Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Haziran 6, 2020

Türk-Alman İlişkileri Nerede Kilitleniyor?

Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir. Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır.

‘’Deutschland, Deutschland über alles, über alles in der Welt’’ diye başlayan Alman Milli Marşının aslı, 1841 yılında ünlü Alman şairlerinden August Heinrich Hoffmann von Fallersleben tarafından yine dünyaca ünlü Alman bestekârlardan Joseph Haydn’in bir melodisine uyarlanmak için yazılmış ‘Almanların Türküsü (Das Lied der Deutschen)’ adını taşır. Daha sonra üzerinde Walter Andreas Schwarz tarafından da çalışılan parça 1922 yılında Almanya’nın Milli Marşı kabul edilmiştir. Büyük şâir, düşünür ve mücadele adamı Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nın Meclis tarafından kabulüne (12 Mart 1921) baktığımızda aynı döneme denk düştüğünü söyleyebiliriz.

M. Âkif Ersoy’un, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken saklandıkları mağarada yoldaşı Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) endişesini gidermek için inzâl olduğu bilinen ‘lâ tahzen/ endişelenme’ ilâhi emrinden mülhem ‘Korkma!’ uyarısı ile başlayan mısraları, bir milletin zillete boyun eğmeyerek istiklâlini muhafazasının ateşleyici gücü oldu. ‘Almanya, Almanya! Dünyada her şeyin üzerinde, her şeyin üzerinde.’ şeklinde başlayan marş ise Almanya’nın dünyayı 2. Dünya Harbi’ne sürükleyip milyonlarca insanın yok olması, milyonlarcasının yaralanması ve yerinden yurdundan edilmesinin sembolü oldu. Türklerin ‘Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ’ deyişleri, kurtuluş ve hürriyetimizin işaret fişeği olurken, Almanların hançerelerini yırtarcasına sarıldıkları ‘Deutschland, Deutschland, über alles, über alles in der Welt’ haykırışları dünyayı cehenneme dönüştürmenin habercisi oldu. İki ayrı marş, iki ayrı dünyanın, ayrı felsefelerin, ayrı inancın ifadesiydi.

2. Dünya Harbi’nden sonra aynı marş söz konusu mısralar çıkarılarak, ufak değişikliklerle Almanya’nın millî marşı olmaya devam etti. Geçen zaman, resmen yasaklanmasına rağmen Alman ruhunun derinliklerinde ‘dünyadaki her şeyin üzerinde’ anlayışının yaşadığını, bu ırkçı duygunun her vesile ile kendisini açığa vurduğunu ve giderek daha çok hissettirdiğini gösterdi. Çalışkanlık, disiplin, bilgi birikimi ve yurt sevgisi gibi özelliklerini bölge ve dünya şartlarının karşısına çıkardığı ekonomik, sosyal ve siyasi müspet şartlarla birleştirerek daha güzel bir dünyanın oluşmasına katkı sağlamak için kullanmak yerine, eski korkuları hatırlayacak mecralarda gezmeyi tercih etti. İçerde derin devlet yapılanmalarının neo-nazi odaklarla kol kola yabancılara ve bilhassa Türklere yönelik saldırıları, Mölln, Solingen, Ludwigshafen katliamları ve NSU cinayetleri gibi eylemler bu korkuların haklılığını gösterdi, Almanya’nın gücünü yine insanlığın felaketi için harcayabileceği endişelerini arttırdı.

Bilmek ve Anlamak

Sosyologların özellikle vurguladıkları ‘geç milletleşme’nin itici gücüyle iki kez dünyayı kana bulayıp sonunda yenilmenin yol açtığı kompleks ve saldırganlık iki Almanya’nın birleşmesinin ardından yeni bir yüzle karşımıza çıktı. Bu yeni yüzün tanınması ‘Yeni Almanya’nın bilinmesini sağlayacaktır. Bilmek ise anlamanın anahtarıdır. Bin yılı bulan ilişkiye, 250 yılı aşan resmî temasa, karşılıklı savaşlara, barış ve ittifak dönemlerine, silah arkadaşlıklarına ve yoğun iletişime rağmen Almanya’yı ve Almanları yeteri kadar tanıdığımızı ve anladığımızı söyleyebilmek mümkün değildir. Bu nedenledir ki merhum Mehmet Âkif’in 1. Dünya Harbi’nde Kudüs’ün elimizden çıkışı üzerine o zaman müttefikimiz olan Almanların yaşadığı bayram havası karşısında düştüğü hayret ve şaşkınlık duygusunu son zamanlarda neredeyse her gün yaşıyoruz.

Sovyetler’in dağılışı ve Soğuk Savaş’ın bitişi ile gördük ki Türkiye olarak böyle bir gelişmeye hazır değiliz. Ne bağımsızlaşan Türkî devletlerle ne de özerk bölgelerle ilişkilerimizi nasıl düzenleyeceğimizi bilmeden bir müddet milliyetçi-romantik söylemlerle, bir müddet oraya iktisadî ve siyasî ilgisi olan başka güçlere köprülük yapma hevesiyle vakit geçirdik. Bir zaman sonra Rusların Sovyet bölgesinde değişik bir şekilde tekrar hâkimiyet sağladığına şahit olduk.

Almanya ise her yeni duruma hazırlıklı olduğunu gösterdi. SSCB’nin dağılma sürecine girişiyle; Avrupa’daki güçlü konumunu pekiştirmek, Doğu Avrupa ülkeleri üzerinden kalkacak Rus hegemonyasından doğacak boşluğu doldurmak, Rusya ile tarihi bir çatışmasızlık dönemine girerek kaynaklarını daha doğru yerlere harcamak, anayasal hedefi olan Doğu Almanya (Demokratik Alman Cumhuriyeti) ile birleşmeyi gerçekleştirmek, 2. Dünya Savaşı’nın neticesinde doğan işgalin kalkmasını sağlamak ve tam bağımsızlığını elde etmek, dağılan Yugoslavya’da aslan payına konmak, bunlara ilaveten ABD, Japonya gibi ülkelerle ticari rekabette ön saflara geçmek, uluslararası arenada edineceği yeni rol ile siyasi etkinliğini arttırmak gibi hususlarda elinin altında üzerinde ciddiyetle çalışılmış hazır plan ve programlarının olduğu görüldü.

Almanya, yaşanan Hitler ve Nazizm pratiklerinden elde edilen tecrübe ile hamaseti devlet aklından çıkardı, popülizmi sürekli mücadele edilmesi gereken bir sapma olarak gördü. Avrupa değerleri diye takdim edilen demokratik prensipler ile akıl, sabır ve doğru zamanı kollamayı politik bir yol olarak benimsedi. Bütün bunları daha güçlü ve büyük bir Almanya için vazgeçilmez esaslar haline getirirken, kendisi dışındakilere bakışı ve onlarla münasebetlerinde hakkaniyet ölçüleri yerine menfaatlerini ön planda tuttu. Dünyada tek seveninin olmadığının şuuruyla ayakta kalabilmek için güçlü olmak ve güçlü kalmak gerektiği inancıyla eğitim, millî şuur, güçlü devlet, ileri teknoloji, yatırım-üretim-ihracat gibi temel konularda tavizsiz oldu. Geçmişten ders aldığını gösterircesine Rusya ile ilişkilerinde, Orta Doğu’ya açılma politikalarında, İslam ülkelerinin hamiliğine soyunma konusunda, BOP, Arap Baharı ve Kuzey Afrika krizlerinde, BM Güvenlik Konseyi’ne girme niyetinde taktik geri adımlar atıp az zararla kurtulacağı mevzilere çekilmesini bildi. ABD ile zaman zaman karşılıklı sert mücadelelere dönüşen rekabetinde dik durmaktan vaz geçmedi ama ölçüsüz güç kullanmaktan çekinmeyen bu ülkenin gazabını üzerine çekmemek için her türlü manevrayı yaptı. Uzun vadeli hesapları için kısa vadede tepki görebilecek politik adımlar atmaktan imtina etmedi. Genel bir değerlendirme ile böylece başta Türkiye olmak üzere birçok dünya ülkesinin aleyhindeki gelişmelerin son tahlilde Almanya’nın kazanç hanesine yazıldığı müşahede edildi.

Hissî ve Sıcak Türkiye Karşısında Aklî ve Soğuk Almanya

Türkiye-Almanya ilişkileri söz konusu edildiğinde tarih boyunca bizim yaklaşımımız ne kadar hissî ve sıcak olduysa, Almanlarınki o derecede aklî ve soğuk oldu. Tarihe baktığımızda belki de en sağlıklı eşit ilişkinin Sultan 2. Abdülhamit döneminde gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Zira gerek Abdülhamit gerekse Kaiser Wilhelm ne istediklerinin ve ne elde edebileceklerinin farkındaydılar. Her iki hükümdar da inceden inceye hesaplarını yapmış, adımlarını ona göre ayarlamışlardı. Ancak İttihatçıların hesaba değil hamasete, akla değil hisse dayalı politikaları devreye girince durum bir anda değişti, alt üst oldu ve 1. Dünya Harbi’nin enkazı altında kaldık. Almanya ve Türkiye’nin devletten devlete ilişkilerde uzun süre birbirinden uzak durma mecburiyetleri yaşanırken, içten içe Almanlara hissî yakınlığımız sürdü. Dünyayı bütün kötülük kaynaklarından kurtardıktan sonra Hitler’in bizi de kurtaracağına inanmaktan tutun da Nazi önderlerinin gizli Müslüman olduklarına, Almanların da yakında din değiştireceklerine inanç sürekli yaşadı. Tamamına yakını İngiliz ve Fransız sömürgesi durumundaki Arap ülkelerinde de durum böyleydi. Üstüne üstlük fiilen savaş alanı oluşları beklentileri arttırıyordu. Müslüman ülkelerden Almanya’ya yaşanan işçi göçünde de aynı tezat yaşandı; onlar ‘işgücü’ istediler, biz ‘insan’ gönderdik.

Ancak müspet ve menfi tüm yaşananların ışığında tarihin bize öğrettiği gerçek şudur ki; Almanya ile Türkiye birbirine mecbur iki ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’da ne şekilde olursa olsun avantajlı bir pozisyon elde etmesi için Almanya’ya, Almanya’nın ise Akdeniz, Orta-Doğu ve Asya’da avantajlı bir konum elde etmesi için Türkiye’ye ihtiyacı vardır. İki ülkenin coğrafi, tarihi, demografik, ekonomik, kültürel, askeri şartlar, stratejik gerçekler sebebiyle birbirlerini görmezlikten gelmeleri, denklem dışında tutmaları mümkün değildir. İki ülkenin aksi yöndeki çabalarının sadece üçüncü tarafların arzusu ve menfaatine olacağı bilinmektedir. Peki hal böyle iken iki ülke arasında son yıllarda yaşanan ve giderek kayıkçı kavgası görüntüsü veren çekişmelerin manası nedir ve kime hizmet etmektedir? Bu sorular üzerinde soğukkanlı düşünmek gerekmektedir.

Soğuk Savaş’ın bitimiyle dünya ülkelerini endişeye sevk eden konuların başında Almanya’nın gücünün ölçüsüz ve kontrolsüz artması neticesinde tekrar bir ‘Almanya Problemi’nin yaşanıp yaşanmayacağıydı. Gelişmeler bu korkuyu haklı kılarken Almanya dünya kamuoyunu böyle bir gelişmenin yaşanmayacağına ikna etmeye çalışmaktaydı. Avrupa ülkeleri, AB’de yaşanan gelişmelerin Almanya’yı sıradan bir ortak konumundan ‘egemen güç’ konumuna çıkaracağı endişesini dillendirirken Almanya kamuoyuna niyetinin sadece ‘düzenleyici güç’ konumunda kalmak olduğunu söylüyordu. İçte yükselen yabancı düşmanlığı, popülizm, ırkçılık, Türk düşmanlığı, İslamofobia gibi hareketlere ilaveten dünyanın kriz bölgelerinde oynanmaya çalışılan rol, Almanya’nın inandırıcılığını yok ediyordu. Ancak ekonomik güçlülük, siyasi istikrar, dış politikaya halk desteği gibi unsurlar düşünülen hedeflere ulaşmakta ısrarı kolaylaştırıyordu. Irkçı hareketler ve popülist yapılanmalar üzerindeki devlet kontrolü ve hâkimiyetinin sağladığı öz güven, güvenlikçi politikaların izlenmesinde kolaylık sağlamaktaydı.

Gerek AB içinde gerekse dünyanın değişik bölgelerinde oynamak istediği rolü ‘daha etkin sorumluluk alma’ şeklinde formüllendiren Almanya, bu söyleme rağmen 2001 yılındaki Afganistan Savaşı ve 2003 yılında Irak’a karşı ABD saldırısından en az sorumlulukla kurtulmayı becerdi. Topladığı ekonomik güç ile bilhassa son on yılda ‘hegomonik güç’ olma adımlarını arttırdı. Bu çabalar sürerken Türkiye, İran, Rusya, Mısır gibi ülkelere ön gördüğü rolleri oynatmak hususunda yoğun bir faaliyete girişti. Ak Parti iktidarının ilk 10 yılında Türkiye’nin AB’ye girme çabasını kullanarak Türkiye’den istediklerini büyük ölçüde elde eden Almanya, Türk hükümetinin attığı adımların meyvesini görmeye yönelik taleplerinin yoğunlaşmaya başlamasıyla birlikte kendi elini güçlendirmeye dönük arayışlara yöneldi. Türkiye’nin yumuşak karnı özelliğindeki Ermeni Meselesi, Kürt Problemi gibi konularla birlikte insan hak ve hürriyetleri, demokrasi, adalet gibi konuları kaşımaya başladı. Globalizm rüzgârları eserken kendisini neo-liberalizm rüzgârının etkisi dışında tutmayı başaran Almanya, AB içindeki Macaristan, Polonya, Bulgaristan gibi ülkelerin demokrasiye, Yunanistan’ın azınlık haklarına ve tüm birliğin yabancı düşmanlığı, İslamofobia gibi ilan edilen Batılı değerlerle uyuşmayan yaklaşımlarına sessiz kalmayı tercih ederken Türkiye’nin üzerine daha sert ve kararlı gelişi, Türk hükümet çevrelerinde ve kamuoyunda haklı bir tepkiyle karşılanıyordu.

Almanya Penceresinden Türkiye-AB İlişkileri

AB sürecinde Almanya’nın tavrını sadece müspet yönleri ile değerlendiren medyamız kamuoyunu Türkiye’nin birkaç yılda birliğe gireceğine, kısa süre içinde vizelerin kalkacağına inandırmıştı. Hatta AB’nin büyüyüp güçlenen Türkiye’yi bir an evvel yanına almak için can attığı havası yayılmıştı. Halbuki başını Alman Hıristiyan demokratların çektiği Avrupalıların görüşüne göre Türkiye hiçbir zaman AB üyesi olmayacak, kendisine verilecek ‘imtiyazlı ortaklık’ statüsü ile yetinecekti. İmtiyazlı ortaklık, ayrı bir dünyanın ve medeniyetin mensubu olan Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini düzenleyen ancak karar ve yönetim mekanizmalarına girişini önleyen bir sistemi öngörmektedir. Buna göre Türklerin Avrupa’da serbest dolaşımı da olmayacaktır.

Buna rağmen başlangıcından bu yana Avrupa’yı düşman kategorisinde değerlendiren muhafazakâr millî görüş geleneğinden bir iktidarın AB müktesebatı yolunda attığı inanılmaz adımlar büyük bir dönüşümün göstergesiydi ama Batı, tedbiri hiçbir zaman elden bırakmamış, bize kapının sürekli dış yüzünü göstermişti. Kaldı ki Türk kamuoyu hala bazısı büyük gösterilerle sunulan, özünde millî görüş düşüncesiyle hiçbir zaman örtüşmeyecek, siyasette, ekonomide, sosyal ve dini hayatta, dış politikada, eğitimde, azınlık politikalarında ve ülkenin millî hedefleriyle ilgili konulardaki aşırı liberal adımların Ak Parti’nin samimi inanç ve düşüncelerinin sonucu olarak mı, yoksa başlangıçta masum bir dini cemaat görüntüsü verirken sonunda tarihimizde görülmemiş kanlı bir kalkışmanın faili olması nedeniyle devlet belgelerinde FETÖ’ye dönüşen yapılanmanın telkinleri neticesi mi atıldığı hususunda tatmin edici bir cevaba sahip değildir.

Almanya Türkiye ile ilgili hakikaten büyük bir politika değişikliğine mi gitmişti? Son üç-dört yıl itibarı ile gerek Türk medyası gerek Alman medyasına baktığımızda iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getiren bir değişikliği var sayabiliriz. Peki, birbirine muhtaç hatta mahkum iki ülkeyi bu noktaya getiren neydi?

Almanya’da Türkiye’nin hızla otoriterleşmeye yöneldiği, insan hakları ve hürriyetleri konusunda geri adımlar atıldığı iddia edilmeye başlandığında Türkiye bunu fazla önemsemedi. Ancak Gezi hadiseleri başlayıp, bu hadiselere karşı yoğun Alman ilgisi görülünce Almanya’nın pozisyonunun hiç de dostane olmadığı yorumlarını yapmaya başladık. Türk siyasetinin o günden bu güne kadar kendi kendisine cevabını veremediği soru hala ‘işin neden ve nasıl bu noktaya geldiği’dir. Almanların cevabını veremedikleri soru da şudur: ‘Dünya üzerinde Almanları seven nerdeyse tek millet olarak kalan Türklerle alıp veremediğimiz nedir?’ Sonunda sevinen tarafın ne Türkler ne de Almanlar olacağı bilinen bir kavganın kazananları kimler olacaktır? Aslında cevap burada saklıdır.

Kayıkçı Kavgası

Adeta Türk ve Alman kamuoyları bu gerçeği aramasınlar ve bulamasınlar diye gündem oldukça magazinleştirildi, basitleştirildi ve çekişme kayıkçı kavgasına benzer bir durum arz etmeye doğru götürüldü. Bölgelerinin ve dünyanın iki önemli devleti arasındaki anlaşmazlıklar Gezi hadiselerini düzenleme, üçüncü havalimanını istememe, köprüyü kıskanma, karikatür, miting izni, mülteci konusu, seçimlere karşılıklı müdahale gayreti ve Almanya’yı İncirlik’ten atma gibi bir gündeme hapsedildi. PKK’nın ve FETÖ’nün Almanya tarafından desteklenmesi tüm bunlara tuz biber oldu. Bunların acısını Almanya’dan çıkarmak için biz de onları nazi, faşist, ırkçı, terör işbirlikçisi hatta terörün ortağı, Türkiye’yi karıştırmak, ekonomimizi batırmak, bizi AB’ye sokmamak isteyen ülke olarak suçladık. Türkiye’deki referandum süreci ile Almanya’daki seçim sürecinin kavgayı daha da alevlendirmek isteyen popülist çevrelerin eline verdiği fırsat da üstüne binince belki de tarihte yaşamadığımız bir girdabın içine girmiş olduk.

Almanya ile Türkiye’nin zaman içinde önemli konulardaki görüş ayrılıkları nedeniyle çatışmaları aslında ilk değildir. Daha yakın diyebileceğimiz bir zamanda Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde yaşanan Yılmaz-Kohl kavgası bu günkünden daha şiddetli ve derin idi. Verilen sözlere rağmen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin Helmut Kohl tarafından önünün kapatılması, Türkiye tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış, Almanya’nın nazi dönemindeki hedeflerinin peşinde koştuğunu ifade eden Mesut Yılmaz, Almanya’nın genişleme emellerini dile getirmişti. İş bununla da kalmamış, o zamana dek görülmedik şekilde bir müdahale teşebbüsü ile Mesut Yılmaz ülkedeki Türklerin Kohl’e oy vermemeleri çağrısı yapmıştı. Bu süreç Gerhard Schröder’in seçimi kazanmasıyla sonuçlanmış; kavga, diplomasinin işletilmesi suretiyle sükûnet bulurken, konunun halk arasında bir husumete dönüşmesi için malzeme verilmemişti. Aynı şekilde Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde de derin bir kriz yaşanmış; Almanya’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri Çiller’i dolayısı ile Türkiye’yi Avrupa’ya gelen uyuşturucunun merkez üssü ve bu yolla döviz açığını kapatan bir ülke olarak ilan etmişti. Basının oldukça körüklediği bu kavga da diplomatik temaslar neticesinde kapatılmıştı.

Yaşamakta olduğumuz son kavganın en önemli özelliği, diplomasinin devre dışı bırakılması, Almanya’daki geleneksel Türk dostu çevrelerin düşman kategorisine sokulması, İslam ve Türk karşıtı radikal grupların eline malzeme verilmesi ve konunun giderek halklar arasında bir meseleye dönüşmesi olmuştur.

Bu, iki tarafın lehine olmadığı gibi sürdürülebilir bir çekişme de değildir. Çünkü şimdiye kadar elde edilen sonuçlarına baktığımızda bile kavganın iki ülkeden biri için avantaj sağladığını söyleyebilmek mümkün değildir. Diğer yandan Almanya, savunma ve dış politika çizgisinin belirlendiği Beyaz Kitap’ta 2016 yılında yaptığı değişikliklerle Türkiye ve benzeri ülkelerle ilişkilerini ve işbirliklerini hangi temelde değerlendireceğinin esaslarını güncellemiştir. Almanya’nın yeni dış politikası, ilişkileri insan hak ve hürriyetleri, siyasi dayatma, karşılanamayacak talepler gibi gerçekçi ve yararlı olmayan çerçevenin dışında ele alarak ekonomik çıkara dayalı çok yönlülüğü ön görmektedir. Aslında bu Türkiye ile ilişkilerin daha kolaylaşmasını sağlayacakken gelişmeler tam tersi istikamette olmuştur.

Kavganın şimdiye kadarki seyrine özetle baktığımızda şu sonuçlarla karşılaşmaktayız: Halklar arasında gerginlik doğmuştur. Almanya’da yaşayan 3,7 milyonu aşkın Türk bedel öder duruma gelmiştir. Almanya’da aşırı sağcı, nazi eğilimli partiler güçlenmiş, Türk düşmanlığı ve İslamofobia güç kazanmıştır. Turizm gelirlerimiz düşmüş, yatırımlar askıya alınmıştır. Gizli ve açık ambargolar yürürlüğe girmiş, bundan savunma kabiliyetimiz olumsuz etkilenmiştir. Alman partilerindeki geleneksel Türk dostları işlevsiz hale sokulmuş, partiler Türk üyeler konusunda mütereddit hale gelmiştir. Alman siyasetinde bu güne kadar görülmeyen bir popülist dil devreye girmiş, iç barış zedelenmiştir. Almanya, İncirlik’i terk etmek zorunda kalınca Orta-Doğu’daki çok önemli bir avantajını kaybetmiştir. Yaşanan kavga neticesinde Türkiye-Almanya işbirliği ile ABD, Rusya, Çin gibi güçler nezdinde, Orta-Doğu’da, Asya’da ve diğer yerlerde elde edilebilecek avantajlar yok olmaktadır. Türkiye ve Almanya’nın uluslararası diplomatik sahada bu güne dek yürürlükteki ittifakı zarar görmektedir. Ortak üçüncü güçlere karşı veya pozitif kazançlara yöneltilmesi gereken enerji boşa tüketilmektedir. Terör örgütleri bu karmaşa içinde hareket alanlarını genişletmektedirler. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Ortaya çıkan tablonun vahametini veya mantıksızlığını görmüş olacaklar ki son zamanlarda iki ülke yetkilileri arasında alttan alta başlayan bir ilişkileri tamir sürecinin başladığını hissetmekteyiz. İlişkiler düzelince her iki ülkenin de kazanacağı açıkken, ilişkilerin bu seviyeye inişinin baş müsebbiplerinden iki tarafın medyası konuyu yine ‘kazandık, diz çöktürdük, anladılar, öğrendiler, yendik’ gibi basit bir seviyeye indirerek adeta sabote etmeye çalışmaktadır.

Eğer düşünce yapınız komplo teorilerine yatkın ise bunu birilerinin veya belli odakların bilerek yaptırdığını iddia edebilirsiniz. Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir.
,Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır.

Daha Fazla