Sonunda hangi fayda hasıl oluyor? Orası meçhul! Bu kadar kaynak, bu kadar zaman, bu kadar enerji israfına yazık değil mi? Ülkemizin son yıllarda kat ettiği mesafeyi, elde ettiği kazanımları heder etmemek için, daha ileriye gitmek, daha müreffeh bir toplum olmak için herkes elini taşın altına koymalı.
Birbirimizi alkışlamak yerine uyarmalı, teşvik etmeliyiz. Uyarılardan rahatsız olmamalıyız. Toplantıların, törenlerin, çalıştayların, kongrelerin bir sonuç doğurması, bir fayda üretmesi, bir işe yaraması için de çalışmalıyız.